LOU REED: KARANLIKLAR PRENSİ 70 YAŞINDA


Utkan Çınar

“I Am The Table!” Lou Reed’in son geldiği noktanın bu olmasını hiç birimiz tahmin etmiyorduk herhalde. Hayır yanlış anlamayaın kötü demek istemiyorum. Ama herhalde Metallica ile 1930’lardan kalma bir Alman oyununa müzik yapmak bir tek Lou’dan beklenirdi. Lou Reed bu ay 70. yaşını kutluyor. Uzun zamandır bilindik anlamda yeni bir solo albüm yapmayan Reed’den bahsetmek için bizce iyi bir zamanlama.

50 yıllık bir kariyer. En iyi albümü hangisi sizce sorusuna verilen çok farklı cevaplar. “Berlin mi? Transformer mı? Ecstasy mi? The Velvet Underground & Nico mu? New York mu? Yo yo Magic And Loss olmalı. Coney Island Baby’i unutmayın.” Rock tarihinin gerçek şairi. Sokak adamı.

Geçenlerde Achtung Baby’nin 20. yıl belgeselinde Bono o albümle yarattığı alteregosu Fly’ın gözlüklerini Reed’den aldığını söylüyordu. Bence yanlış; aslında tamamen bir Reed karikatürüydü o. İnsanların “cool”u aradığı anda belireven bir silüet.

2 Şubat 1942’de New York’da başlayan hayatı önceleri kolay geçmemişti aslında. Normal bir aile ama şizofren bir çocuk. Elektroşok tedavileriyle geçen bir ilk gençlik. (“Kill Your Sons” adlı şarkısında anlatır bunu.) Sonra üniversite, şair Delmore Schwartz ile dostluk, edebiyata ve sokağa ilgi. John Cale ile bir araya gelip ilk Velvet Underground demo’larını yapmaya başladıklarında müzik tarihine kanımca The Beatles kadar etki yapmış şarkılar yazdıklarının farkında değillerdi. O dönem için entellektüel eğlencesiydi belki bu. Ama aslen Reed sokağın nabzını tutuyordu. Kariyeri boyunca yapacağı gibi travestilerden, eroinmanlardan, azınlıklardan, uyumsuzları bahsedecekti.

1970’lerin başında start alan solo kariyeri akranlarının çoğundan daha çeşitlidir. İlk başta Transformer gibi bir pop şaheseri, ardından Berlin gibi tarihin en sert ve karanlık ama bir o kadar da müthiş prodüksiyonuyla nokta atışı albümü geldi. Hani başka bir şey yapmasa olurdu neredeyse. Anaakımla bir iki dans ve Metal Machine Music. Punk felsefesinin doğumu derler bazıları MMM için. Her zaman kavramsal sanatla iç içe olan Reed’in endüstriye siktiri çekmesi de böyledir. Sonra başka bir şaheser Coney Island Baby. Sevgilisi New York’a düşkünlüğü hiç bitmeyecektir bundan sonra. 1978’deki Street Hassle, Hubert Selby veya William Burroughs şarkı yazsalardı nasıl olurdunun kanlı canlı örneğidir. Ama durun; Lou zaten onlar kadar sağlam bir yazardır.

1980’ler onun artık “temiz” ve dinlenmiş halidir. 1989’daki New York’a kadar istediği ritmi bulamaz. Ama New York’tan sonra da hiç falsosu yoktur. Songs For Della, Set The Twilight Reeling, Magic And Loss, canımız Ecstacy ve 2003’teki son solo, Poe’ya ithaf The Raven. Arada şimdiki eşi Laurie Anderson ve John Zorn ile takılmalar. Filmlerde de gözükür ara sıra. En “cool” roller onundur hep. Başka türlüsü mümkün mü?

İtiraf etmek gerekirse bu yazıyı yazmak benim için çok zordu. 16 yaşından beri her albümünü hatmetmiş, yaptığı her şeyi görmüş (2001’de Açıkhava’daydı, ne konserdi), dinlemiş, ondan hayata karşı duracağı yeri öğrenmiş biri olarak ne diyeceğimi bilemedim. Ama bu cool fakat güzel adamın, görülmeyenleri anlatan sanatçının 70. yaşını da kutlamadan geçemedim. “Heroin”i, “Satellite of Love”u ilk duyduğum anlar, “The Gun”daki film-noir hissi, “Ecstacy”e, Animal Serenade’de attığı solo aklımdaki zafer anları. İyi ki doğdun Lou.

  khgv@hotmail.com