Zarf mı, Mazruf mu? veya Olgu + Algı = Tepki
Mehmet Sinan
Bu iki başlığı ve bu ilk paragrafı, kasıla kastıra yazdığım “bu yazı bitsin artık” dedikten sonra ekledim. Bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra istediğiniz başlığı seçin. Bana uyar. Şimdi buyrun bu yazıya.
Hepimiz, “hedef kitle” içindeki hedef bireyler durumundayız. Hepimiz bedensel hazlara, kendi “tarzını” yaratmaya, statü fetişlerine, kimlik ve farklılık göstergelerine odaklanmış bir doyumsuzluk çağının tekil nesneleriyiz. Hepimiz aynıyız. Kendimizi bedenimizle gerçekleştiriyoruz. Hepimiz bugünkü serbest piyasanın bireysel tüketim araçlarıyız. Bu durum, değişimin, hızın, geçiciliğin içindeki belirleyici verilerinden biri. Sadece reklamların gürültüsü bile, düşünceye yer bırakmıyor. İnternet reklamın gelecekteki ana medyası olacak. Hepimiz internetin FOMO illetine açık durumdayız. Bir şeyleri ıskalama korkusu (Fear Of Missing Out) sadece internete özgü değil, içimize işlemiş ve hepimizi şimdiye kilitleyen bir arıza. Dünyada olup bitenlerin anlamını sorgulayacak zamanı ve zemini parçalıyor. T. S. Elliot’un “Deneyimi yaşadık, ama anlamını yakalayamadık,” dediği durum günümüzün yaşam biçimi oluyor, çoğumuz bunun bile farkına varamıyoruz. Haldır huldur. Bugün böyle.
Sadece buraya kadar söylediklerim üzerine kitaplar yazılıyor. Her gün, dünyanın her yerinden bu dönemin bitmekte olduğuna ilişkin işaretler geliyor. Hedef kitleler bir şeylerin yanlış gittiğine uyanmaya başlıyorlar. Bir dönem bitiyor ama oyun eski kurallarla ve daha şiddetli oynanıyor. Ve kimimiz bilerek, kimimiz kerhen ve mecburen, kimimiz hiçbir şeyin farkında olmadan bu oyunun içindeyiz henüz ve hâlâ.
Neden hiçbir zaman tıp okumak istememiş olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum. Beden konusu, üzerine öyle göründüğü kadar kolay yazılacak bir konu değilmiş. “Bir yerinden tutmak zor, ben bu konuya hiç girmeyeyim en iyisi,” diye düşünürken, bir arkadaşıma “Sence vücut nedir?” diye sordum. Gayet net bir şekilde, “Ne olacak, vücut kişiliğin ambalajıdır,” diye yanıtladı. Bu yazı bu yanıt sayesinde ortaya çıkıyor. Vücut sözcüğünü sadece burada kullandım, ben bedeni tercih ediyorum. Çağrışımları açısından iki sözcük aynı kapıya çıkmıyorlar bence.
Beden beyin için vardır. Hamileliğin ikinci haftasından başlayarak “organlaşma”ya başlayan beynimiz, uzantısı olan omuriliğe bağlı sinir sistemiyle bedenimizin geriye kalanını biçimlendirme sürecinde belirleyici rol üstlenir. Anne, büyüme ortamının koşullarını ve gerekli kimyasal malzemeyi sağlayan bir taşıyıcıdır hamilelikte. Bebek iki yaşına ulaştığında, gelecekteki yetişkin beyninin % 80’ini tamamlanmıştır.
Beyin, var olmak ve kendini gerçekleştirmek için bedeni bir araçlar sistemi olarak yönetir ve kullanır. Tüm duyular beyinde algılanır, yorumlanır, işlenir ve bedensel eyleme dönüşür. Tekliği ve biricikliğiyle, bedenimiz beynimizdir. Çok mekanik oluyor ama bu kadar basit. Beden beyin için vardır, beyni yaşatmak için çalışan bir uzantılar sistemidir.
Aklıma Hayalet Organ Sendromu geliyor. Bir nedenle el, kol, ayak, bacak gibi bir organını yitiren talihsiz insanlar artık orada olmayan “beyin uzantısı”nı hâlâ varmış gibi algılarlar, üşüdüğünü, kaşındığını veya dokunulduğunu hissettiklerini söylerler. Bu his beyinde oluşan bir şeydir. Beyinde bir “sorun” varsa algılamada da sorun var demektir. Artık sorun beynin neresindeyse...
Veya mesela, lobotomi. Lobotomi 1960 yıllara kadar uygulanan dehşet verici bir cerrahi yöntem. Beynin alın korteksi, birtakım ilkel takım taklavatla kesikler atılarak iptal ediliyor. “Çılgın” Guguk Kuşu Randall McMurphy’nin başına gelen hazin durum bu. Filmin sonunda Jack Nicholson’un zombileşmiş yüzünü görürüz. Ruhu ölmüş, geriye sadece biyolojik olarak bir beden kalmıştır. Seyirci yamulur, film dramatik bir sonla biter, o yüz ömür boyu akıldan gitmez. Nicholson çok haklı olarak o yıl Oscar’ı alır. İzlemediyseniz çok yazık olur.
