Ne Kadro, Ne Mecra

Utkan Çınar, Hilmi Tezgör, Tayfun Polat

Konumuz Politik Doğruculuk olunca yıllardan beri konuştuğumuz Türkiyeli müziğe olan siyaseten doğru bakış açısı üzerine konuşmanın yeridir diye düşündük. Türkiye’de yıllardır yerli müzik dinlemiş, üzerine yazmış, kafa patlatmış, isimlerden ilk akla gelenlerden Hilmi Tezgör ve Tayfun Polat ile Kara Kurul’u oluşturduk. Laf lafı açtı, çok da kafa açıcı bir muhabbet oldu. Yer darlığından maalesef hepsini buraya koyamadık. Ama yerli müzik, Türkiye’de müzik eleştirisi ve müzik yazarlığı konularında nereden nerelere geldik biraz bilgi sahibi olduk. Buyrun aşağıya.

Utkan Çınar: Türkiye’de sanata ve bizim özelimizde müziğe eleştirel bakışta yer alan, ‘80’li, ‘90’lı yıllardaki “yokluk” döneminde “destek olma” şeklindeki politik doğruculuğun; günümüzde artan üretim sonucunda hâlâ geçerli olup olmadığını konuşalım. O zamanlar var olan “bunu yapabiliyor olmaları bile yeterli” tavrının müzik eleştirmeni ve dinleyicinin genlerine işleyip işlemediği ve kendi şarkılarını yapan bu kadar çok müzisyenin var olduğu günümüze uyup uymadığını konuşalım. Neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırdedemiyoruz gibi geliyor bize. Eleştirinin nerede durduğuna ve nerede olması gerektiğine dair bu sohbete senle başlayalım istersen Tayfun.
Tayfun Polat: ‘80’lerde zaten o kadar az şey çıkıyordu ki. Bu su ‘90’larda akmaya başladı. O açıdan ‘80’leri dışarıda bırakabiliriz. Bizim konuşma konumuza girebilecek albüm sayısı 20’ler, 30’lar civarındadır.
Hilmi Tezgör: Bence de ‘80’leri dışarıda bırakabiliriz. Bütün albümler ‘90’larda çıktı. ‘80’lerde çıkanlar üzerine de aramızda yaşı en büyük olarak kalem oynatma fırsatım olmadı. Onlar üzerine Orhan Kahyaoğlu, Cumhur Canbazoğlu yazıp çizdi bir tek belki.

TP: ‘80’lerde Hey dergisi vardı. Orada da ne çıkarsa arşa çıkarılıyordu. Zaten o bir popüler müzik dergisiydi. ‘90’larda da eleştiri mekanizması olarak Stüdyo İmge…
HT: Çalıntı, MRP, Garaj vardı. Laneth vardı.
TP: Çıkan her yerli albümü almak gibi bir görev edinmiştim. Destek olma amacıyla. Bayağı da bir kaset var evde aslında.
HT: Ama işte o bayağı dediğin, hepsi. Demo’lar vardır belki tek tük. Güven Erkin Erkal’da vardır. Kendi adıma ‘90’larda bu dergilerde başlamıştım yazmaya. Bir de Antoloji diye müzik-edebiyat karışımı bir fanzin çıkarmıştım. 14 sayılık. Ama orada da eleştiri yapmıyorduk. Kendi müzik edebiyat zevklerimizi paylaşıyorduk. Çalıntı ve Stüdyo İmge’de demo sütunu da vardı. Her ay kritikleri yapılıyordu. Tatlı tatlı, ne yazacaksak yazıyorduk. Müzik kötüyse albüm kapağından, grubun geçmişinden bahsediyorduk. 15 satırsa yazı, 2 satırı müziğe ayrılıyordu. Böylece kendimizce destek oluyorduk.
: Belki de herkes birbirini tanıdığı için kötü bir şeyler de söylemek istemiyordu.
HT: “Bizim çocuk” olmayan yoktu. Önüme Fethi Taner kasedi geliyordu. Çetin Şan diyordu ki “Bak Fethi abi bu…” (gülüyor) Badluck geliyor, zaten benim arkadaşlar. Kargo çıkıyor, onlarla mahalledeniz, futbol oynuyoruz. Bir anektod paylaşmak isterim burada.

