Sakin Kal : The Notwist
Murat Mrt Seçkin
Adam akıllı olmasa da şöyle dikkat ederek bir şeyler dinlemeye başladığım dönemlerde Almanya kökenli müzik denilince bir durur düşünürdüm. Aklıma sürekli “Musicladen” programında çıkan gruplar gelirdi. İşin doğrusu orada çıkan İngiliz’de olsa, Fransız’da olsa ben hep Alman’mış gibi düşünürdüm. Hal böyle olunca da tüm Alman müziğinin sadece pop tandansında hareket ettiğine kanaat getirirdim. Tabii o zaman iki Almanya vardı ve kısa süre sonra Berlin denen yarısı izole şehrin içinden çıkan seslerin etkisine ister istemez kapıldım. Şimdi dinlediğim birçok grubun temelinde ya o sonsuz Krautrock temelleri tınlıyor ya da Avusturya-Alman deneysel imparatorluğunun ses oyunları.Zamanında Finlandiya’dan Tenhi isimli bir grubu hatalı bilgilendirme yüzünden bir süre Japon diye dinlemiştim. Sonradan dinlediğimde “Kesin İskandinav bunlar,” diyerek atladığım, üçüncü gün ise kimseye çaktırmadan “Alman oğlum bunlar,” diye önüme gelene dinlettiğim bir güzel ekip.
Üçüncü albümleri 12 ile hayatıma kattığım grup özellikle Torture Days ve M ile beni bir şekilde meşgul etti. Albümü daha iyice sindiremeden, sevdiğim her gruba yaptığım gibi hemen önceki kayıtlarını araştırmaya başladım. The Notwist (1991) ve Nook (1992) albümlerini müzik setinin rutinine bağladım.
Post-punk’a göz kırpan albümlere kayıtsız kalmamak gibi bir adetim var. The Notwist ilk üç albümü ile beni böyle yakaladı… Özellikle Markus Acher’in acelesiz vokali ve artık grupta olmayan Mecki’nin her an yaygara çıkaracak davulu. Karanlık, soğuk ve sıkışık bir şehrin seslerini yoğuruyormuş gibi bir halleri vardı. Yanından geçerken hep merak ettiğiniz ama tekinsiz görüntüsü yüzünden içine girmeye cesaret edemediğiniz bir kulübün sabit grubu gibi.
Tüm görüntü aslında bir yanılgıdan ibaret. Vokal melankolik deseniz, gitarlar üstünüze üstünüze yürüyor. The Notwist sakince ve abartısız dertlerini paylaşıyor. Sıkmıyor, acındırmıyor, sadece anlatıyor. Doksanların ve seksenlerin Goth seslerinden girip, aynı dönemin metal kalıplarını ters yüz edip kullanıyor. Belki de en büyük artısı herhangi bir türe sokma ihtiyacı hissetmedikleri üretimlerindeki samimiyet. Bunu (izleme şansı bulduğumuz) sahnelerinde de, fotoğraflarında da, kısacası davranışlarında da gözlemlemek mümkün.
Sonrasında hâlâ keyifle çaldığım “Chemicals” ve “Another Planet” gibi iki harikayı barındıran Shrink (1998) geldi. Bu albüm önemli, çünkü grubun bundan sonra gideceği yolun da habercisi gibiydi. Markus Acher’in vokalleri bazen eşlikçi bir pad-efekte, bazen de enstrümana dönüşmeye başladı. İşin içine caz ve elektro öğeleri de girdi. Hatta girmekten çok neredeyse ağırlıklarını koydular. Bu albüm sayesinde grubun müzik zevkinin de tam olarak sınırlarını görmüş olduk, o da zaten ortada bir sınır olmadığı. Tam tersini düşünenlere dört sene sonra büyük popülerlik getiren Neon Golden (2003) ile cevap geldi.
Albüm The Notwist’i herkesin dinleyebileceği bir ses dünyasına taşıdı. Grup gittikçe basit, sade ve çok daha eşlik edilebilir bir forma dönüştü. Aynı zamanda grubun yeni kıtada da tanınmasına vesile oldu. “Pilot”, “Consequence” ve “Pick Up The Phone”u çalmayan mekân neredeyse lanetlenecek hale geldi. Sonrasında buralarda isim koyamadığımız her şeye yapıştırdığımız indie etiketinin tahtına oturttuk. O tahta oturttuğumuz için de hemen beklentileri yükselttik. Bu yüzdendir ki bence gayet güzel ve oturaklı bir albüm olan The Devil, You + Me (2008) birçok dinleyicide “Ee, bunda ‘Pilot’ gibi şarkı yok” tepkileri uyandırmıştır. Gittikçe sessizleşen müziklerini zamanla sindirilecek besteler ile süsleyip sundular ve bunu ortalığı velveleye vermeden yaptılar.
Robert Palmer’ın keyifli hit’i “Johnny & Mary” (1994) gibi bir uyarlama ile yayına başlayan The Notwist bu sene bizi tekrar sevindirmeyi başardı. Bence Almanlara çok yakışan glitch dünyasının içine dalan Close To The Glass (2014) albümü ile karşımıza çıktılar. Zaman içerisinde şarkılarına farklı dokunuşlar yapan dostları Four Tet ve Console’un havasından, fena yan projeleri 13 & God’a kadar yakın temas durdukları tüm sesleri kapsayan, ama ruh halini hiç değiştirmeden tek parçaymış gibi devam eden şarkılar birbirini izliyor. Arada arkadan Oval’e küçük göndermeler de yok değil.
Close To The Glass, The Notwist’in hep hissettirdiği soğuk havada nehir kıyısında bir yürüyüş ile aynı günün akşamı şehirde tek başına dolanıp, mırmır kendi kendine konuşan adam hissiyatını (şimdi cümleyi baştan okuyunca çok genel bir hissiyat değilmiş gibi geldi) bir üniforma gibi üstünde taşıyor. Açılış şarkısı “Signals” zaten albüm boyunca başınıza gelebileceklerin habercisi. Neredeyse My Bloody Valentine’a göz kırpan “Seven Hour Drive”, tekinsiz bir trans haline sürükleyen “Into Another Tune” gibi birkaç gizli kalacak şarkı var. Bunun yanında “Run Run Run” ve “Lineri” gibi, tuhaf remiksleri ile yakında bizi rahatsız edeceğine inandığım sesler de var.
Gittikçe komplike bir hal aldığı halde çok basit tınlamayı başarabilen, az lafla çok ses çıkarabilen bir grup The Notwist. İlginç bir şekilde sanki bir akrabam başarılı olmuş gibi sevindim bu albüme. Sayelerinde hayal kırıklığına uğratmayan, tükenmeyen, en olmadık ortamlarda eşlik edecek, “ben de böyle müzik yapsam” dedirtecek bir albüm daha geldi.
muratmrtseckin@gmail.com