Kitaplığımda beyinle ilgili kitapların sayısı artmaya devam ediyor. Biyoloji dersi kıvamında şeyler yazmamaya çalışacağım bu sefer. Einstein, “Ne biliyorsan, o’sun,” diyerek daha iyi özetlemişti durumu. Böyle toparlamak daha iyi. Socrates ve öteki eski Yunan felsefecileri daha ta o zamanlarda “kendini tanı, kendini bil” diye uyandırmaya çalışmışlar. O zamanın emekçisi taş işçileri de tapınak girişlerine bu yazıyı mermerlere kazımışlar. O gün bugündür Yunan trajedilerini hâlâ okuyup duruyoruz. Piyasada ve internette nasıl olsa her şeyin ön bilgisi var, gidin araştırın, bir yerden başlayın beyninizi anlamaya. Tabii kendinizi tanımaya ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız. Zaten, balık yağı kullanmanız gerektiğini hiç söylemeyeceğim bile. Ya da erkek ve kadın beyni arasındaki farklar konusuna hiç girmeyeceğim. Beyniniz nasıl istiyorsa öyle yapacaksınız zaten, malzeme sizin.
Walter Benjamin, 1930’ların faşizm öncesi Avrupasını irdeler Estetize Edilmiş Yaşam adlı kitabında. Kavramı ondan ödünç alarak söylersem, bugün estetize edilimiş bedenlerin dünyasında yaşıyoruz malûm. Günümüzün durgunluk ekonomisinde büyümeye devam eden sektörlerden biri de kozmetik. Eh giyim kuşamda da kârlar düşüyor ama, ucuz emek maliyetleriyle sürümden yine kazanıyor sektör. Taklitleriyle birlikte hele bir de marka olmuşlarsa. Ortalık markadan ve imajdan geçilmiyor, estetik mestetik idare edip gidiyoruz işte. Maksat kendimizi iyi hissetmek değil mi ne de olsa, hem zaten bu algı da yine beyinde oluyor ya, tamam işte.
Aslında benim bu yazıda bir derdim daha var. Nasıl etsem de bir konuya yedirsem diyordum, bu yazıya denk geldi. Konu yine beden, ama değişik bir açıdan beden. Daha doğrusu külliyetli miktarda beden. 2010 yılında European Neuropsychopharmacology dergisinin yaptığı bir istatistik çalışmasının Eylül 2011’de açıklanan sonuçları beni çok ürkütmüştü. Derginin verilerine göre, birliğe bağlı olan ve olmayan 27 Avrupa ülkesininin 425 milyon kişilik nüfusunun % 38.8’i, yani 165 milyon civarında insan psikolojik ve psikiyatrik olarak hastaymış! 27 zihinsel sorun kategorisi üzerinden manzara böyleymiş. Sadece depresyonda olanlar 30 milyondan fazlaymış! Yazıyla otuz milyon tane beden sahibi şahıs varmış! Ne bu şimdi?
Kemikleşen işsizlik; bireylerin, işletmelerin, devletlerin borç krizleri ve iflasları; indirilen kredi notları, kemer ve gırtlak sıkma programları, durgunluk, savaş rüzgârları, anlat anlat bitmez ekonomik siyasal vesaire tantananın henüz bugünkü gibi ortalığı kasıp kavurmaya tam olarak başlamadığı, iki yıl önceki dönemin verileri bunlar. Dikkat, Avrupa Birliği’nde cereyan ediyor olay. Acayip bir 2012 yaşıyoruz ve daha ilk “çeyrek” bitmedi bile. İşte Yunan trajedisi ortada. Ki, bu iş artık kriz olmaktan çıktı, “sürekli durum” oldu. Benzer bir araştırma bizim memlekette yapılabilseydi ne gibi sonuçlar çıkardı acaba diye düşünmek bile istemiyor insan. Üçüncü sayfaların arkasındaki dramlar aslında istatistik dilinde neleri gösteriyor? Aslında ne oluyor? Daha bunun Amerika’sı var, Japonya’sı var, Rusya’sı, Çin’i, Brezilya’sı var. Bu da başka bir küreselleşme boyutu. Var da var. Ayrıca istatistik filan çalışma yapmak da para bir taraftan. Her tarafta deli gibi bütçe kesintileri var.
Yeryüzünde yaşayan “normal” insanların hepsi çok çok özel bir bedenin içinde ve “arızalı” olduğu varsayılan öteki insanlarla yan yana, iç içe, zorunlu olarak birlikte yaşıyorlar. Sırf bu zemin bile, herkesin kişisel ömür haritasındaki yerini habire gözden geçirmesine, “Kimlerle, ne yaşıyorum ben?! O kim, ben neyim? Ya bende de bir ‘arıza’ varsa?! Ne biçim bi hayat bu?!” gibi ünlemli soru işaretiyle biten yalnızlaştırıcı sorular sormasına yeter. Her gün biraz daha strese boğulan bir dünyada yaşıyoruz filan. Çok canım sıkıldı. Yine uzar gider yani.
Rafet Aslan’ın “Politik Doğruculuk” üstüne ocak sayısındaki yazısı bence dönemin ruhunu ve sistemin kırıklarını çok iyi gösteren bir röntgen filmi gibiydi. Al cama as ve her şeyi cam gibi gör. Ciddi kafa yorduğu, zaman harcadığı çok belliydi, helâl olsun. Tayfun’un “Entropi”si ile birlikte mecmuanın en iyi işlerinden birini yazmış bence. Bu yazılar ilerde çok lâzım olabilir, elinizin altında bulundurun, haberiniz olsun.
Bu yazı da dağınık bir yapbozun parçaları gibi oldu. Ama hiç değilse parçalar eski yazılarla birlikte, birbiriyle uyumlu bence. Eksik parçaları da sizde olabilir. Hem ben’cil hem sen’cil bir yapboz gibi. Ah bir de ne demek istediğimi tam olarak söyleyebilmeyi becerebilseydim.
Ben yine, beden iyi hoş da, işin başı beyin diyorum. Hepsi bu.