Moribund Youth (Turmoil) diye bir punk grubu vardı, demo’su geldi. Ben de o zamanlar rock, metal, progressive rock falan dinliyorum. Onların yaptığı müzik üzerine doğru dürüst cümle kuracak durumda değilim. Kendi açımdan temiz sound, virtüözite gibi taraflarından girince konuya, oldukça negatif bir yazı çıkardım ortaya. O, yıllar boyu unutulmadı. Çocuklar için de çok önemli bir demo’ydu. Sonradan dinleyince de gayet iyimiş. (gülüyor) Ama gelgelelim onu bir yazdık, yıllarca acısını çektik. “Nasıl yaparsın” falan… Aslında hep sırt sıvazlamaydı.
UÇ: Peki bugünden baktığınızda bu sırt sıvazlamanın doğru tavır olduğunu söyleyebiliyor musunuz?
TP: Eleman yetişmemiş, prodüktör yok, enstrüman çalmayı doğru düzgün bilen yok. Bu koşullarda dinlediğin her şey sana güzel geliyor zaten. Adam akıllı eleştiri yapan da, o donanımda olan da yok. O zaman köstek olunsaydı şimdi bir “rock müzik” veya “alternatif müzik” kültüründen bahsedemezdik. Bu işler tek tük yapılmıyor olmasaydı, bazı plak firmalarının da desteğiyle, şimdi bambaşka şeyler konuşuyor olacaktık.
HT: Çok hassas bir dönemdi. Yapılan üzerine olumlu olumsuz bir şeyler duymak çok önemli bir titreşim yaratıyordu. Bence sonuçta ne destek olundu ne de köstek. Bir şekilde o dönemi atlattık topluca. Oradan müzik sevgisini, tutkusunu kalbinde, kafasında yaşatabilenlerin devam edebildiğini görüyoruz. O tutkusu daha az olanlar barlarda cover grupları kurarak devam ettiler ve sonra da ister istemez yok oldular.
TP: Şimdi bunu neden hâlâ devam ettiriyoruz? Yani kötü bir albüme neden kötü bir albüm demiyoruz?
HT: Demiyor muyuz?
TP: Demiyoruz. Kötü bir albümü hiç yazmıyoruz. Yok sayıyoruz.
HT: Tamamen katılıyorum. Aynen öyle. Yolu bulduk biz Tayfun’la. Utkan bilmiyorum sen ne yapıyorsun ama. (gülüyor)
TP: Bu hatalı bir tutum bence.
UÇ: İşin yurtdışındaki, kültürün, sektörünün çok daha oturduğu yerlerdeki örneklerine bakabiliriz. Bir albümün çıkıyor olması bir infial yaratıyorsa ya da önceki albümü çok başarılı olmuş bir grubun yeni albümü çıkmışsa, o her türlü yer alıyor. Atıyorum U2’nun son 10 yılda iyi müzik yapmadığını sokaktaki adam bile biliyor. Buraya gelince, sizin de dediğiniz gibi “beğenmediğimi yazmıyorum” tavrı bu kamuoyu algısının oluşmasına engel oluyor kanaatindeyim. Misal Duman’ın son albümü öncekiler kadar özgün değilse bununla ilgili bir şey okumak isterim ben.
HT: Bizim kalem oynatma alanımızı, nasıl bir kitleyi temsil ettiğimizi de açıklığa kavuşturmak lazım. Bir yerden sonra zaten Duman ve Mor ve Ötesi gibi gruplar bizim yazacağımız gruplar olmaktan çıkıyor. Radikal’e yazıyorum 2 ayda bir diyelim. U2’nun yeni albümünü yazmak benim aklımdan bile geçmez. Shearwater geliyorsa onun üzerine yazarım. Biz o kapsama alanından çıktık. Duman veya Mor ve Ötesi için kötü albümdü diyecek birileri varsa, uzun süredir o biz değiliz. Hâlâ belki Kesmeşeker’in üzerine söz alınabilir. Ama biri Mor ve Ötesi’ne saydıracaksa o ne Tayfun, ne ben, ne de sensin. Bunu yazacak bir eleştirmen kitlesi var mı? Onu da bilmiyorum.

