Ekşi Sinema
Duygusuz ve Stilize
Her filmiyle yeni bir dünya yaratmaya çalışan, çağımızın en heyecan verici yönetmenlerinden biri Nicolas Winding Refn. 1970 doğumlu yönetmen, 26 yaşında, harika bir ilk film olan Pusher ile başladığı kariyerine tam sekiz film sığdırdı ve bu filmlerin büyük çoğunluğunun kalburüstü işler olduğunu söylemekte sakınca yok. Bugüne kadar kendi kitlesini yaratmaya başaran Refn, bu kez daha fazla sinemaseveri büyüleyebilecek, tamamen kendine has bir sinema tadına sahip olan ve 2011’in yönetmen sinemasındaki mihenk taşlarından biri olan bir filmle geri dönüyor. Hem de bu geri dönüş ona Cannes’dan yüksek prestijli bir yönetmen ödülü getiriyor.
Drive filmi, içine kapanık bir soygun sürücüsünü merkeze alıyor. Aynı zamanda dublörlük de yapan “driver”, genelde toprağın altına gömdüğü duygularını kontrol edemeyip âşık olunca kendini bir anda çok tehlikeli bir ortamda buluyor. Rahat bir şekilde fark edildiği gibi Drive, dolambaçlı yollardan seyir etmeyen, net ve direkt bir film. Kısacası seyircinin kendisini bir bulmacadan ziyade stilize bir aksiyon-gerilime hazırlamasında büyük fayda var.
Drive’ın ele aldığı konunun basitliğinden tamamen aksi yönde ilerleyen bir özelliği var. Nicolas Winding Refn, filmin anlatımını tamamen kendi yetenekleriyle öyle bir şova dönüştürüyor ki, karşımıza kısa sürede kült haline gelebilecek bir film çıkıyor. Minimum diyalogları, ağır akan sekanslarları, duygusu törpülenmiş oyunculuklarları ve elbette ki gerilim dozu hiçbir anında azalmayan atmosferiyle Drive anaakım sinemanın yoluna koyulmuş şekilsiz bir taş adeta. Aksiyon janrının doğuştan gelen tüm özelliklerini ilk saniyelerinden itibaren tersyüz etmeye koyulan film, normal koşullarda sıradan bir aksiyon filminden öteye gidemeyecek bir fikri müthiş bir yaratıcılıkla makyajlıyor ve ortaya benzersiz bir sinemasal tat koyuyor.
Derin psikolojik okumaları kurcalamamak ve amaca yönelik olmak açısından duygusuz bir karakteri odak noktasına alan film, aslında en büyük zaferlerinden birini de burada elde ediyor. Zira empati kurmakta zorlandığımız, ismini bile öğrenemediğimiz “driver” karakteri, yönetmenin büyük becerisiyle kısa sürede sinema tarihinin incelikli anti-kahramanlarından biri haline geliyor. Zira tüm insani ilişkilerini “mesafeli” olarak tanımlayabileceğimiz bu karakterin duyduğu aşk dahi oldukça mesafeli. Kısacası ortada dibine kadar duygusuz, ama tutkulu, anlaşılmaz bir aşk var.
Türler arasında durmadan gezinip en nihayetinde kendi alt türünü yaratmaya meyil eden filmin içerisindeki aniden yükselen “gore” miktarı da esere derin bir rahatsız edicilik katıyor. Filmin analog enstrümanlarla kotarılmış elektronik soundtrack’leri, filmin sizi avucunun içine almasında büyük bir pay sahibi. Daha önce yan yana kullanıldığında genelde ucuz işleri ortaya çıkaran “vahşet”, “aşk”, “aksiyon”, “drama” gibi kavramlar, bu filmde enfes bir şekilde bir araya getirilip 2011 senesinin en incelikli işlerinden birinin ortaya çıkmasına yardımcı oluyorlar.
Kendi jenerasyonunun en heyecan verici yönetmenlerinden biri olan Nicolas Winding Refn, çektiği bu stilize aksiyonla belki de Taxi Driver’dan sonra karşımıza çıkmış en iyi sürücü filmlerinden birini ortaya çıkıyor. Bir sürü filmi kendine referans olarak alıp bambaşka bir noktaya varabilen Drive’ın sinemasal anlamda büyük bir zafer olduğunu söylemek boynumuzun borcu. Kesinlikle herkese hitap etmeyen Drive, yeni bir şeyler anlatmaktan çok sinema estetiğini önemseyen ve kendine has dokusuyla yepyeni bir dünya yaratma girişimi olan filmlerden hoşlanan bünyeleri etkileyecektir.
