Tarihin En Büyük Yalanı Olarak Politik Doğruculuk ve Devrimci Şüphe - 3

Rafet Arslan

İnsan Türünün Yok Oluşuna Dair Birtakım Şüpheler
Uzun süredir toplumsal muhalefet, sistemin hesapladığı ve ciddiye almadığı bir hata payına dönüşmüş durumda. Bu muhalefet seri operasyonlarda gözaltına alınan / tutuklananlar için, günden güne artan baskı / sansür / yasaklamalar için, sosyal hakların yitimi için, GDO’lu ürünler için, nükleer / termik santraller vb için cılız tepkiler koymaya; daha doğrusu sadece ses çıkarmaya gayret eden bir figürana dönüşmüş durumda.

Bu muhalefet köşeye sıkışmış bir boksördür; sürekli darbe yerken tek yapabildiği aldığı darbeleri savuşturmaya çabalamak, eldivenli ellerini yüzüne bir koruyucu maske gibi kapamaya çalışmaktır. Bunun sonucu da önünü görememekte, dünyayı alımlayamamakta, zamanın realitesinin uzağında bir sığınakta hayatta kalmaya uğraşmaktadır.

Ne geçmişin unutturulmaya çalışan an’larındaki devrimci harlamayı bir parıltaya dönüştürmek, ne de bu günden geleceğe uzanan ütopyacı bir tahayyülü büyütebilmek; sadece ve sadece hayatta kalmaya çalışmak.

Geçmişe dönemez; çünkü milyonların bilinçli birer özne olarak hakları için sokaklarda olduğu günlerin ateşini artık hissedememektedir. O günlerin muhasebesini yapamamış, belli devrimci anların ışığını bu güne taşıyacak araçları yitirmiştir. Kafasında sözcüker, kavramlar uçuşuyordur sürekli; cemaat, Ergenekon, Doğu, Batı, modern, post-modern, yapısalcı, post-yapısalcı, kamusal, devrim, adalet, toplum, doxa, kimlikler vb vs.

Bitmez tükenmez bir sözcük okyanusunda küçük sandalı devrilmiş ve içinde yüzdüğü sözcülerden artık boğulma noktasına gelmiş; yolsuz, yönsüz, pusulasız, idealsiz bir sol leke...

Geleceğe evrilemez, çünkü bugünün, yaşadığı zamanın ve gündelik hayatın dışında bir savunma pozisyonundadır. Sürekli basın açıklamaları yapan, imza kampanyaları açan, sosyal medya üzerinden kırgınlıklarını boşaltan bir haldedir. Sigara ve içki karşıtı kampanyaları ve bunların toplumsal sağlık üzerinden yürütülmesine şüphe duymaz. Lokanta / restoranlardaki tuz yasağı üzerine de kafa yormaz. İktidar neden birden bire toplumun sağlığını baş mesel ilan etmiştir? Şüphe duygusunu ve uyanıklığını yitirmiştir; radikal kuşkusu sanki bir ameliyat ile kökünden alınmıştır. Sadece ona dayatılan gündemler üzerinden konuşur ve bu konuşmayı da politika icra etmek olarak görür; oysa gerçeklik terörünün ilk büyük kurbanıdır.

Oysa; iktidar çoktan bedeni tahakküm ağına almıştır; çalışma fetişizmi ile sağlıklı ve evcil nesiller üretmekle meşguldur. Uyuşturucu, alkol, sigara, eşcinsellik ve bohem hayat kötüdür; çünkü insanların sağlıklı olması, sürekli çalıması, geleceğine yatırım yapması, oy vermesi ve misyoner pozisyonunda s.kişmesi gerekmektedir. Çünkü; post-endüstriyel dünyada demokrasinin kendisi bir büyük faşizme evrilmekte ve yeni “öjeni” politikası tüm küreyi kanser gibi kaplamakta / kapsamaktadır.

Ve yine geleceğe evrilemez; çünkü yaşadığı küre üzerinde insan türüne ait yaşamın çoktan alarm sinyalini verdiğinin idrakinde değildir. Gezegende en çok 30 / 40 yıl kadar idare edecek su stoku kaldığının, olan kaynaklarında “çokuluslular” tarafından gasp edildiği gerçeğinden bir haberdir. Yeni santraller yerine rüzgar tribünleri gelse, bazı gazlar sınırlanıp ozon tabakası temizlense, reformlar yapılsa, çalışan hakları iyileştirilse, daha demokratik rejimler kurulsa; dünya kurtulucak sanmaktadır.

Oysa muhalefetin çoktan unuttuğu “devrim”i sistem her gün yeniden ve yeniden yapmakta ve gezegendeki insan varlığını kontrolden çıkmış bir virüs gibi yok oluşa sürüklemektedir. Dünya gezegeni 50 yıl sonrada dönmeye devam edecek; ama insan türü yok olacaktır. Son hızla hiçe ilerleyen, freni patlak bir araçtır küresel endüstriyel sistem.
Ama, kendi yarattığı bu yazgıyı da romantize de etmemek gerekir. Denizleri zehire boğan, binlerce hayvan cinsini soykırıma uğratan, ormanları talan eden eden bir uygarlığın sonucudur tüm bunlar. Türünün son örneği bir kuş nasıl vakurca göçüyorsa ebediyete; gezegeni mahveden bu türde; yani insan türü de bunun kefaretini ödemelidir. Sadece çocuklar, öykü anlatıcıları, göçerler ve deli ilan edilenler için üzülenebilinir, insanlığın bu son şafağında...

Yok Oluşa Dair Bazı Ninniler
Yok oluşun bu kara şafağında; muhalefet denen şeyin akılcılıkla, gerçeklikle, koşulsuz teslim olduğu nesnellikle hapsolduğu sanal yaşamda, radikal öznelliğe düşen söz nedir? Bilinen tüm yollar ya ele geçirilmiş ya da tutulmuşsa, eski pusulalar durmuş, işlemiyorsa, tüm sözcükler anlamından soyunup gösteri denilen kara delikçe yutulmuşsa, makrolaşmak kitleleşmeye, minörleşmek hobi faaliyetine indirgenmişse; tüm bu gerçeklik terörü altında reddiye nasıl var olacak?

Beklenen yıkımın kolaycılığına sığınıp, bir “survivor” olarak hayatta kalma yollarını mı arayacak yoksa ışıltılı gösterisinin sessiz bir parçası mı olacak?

Tüm bu keskin karanlığın altında imkânsızın politikasına yani anti-politikaya dair tahayyüller geliştirebilmek, belki de eldeki son sığınak. Tamam, insan türü kendi yok oluşuna koşarak ilerlemekte, ama bu kesin, keskin ölüm anında bile son bir ütopya üretebilmek gerek. Tıpkı Olimpos Dağı’ndan ateşin çalınması gibi. Engizisyona diklenen Roger Bacon gibi. Yârin yanağından gayrı diyen Şeyh Bedreddin gibi; şerefli bir ölüm.

baypersembe@gmail.com