UÇ: Sorun, o ara yazar kitlesinin, anaakıma dokunan kitlenin olmaması. Yeni bir gruptan, ilk albümünü çıkarmış bir gruptan bahsediyoruz diyelim. Bu gruplar bu ilgiyi hakediyor mu öncelikle? O eleştiriyi haketmeleri için daha çok zamana ihtiyaçları var. Aksi halde alternatif grupların üzerine fazlaca baskı bindiğini düşünüyorum. Dinleyici açısından söylüyorum, Mor ve Ötesi’ne o eleştiri gelmediği zaman dinleyici onu direk iyi olarak algılyor ve bilgilenmemiş oluyor.
HT: Gereğinden fazla baskıdan emin değilim. Ben, Tayfun, Osman Kaytazoğlu veya Cem Sorguç, zaten onlara gelene kadar 8 tane albüm dinlemiş oluyor ve aralarında bir gruba karar vermiş oluyor. Bana sorarsanız bizim tuzumuz kuru. ‘90’ların atlatılmasını sağlayan gruptan olduğumuz için belki de. Biz duruşumuzu koruduk.
TP: kargamecmua kitabı çıktı. Bunu müzik yazarlarına gönderelim diye liste yapmaya başladık. Müzik yazarı yok ortada.
UÇ: Müzik eleştirmenliğine iş olarak da baktığımızda, Amerika’da Nick Kent, Mick Wall gibi eleştirmenler mesela kötü adamdır. Bizde böyle bir kitlenin olamamasının nedeni kimsenin kötü adam olmak istememesi mi?
HT: Bu onların kültürü. Orada müthiş bir sektör ve üretim var. Bizde biraz yandan var o iş. Müzik yazarlığının böyle bir misyonu yükleniyor olması, kendini fazla ciddiye almak gibi mi olur diye de bir endişem var. Bu eleştirmenlerin yazdıklarına göre kendine yön veren grupların olmasını beklemek biraz zorlama olur diye düşünüyorum. ‘90’larda olabilirdi belki. Müzisyenler daha az dinlerlerdi falan. Az sayıda, genç ve hevesli, üreten insanın olduğu ortamda bunların bir değeri olabilirdi. Ama şimdi herkesin her şeye çok rahat ulaşabildiği ortamda söylenecek sözlerin ne kadar anlamı olabilir? Bir de John Peel, Mick Wall bundan hayatını kazanıyor yahu.
TP: Belki bunu yapan tek kişi var. Naim abi (Dilmener). Onun da asıl işi değil. Sert de yazıyor yeri geldiğinde. Beğenmedi mi de yazıyor. Hayatını bundan kazanmıyor ama sonuçta.

UÇ: Eleştirmenlik ve gazeteciliğin farkı orada. Şundan çok sıkıldım; yeni bir grup veya yeni bir albüm çıkıyor, röportaj yapılıyor, hep aynı sorular. “Kimlerle çalıştınız?”, “Kimleri dinliyorsunuz?” Roll’u bu konuda bir kenara ayırırım tabii. O röportajın girişinde bile bir iki paragraf bir yorum gelse, o bile yetecek belki. Kendimize değer atfetmek derken; müzisyenle değil dinleyici ile benim derdim. Sen burada 100 tane albümden 80’ini dinliyorsun; bu 80 tanenin de eleğin üzerinde kalan 10 tanesini adama gösteriyorsun. Arada bunlara bulaşmayın diyeceğin isimler de olmalı.
TP: Eleştiri derken; artık çok albüm kaydediliyor, evde de çok temiz kayıtlar yapılabiliyor ama hâlâ çok kötü kayıtlar dinlediğimizi düşündüğüm için bunu dillendiriyorum her zaman. Ama misal geri vokal duyulmuyorsa bunu gidip gruba söylüyorum; yazmıyorum, yazamıyorum. Albümden kimse bir şey kazanmıyor. Hal böyleyken bir de “kayıt kötü olmuş” diye yazmak iyice köstek olmak gibi oluyor. Aslında yazmamız lazım. Burada kendimi eleştiriyorum.
UÇ: Belki yazmamalıyız hâlâ. Onu tartışıyoruz. Madem eleştiri dedik, yapalım o zaman hazır denk gelmişken. Mesela yeni çıkmış grupları dinlerken bana şöyle geliyor: Çoğu, -özellikle İngilizce söylendiği zaman- post-punk, bana ucuz Joy Division, New Order tribute band’i gibi geliyorlar. Hani 1980’lerde Manchester’da o kültürün tam patladığı yerde müthiş prodüktörlerle yapılmış albümler varken, bundan 25-30 sene sonra çok benzer bir müzik, çok farklı bir kültürden alınıp yapıldığı zaman benim ilk tercihim o gruplar olmuyor. O tarz gruplara destek niye verelim, onu da bilmiyorum açıkçası.