Tersten Oedipus
Sorunlu bir psikolojiye sahip çocukların beyazperdede arz-ı endam etmesine aslında fazlasıyla aşinayız. Zaman zaman korku filmlerinde, zaman zaman psikolojik gerilimlerde, zaman zaman ise içe dönük dramalarda karşımıza çıkan sorunlu çocuk figürü, az önce bahsettiğimiz tüm türleri belli oranlarda karıştırarak hem büyüleyici hem de özerk bir alt başlık yaratıyor. We Need to Talk About Kevin, annelik içgüdüsünün derin sularında gezinen bir drama olduğu kadar sorunlu çocuk prototipinin üzerine yepyeni tuğlalar ekleyen bir gerilim filmi…Kevin’a hamile kaldıktan sonra kariyerine dair bütün planlarını bir kenara koyan ve Kevin’ı hayatının merkezine oturtan Eva, Kevin’ın doğumuyla birlikte kendisini tamamen ona adamış halde durur. İşin garip ve ilginç yanı ise Kevin’ın kesinlikle sıradan bir çocuk olmamasıdır. Kevin, annesiyle düzgün bir ilişki kurmayı tamamen reddeden, annesinin yanında olmaktan nefret ediyormuş gibi davranan, Eva’nın psikolojisinin ayarlarıyla oynayan ve Eva’nın dengesini bozan bir çocuktur. Ergenlik ve büyüme döneminde karakterindeki sorunlar daha da genişlemeye başlayan Kevin, gittikçe “evdeki düşman” haline gelmeye başlar. Bunun sonucunda da ortaya üzerinden annelik çocukluk ve aile kavramı üzerinden derin psikolojik okumalar yapılabilecek, alt metinleri güçlü ve ürkütücü bir film çıkmaya başlar.
Şunu söylemekte sakınca yok ki karşımızda Oedipus kompleksinin çarklarını tam tersine çeviren bir film var. Doğduğu andan itibaren annesinden nefret etmeye başlayan ve bu nefretini son derece net tavırlarla yansıtan bir çocuk Kevin. Eva’nın reddedemediği ve öteleyemediği annelik içgüdüleriyle ona karşı her daim takındığı yumuşak davranış biçimi ise Kevin’ın nefretini açıklanamaz bir şekilde körüklüyor. Çocuğunun elinde bir oyuncak haline gelmeyen anne ve yaşananlar karşısında bir önlem almaktan aciz baba, doğumundan itibaren şiddete bağımlı olan Kevin’ı zapt etmekte oldukça zorlanıyorlar elbette. Buradan çıkışla da aile müessesine ağır bir balta vuruyor ve saadet kavramını net bir şekilde tersine çeviriyor We Need to Talk About Kevin.
Filmin küçük bir çocuk üzerinden gerilim yaratma başarısına yönelik tüm övgüleri elbette ki ara verdiği sinema macerasına muhteşem bir dönüş yapan Lynne Ramsay hak ediyor. Filmin ilk anlarından itibaren bizi stilize bir drama filminin içerisine hapsettiğini hissettiğimiz Ramsay, filmini ele aldığı mesele nedeniyle kendi filmine yakın duran filmlerden ayrı bir yere koyuyor. Son derece korkutucu bir çocuk figürüyle filmini rahatsızlık verici düzeye taşıyan yönetmen, bizi koltuklarımıza çivilemek ve duygusal olarak hissizleştirmek konusunda oldukça başarılı. Filmin rahatsız ediciliğine farklı bir boyut kazandıran, neşesiyle ironik müzikler de bu stilize gerilimin önemli bir parçası haline gelince, acımasız bir sinema deneyimi haline geliyor Ramsay’in filmi.
Filmden bahsedilirken kesinlikle unutulmaması gereken detaylardan biri de hiç kuşkusuz Tilda Swinton’ın her türlü ödülü hak eden, kusursuz performansı. Bugüne kadar kendisine verilen çoğu rolde hatasız oynamayı başaran ve karakterini inandırıcı kılan Tilda Swinton, bu kez işi kişisel bir şov haline getirip zannımca senenin en çarpıcı kadın performansının altına imzasını atıyor. Filmin taşıdığı gerilimi en az yönetmen kadar üstlenen ve yetenekleriyle filme geniş bir hareket alanı açan Swinton net bir şekilde filmin en büyük yıldızı. Tabii Ezra Miller’ın da sorunlu çocuk karakterini alabildiğine rahatsız edicilikle canlandırdığını söylemek boynumuzun borcu. John C. Reilly de kendini genelde üçüncü plana atan ve yardımcı olma görevini üstlenen performansında oldukça tutarlı.
Lafın özü, We Need to Talk About Kevin, daha önce izlemediğiniz türden, özel bir film. Filmi izlerken kendinizi derin bir aile draması olduğu kadar kişilikli bir korku filmi de olabilen bir filmin içerisinde bulacaksınız. Sinema salonunda izlediği filmden rahatsız olmaktan hoşlanan bünyelere ve aile kavramının çalışma mekanizmasının kendisine dahil olan yeni parametreler nedeniyle bozulması halinde neler olabileceğini merak edenlere tavsiye olunur. kaankarsan@gmail.com