Göze - Görünmezin Öyküsü
Gülşah aykaç
0.
...
- Bak. Baksana! Görmüyor musun?
1. Görünmezin Başlangıcı
2008 Ağustos ayının 25’inde saat akşam 8.36’dan beri, Kadıköy’ün Marmara Denizi’ne bakan güzel kıyısındaki bir bankta oturuyordu. Elinde kâğıt ve kalemi olsaydı bir şeyler yazardı. Ya da bırakıp bırakıp tekrar okumaya başlamaktan bir türlü bitiremediği kitabı yanında olsa, birkaç sayfada bir durup ara verse bile okurdu da bu kadar sıkılmazdı.
Küçükken ablasıyla oynadığı oyunlar gibi bir oyun oynamaya karar verdi ve var olmayan bir kâğıt bir de kalem yarattı. Kalem mavi, kâğıt kenarı kırmızı dikey çizgili, bütünü paralel yatay ve maviye çalan siyah çizgilerden oluşmuş olsundu. Peki, ne yazacaktı. Kâğıdı kafasında kıvırdı, kalemi sivri ucu dizine gelecek şekilde kendi etrafında döndürdü. “Denizin üzerindeki ay, denize ne kadar da uzak imiş.” Olmadı... Nedense yazmaktan utandı. Gelip geçenlerin birden ona bakacaklarını ve oynadığı saçma oyunu fark edeceklerini düşündü. Hatta şimdiden belirli belirsiz ona bakıyorlardı bile.
Sadece insanlar değil etrafta dolaşıp duran; dünyayı ya çok umursar ya da hiç umursamaz kediler, nedensiz yere birbirlerine bağıran sahipli, sahipsiz köpekler ve yüzyıllık bitmek tükenmez bir hayatı çekmek zorunda kaldıkları için saygı duyduğu kargalar da ona bakıyordu sanki. Bir de kısmi olarak tasmayla yaşamak zorunda bırakılan, zengin insanların köpekleri vardı ki, onların da etrafta olması sinirini en çok bozan şeydi. Ve işte köpeciklerden bir tanesi bitmek bilmez bir şekilde havlamaya başladı. “Hav hahahv av auuuuuvvvv hav hav havv!” Köpeğin sahibi zengin kararlı sesiyle köpeğin ismini söyledi. Birden oyunundan utanmaktan vazgeçti. Hem kızgınlık hem arzuyla yazdı, yazdı. Yazdı da yazdı.
...
Köpek anlamsız havlıyor.
Sahibi bağırsın diye mi?
Belki...
Dünyaya zengin, soğuk, kararlı, şımarık sesiyle.
Dünyaya,
Köpeğinin adını,
Bastıra,
Bastıra.
Benim melankolim anlamlı değil,
Yüce de değil.
Hiç bir şey...
Bu yüzden mutluyum
Da üstelik.
....
Bir çırpıda yazdığı şiiri onu heyecanlandırdı. Kâğıda baktı. Şiiri okudu. Köpek havladı. Gülümsedi. Adam bağırdı. Zevkle gülümsedi. Bir çift daha geçti. Kahkaha attı. Tekrar şiire baktı. Kâğıtsız... Kalemsiz... Olmayan kelimeler! Ellerinin arasında ve dizinde duran olmayan kâğıt. Olmayan. Olmayan el! Elleri...
Yerinden kalktı. Ayaklarına baktı. Ayakları yoktu! Görmediği ayağının üzerine üzerine bastırdı, bastırdı. Görmediği ayaklarının üzerinde hızlı hızlı yürümeye başladı. Kalbi muhtemelen olmayan ağzında, burnunda, gözlerinde atıyordu. Ayaklarına baktı. Ellerine baktı.
- Varlığımdan koru beni tanrı. Gözlerimle görmediğim varlığımdan. Yok muyum var mıyım, elma mıyım armut mu, ot muyum ağaç mı, neyim? Elleri kolları görünmezim? Neyim? Nasılım?