TP: Buradaki uç örnek herhalde She Past Away’dir. She Past Away, 2010 yılına geldiğimizde ‘80’lerin gotik rock’ını yapıyor. Adamlar da goth zaten, kafaları da öyle. Yani şimdi 2010’da yeni bir Mercury Rev ihtiyacımız var mı? Neden olmasın? Ben niye beğeniyorum, çünkü tavırları iyi, Türkçe sözlerle yapıyorlar bunu, burada bir değişiklik var yani.
UÇ: Duman’ın çıkardığı herhangi bir albümü bu grupların her zaman üstünde tutarım çünkü bu adamlar buranın müziğini yapıyorlar. En kötü albümleri bile olsa, onların daha çok satmasından da çok memnunum açıkçası.
HT: Tamamen sana katılıyorum bu noktada. Retro manyaklığına kapılmak diye bir şey var. Simon Reynolds’ın –Seks İsyanları’nın yazarı- yeni kitabı bunun üzerine. Bu genç gruplar da buna kapılıp, atıyorum Siouxsie and the Banshees’in veya Joy Division’ın veya benzeri eski grupların, gotik müzik yapanların ya da post-punk’çıların aynılarını yapar ise, hele bir de İngilizce yapar ise ben onu niye dinleyeyim ki? Türkçe yapmış, bakayım nasıl diye bir merak doğaldır. Ama İngilizce yapıyorsan, bir de kayıdı da hani duyup birtakım zevkler almanı engelliyorsa, ne işimiz olur.

UÇ: Replikas, Nekropsi gibi grupları –bu işi en iyi yapanlar olarak- hem buralı olup hem de dünya standardında müzik yapan gruplar olarak görüyorum aslında. Ama demin senin de bahsettiğin She Past Away, Post Dial gibi grupların isimlerinin bile eleştirilebilmesi gerektiğini düşünüyorum.
HT: Eğer insan kendini eleştirmen olarak görüyorsa, bu topraklarda o sorumluluğu alıp sırtımda bu bagajla varım ve bundan da hoşnutum diyorsa, dediğini yapmalı. Ben kendi adıma o konumda mıyım, hayır. Tayfun ya da Murat Beşer o konumda mı bilmiyorum. Naim Dilmener bile o konumda mı, emin değilim. Yani o yüzden sorunun cevabı var mı, tartışmalı bence.
UÇ: O halde hâlâ korumacılık içgüdüsü var diyebiliriz. Bu devam ediyor ve belki de daha çok vakit lazım.
TP: Şimdi bir de -bu yeni dalga diyelim- 2000’lerde çıkan, internetle falan da dağılan yeni grupların biraz daha zamana da ihtiyacı var zaten. Bir şekilde bir şeyler eleğin üzerinde kalacak. Biz destek de olsak, köstek de olsak bir sürü deneme yapılıyor şu anda. Evet, çok fazla da tekrar var. Özellikle indie, post-punk, post-rock türlerinde çok fazla iş çıkıyor. Ben ilk zamanlar, Peyote’de çalan, “Peyote grupları” denen grupların hepsine “kafası karışık rock” diyordum.
HT: Ama onlardan bile eleğin üstünde bir şeyler kalmaya başladı.
TP: Müzikler oturdu, albümlere dönüşmeye başladı. Şimdiye kadar Peyote’nin bastığı albümlerin hepsi de iyi albümler. Katılırsınız, katılmazsınız.

