GERÇEK ADALET: True Detective ve Bitirişler
Utkan Çınar
Bu yazı, bahsi geçen “True Detective” isimliyi diziyi tam izlemediyseniz SPOILER içerebilir benden uyarması...
Sinemanın, özelikle Amerikan anaakım sinemasının ve dizilerin durumlarını gördükçe dizi sanatının hükümdarlıkta kalması bir süre daha devam edeceğe benzer. Geçtiğimiz yıl bitirip üzerine bir iki kelam ettiğimiz “Breaking Bad”den sonra son zamanların baba yapımı “True Detective”le de ilgilenmeli. Matthew Mc Conaughey (ki dizide çoğu kişinin daha çok sevdiği bu karakterin yer yer fazla karikatürizeleştiği düşünebilir. Misal bir Saturday Night Live skeci olabilir. Ama bu bilinçli bir tercih de olabilir, onu da yok saymamalı) ve Woody Harrelson’ın yarattıkları harika karakterlerle bu yılın en başarılı çalışması idi. Ayrıca şu zaman kadar ki tüm zamanlar listesine şimdiden girmeyi hakettiğini düşünüyorum. Peki, bu maya nasıl tuttu?
Son yıllarda biri Atlantik’in öte yanında gelen Nordic-Noir türü ve Amerikan sinemasını şu an ayakta tutan en önemli stil olan, böyle adlandırmalı mı bilmiyorum ama, “yeni (veya sosyal) gerçekçi” (Jeff Nichols’un filmleri, Sam Rockwell’li A Single Shot ve Crazy Heart ile adını duyuran Scott Cooper’ın yeni filmi Out Of Furnace bunun iyi örnekleri olabilir) sinemanın birleşiminin, üzerine biraz da David Lynch-Twin Peaks sosuyla iyi sonuçlar vermesi zaten muhtemeldi. Şehirlerden uzaklaşan filmler ve diziler (“Breaking Bad” de şehre pek uğramadı değil mi?), bunun bir ödülü olarak anaakımın tuzaklarına düşmediler ve “rahatlama”larla bitmeyen ve bence bu yönleriyle de gayet Brecht-yen kokan yapımlar. Bir Zamanlar Anadolu’da ya da Out Of Furnace gibi sonlarını adillik açısından ortada (ya da seyirciye) bırakan işlere inanabiliyorum. “True Detective” gerçekten böyle miydi?
Sondan başlayalım. Sağda solda finalin beğenilmesi yarı yarıya tınlıyordu. Daha epik bir bitiriş bekleyenler (Mc Conaughey’nin canlandırdığı Cohle ölse miydi? Keza nihil nihil bir karakter var ortada) ve makul bulanlar. Evet, post-karikatürize (iyi bir örnek olarak “Hannibal”, bunun 2. sezonda ayarını kaçırdı ve Mikkelssen ve Fishburne’e sırtını dayamak zorunda kaldı) karakterler bu gerçekçiliğin içine sızma yetisini gösterebiliyorlar ve benim gibi ortaçağ dramaları, yüzük kardeşliği gibi olaylarla çok alakası olmayanlar bile bunları tolere edebiliyor. Cohle’un gördüğü hayal ve her ikisinin sağ kurtulmaları akışa göre çok patlayıcı bir final değildi belki. Ama mümkün bir finaldi. Bu mümkünlük, yönetmenlerin ve yazarların çok anlam ithaf edip de kendilerine stres yarattıkları bu son karar baskısının suyunu sıkabiliyor. Ve bence “iyi” oluyor. Bir şekilde bu tarz finaller karakterlere adil yaklaşmamızı ve karakterlerin kendi dünyalarındaki adaleti sağlıyor. Çünkü uzun zamandır görsel hikâye anlatımında yaratılan, adı konulan adalet hissi bizim de algımızı çok güçlü bir şekilde etkiliyor.
Biraz da işin eleştiri boyutuna gelirsek... Bazı dizilerin yayınlanma süreleri boyunca çok iyi bir sekansın lanetini yaşamaları durumu vardır. Aklıma gelen ilk örnek olarak “Bored To Death” hiç fena olmayan bir dizi idi. Ama itiraf edelim, ilk sezonda o Galifianakis ve Danson’ın arabada ot içtiği sahneyi (Ted Danson’ın kızını robot sesiyle arama fikri) hiç bir zaman aşamadılar (Youtube’de “Bored To Death” aratınca ilk çıkan video; bu bir şey anlatmalı değil mi?). Misal “Breaking Bad” bu konuda başarılıydı çünkü her sezonun kendi özgü efsane sekansları vardı. “True Detective” de bunu başarıyor beki ama 4. bölümün sonundaki az cut’lı sahneyi aşmak da kolay olmadı geri kalan sürede. Ben insanlara bu sekanstan sonra tavsiye etmeye başladım ve Wikipedia’da eleştirmen yorumlarında hep adı geçmekte.
“True Detective”, Amerikan sinemasında My Own Private Idaho ve Fargo gibi filmlerin yarattığı pastoral rock n’rolll havasını o dönemden beri peşi sıra gelen iyi örneklerini, Nordic-Noir ve “Hannibal” gibi işlerin tarzlarıyla da harmanlayarak çok iyi bir iş çıkardı. 8 saat sürmesi (dizilerin bu yandan artısı çok fazla. Kesilerek kuşa dönmüş birçok filmi dizi olarak görmek çok daha iyi olabilir), senaryosal zorlamaların var olmaması ve oyuncuların iştahla yaklaştığı bu tarz projelerin sayısını artmalı. Popüler sinemanın 15 yaş kafasıyla (o yaştaki okuyucularımız üstlerine alınmasınlar) can cekiştiği bir ortamda böyle dizilere açız kesinlikle. Her sezon farklı oyuncular ve hikâyeyle devam edecek olması da ilgimizi arttırıyor. Bakalım ikinci sezonu kalite olarak geçebilecekler mi? Yoksa keşke bu adamlarla devam edebilseydik diye kafalarını vuruyorlar mıdır? Sanmam, gerek yok.
And I for one, and you for two / Ain’t got the time for outside / Just keep your injured looks to you / We'll tell the world we tried (*)
(*) 7. bölüm sonunda çalan Townes Van Zandt şarkısı “Lungs”dan: Ve bir ben sen iki / Dışarısı için zamanımız yok / Sakat görünüşü kendine sakla / Denediğimizi dünyaya söyleriz
khgv@hotmail.com