İçinden dışına, dışından içine kendisini düşünüyor; içindeyken sesler çıkararak kendine bir şeyler açıklamak istiyor, dışındayken kendisini bilememenin verdiği acıyla yürümesini hızlandırıyordu. Yanından insanlar, köpekler, kediler, yanından şehir geçiyordu. Nereye yürüdüğü belli değildi. Nasıl yürüdüğü de... Ani durdu. Düşecek gibi oldu. Nerde olduğunu anlamaya çalıştı. Kendisi yoksa başka bir şey olmalıydı. Dışarıda ama içerdeydi. Kendisinin içine hapsolmuştu. Oysa her şey görünürdü; ağaçlar, kaldırım, başkaları, kediler, köpekler, kargalar... Soluğunu yavaşlatmayı denedi. Sakin olursa anlayabilirdi belki.
Öğrendiğini hiç düşünmediği nefes egzersizlerini çalıştı. Dilini damağına değridirip, burnundan havayı alıp, içinde biraz bekletip ağzından vermeyi. Aldığında karnı içeriye... Yok, hayır tabii ki dışarıya şişecek... Hatırlamıyordu. Doğal nefes almalıydı. Bedenine odaklanmalıydı. Ama hatırlamıyordu.
Göz teması kurmaya çalıştı. Belki birisi onu görür diye umuyordu. Yanından bir çift geçti. Kadın erkeğin esprilerine gülüyordu. Erkek gülmeye tepki olarak yeni bir cümleye hazırlanıyordu. Birbirlerine dokunuyorlardı. Kadın erkeğin koltuk altı hizasındaydı. “Bu sıcakta orası biraz kokuyor olmalı” diye düşündü. Adam kadının saçlarının epey yukarısındaydı. “Kadına yukardan baktığı iyi çünkü biraz gıdığı var” diye düşündü. Banka oturdu. Kadının kalın bacaklarına ve kot pantolonunun çirkin popo kesimine baktı. Kendisini görmeyen bu insanları yeterince aşağılamıştı. Ama bunun için kendisini yargılamadığını fark ediyordu. Kâğıdı çıkardı, kalemi kavradı ve yazdı:
“Yok iyi değil; çok berbat, azsa yeterlidir. Ne saçma bir laf!”
...
0.
Oturdu durdu orada, kendi kendine. Bir sürü kelime yazdı. Birazı şiir oldu. Birazı cümleler dizisi. Bir sürü insana baktı. Gözlerinin içine içine. Hemen hepsini aşağıladı. Bir kadını kıskandı. Bir adamı beğendi ama bu hissi çabucak geçti. Bir bisikleti arzuladı. Bir kitabı tanıdı. Bir çantayla çocukluğunu hatırladı. Birkaç kedi için üzüldü. Bir vapuru gördüğünü sandı. Bir kokuyu tanıyamadı. Ve böylelikle gün karardı ve yeniden ağardı.
- Ben benim de, ben... ben bedenim’sizim. Bir sürü insan içinde çıplak kalmaktan beter bir his bu. Çıplaklığımdan utanıyorum. Yalnızlığımdan utanıyorum.
Bir zaman geçti. Kendisinin yokluğunu sorgulamaktan etrafındaki küçümsediği insanları, hareketi ve şehri unuttu. Havada uçan iki bağımsız göz nasıl görecekti?
- Anlamaya çalışmanın anlamı yok. Çünkü ben yokum!
Kafasını kaşıdı. Biraz kepek döküldü yere, birkaç beyaz sayfanın yanına. Sayfalardaki yazıları tanıdı. Yazıları yazdığı çalışma masasını tanıdı. Masanın üzerindeki aynayı aniden kaldırdı. İçindeki birisi bir çığlık attı. “Bir hayalet!” Aynadan odaya odadan kendisine kendisinden pencerenin dışına doğru baktı.
Annesi odasının kapısını açtı:
- Artık bir duş al. Ne zamandır üzerini bile değiştirmedin! Toparlan artık. Bırak o aynayı. Ne görüyorsun onda! Sana söylüyorum. Cevap ver. Ne var? Sadece duş al. Çok mu şey istiyorum? Sadece duş! Yıkan diyorum. Kokuyorsun. Yıkan!
Birkaç saniye sessizlik içinde aktı. Ve annenin kokulu, çabuk, yabancı sesi aynayı işaret etti.
- Bak. Baksana! Görmüyor musun? info@kargart.com