Ricochet mesela, bildiğin İngilizce indie yapıyor. Ama hakkını vermişler, çok da temiz kayıt. Ne gerek var mı diyeceğiz?
HT: O yüzden senin sorun bir bağlamda da cevaplanmış oluyor. Müzik üzerine güzel bir şey yazamayıp, albümün kapağı çok güzel olmuş, çocuklar zaten çok aklı başında, şu güzel bilmem ne diyoruz ama müzik hakkında bir şey demiyoruz. Ricochet’nin de kaydı iyi diyorsun. Ama besteler için Batıda benzerleri binlerce var diyoruz.
UÇ: Memlekette bir müzik basının olmaması gibi bir sorun da var.
HT: Zaten olmadığı sürece sen istediğin kadar yaz. Benim mesela gizli Duman ve Mor Ötesi üzerine makelelerim varmış ama bunları koyacak yer bulamıyormuşum. (gülüşmeler) Teoman’ın olağanüstü güzel müziği üzerine denemelerim varmış filan ama koyamıyorum. (gülüyor)
TP: Bir de şöyle bir durum var: atıyorum, biz bir compilation yaptık, bunu kim yazar diye kendi içimizde aranıyoruz. Birtakım yerlerde birtakım arkadaşlarımız var –zaten kapalı bir grubuz, körler sağırlar- destek almak istediğimizde bile o kişilere başvuruyoruz. Ama bizim dergide hep yaptığımız bir şey var ya; bize yakın duran yerlere kafadan destek olacağız. Kötüyse kötü bile diyemeyeceğiz anlamına da geliyor bu. Sağ olsun Eray Aytimur Karga’yla ilgili çok yazmıştır farklı yerlerde. Ama hep iyi şeyler yazmıştır, ben aslında Eray ne düşünüyor çok merak ediyorum.
HT: O yüzden sen sorunun cevabını biraz almış durumdasın galiba Utkan. Bir bakıma çok değişen bir şey yok. Ama böyle bir şey de var; her yayın organının tam takıntılı olduğu müzisyenleri var. Onları asla eksik etmiyorlar. Albüm kötü olsa bile albüm üzerine çok yazmıyor ama röportaj yapıyor, kapağı döndürüyor, onun beğendiği kılı, tüyü, bir epifaniyi anlattırıyor. Bir şey yapıyor, yine de onu tutuyor. Bu galiba biraz da kaçınılmaz bir şey...
UÇ: Kendimi düşünüyorum, müzik okumaya Stüdyo İmge’lerle başladım. Onların çıktığı zamanda da körler sağırlar birbirini ağırlar durumu vardı, “5 kişi okuyorsa tamam” diye... Benim de tanıdığım birçok insan var ki bunları okuyarak bir şeyleri öğrendiler. Mecmuadan ya da Hilmi’nin Radikal’de yazdıklarından bir yazıyı 12 -13 yaşında müziğe yeni heves etmiş bir çocuk okuduğu zaman altyapısını oluşturabiliyor. Ben bunun çok önemli de bir iş olduğunu düşünüyorum. Onların da -hiç umursamasalar bile- kafasının köşesinde bir şey kalıyor. Bunun da onların müzik kültürlerinin oluşmasında önemli bir rol üstlendiğini düşünüyorum.

HT: O zaman aslında şöyle birşey mi çıkıyor konuştuklarımızdan; ‘90’lardaki az sayıda üretim ve o hassasiyetle 2000’lerin 2. yarısındaki çok fazla sayıda üretim ama yine aynı hassasiyet noktasında acaba ortak bir payda mı var? Bu sefer de çok şey var ve oraya eleştirel gözle bakmanın acaba birtakım ince dengeleri mi var? Post Dial diyorsun, onlara şöyle bakmak durumundayım, Ricochet diyorsun ona böyle bakıyorum... Dönüp dolaşıp aynı yere mi geliyoruz acaba? Bu sefer ürün çok fazla var, tek fark o. 
UÇ: Tayfun’un radyo programının playlist’lerine bakıyorum, çok grup var. Takip etmek mümkün değil. Eskiden olsa “yerli” programında ne çalacaktın?
TP: Ben Açık Radyo’ya program önerisi götürdüğümde “herhalde bu bir yayın dönemi ancak gider,” dediler. “Yok ya, çok var,” dedim. 
HT: Tabii yakın olduğun için onu öngörmüşsün, mesela radyo onu öngörememiş demek ki, çünkü hakikaten dışarıdan bakıldığında şöyle görülebilir: “Yerli mi? 6 ay çalacak, yani en az 25 program... Nasıl yani, nasıl bulacak ya?” O zaman herhalde Erkin Koray falan çalacak diye düşünüyor olabilir. Sen sürekli yeni çalıyorsun. Daha çalamadıkların da var mutlaka. O zamanki zorluk oydu, şimdiki zorluk da belki bu. O zaman, bunlardan hangilerini göreceğiz, üzerine yazı okuyabileceğiz ya da konuşabileceğiz?
UÇ: Tüm bu yapılan üretimin yanında iyi olanı işaret etmek... Kötü olanı eleştirmekle ilgili yer ve zamanımız olmadığını da belki söyleyebiliriz. 
TP: Evet, ama hâlâ eleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kötü albüm de yazmalıyız. 
UÇ: Çok bekleniyorsa mesela, ne bileyim Nekropsi ya da Replikas’ın yeni albümü çıktığında -iyi olacaktır tabii ki, hiçbir sıkıntı yok- bir dert varsa onlara da o yorumları yapabiliyor olmamız gerek. 

TP: DDR'nin albümünü mesela ben göklere çıkarttım. Tavır olarak 80 darbesine karşı çıkmış en iyi albümdür diye düşündüğüm için. Adamların tavırları da öyle...
HT: Bu müzikal bir eleştiri değil?
TP: Değil. 
HT: Galiba Tayfun’un da dediği şeye geliyoruz biraz; yeterince süre geçmedi. Yani ilk romanımızın çıkışı Tanzimat zamanı, 1876, Müşahedat, Ahmet Mithat Efendi... Ama Türkiye’de gerçek Türkçe iyi roman ne zaman yazıldı dersen 1950’den taksimetreyi çalıştırmak lazım. Arada 70 - 80 yıl var ya! Yani Atay’lara falan hiç gelmiyorum. 70 diyeceğim tam rezillik olacak. 90 yıl sonra, çok fena yani... E sen yine Batıdan aldın. Anadolu Pop’u falan bırakın şimdi, onlar başka bir şeydi. Demek biraz daha zaman var. 
UÇ: Tabii bu eleştirmenlik de sonuçta medya ve basının içine girdiği için "i.ne basın, bunu da yazın" noktasına da geliyor biraz. O yine kötü adam olmama isteğiyle alakalı. Benim yine de tek derdim, bu kadar üretim varken bunların üzerinden daha sağlam geçilmesi gerekiyordu. O zaman öyle de bir kadro olmadığını görüyoruz. Öyle de bir sonuca bağlayabiliriz.
HT: Bağlayabiliriz. Yeterince sahici sanat eseri varsa zaten galiba otomatikman o kendi eleştiri mekanizmasını da sahici olarak oluşturacaktır. Nasıl bizde de ‘50'lerden, ‘60'lardan sonra roman eleştirisi geleneği oluşmuşsa ama daha önceki o 70 yıl yok ise, bizim çocuklar esprisi dönmüşse, zaman almışsa bu, o zaman müzikte yeterli sayıda  topluca üretim geldikten sonra burada da otomatikman rahat hareket edeceğizdir. Kalemler rahat rahat oynayacaktır. 
UÇ: Son bir şey sormak istiyorum. Sinema sektörüne baktığında müzikle paralel giden bir üretim var. Orada çok daha güçlü bir eleştiri sistemi olduğunu düşünüyorum. Sadece bizim dergiye baktığında bile sinema filmlerine eleştiri yazmak isteyen insanlar oluyor, müzikle ilgili yazar bulamıyoruz. Bu fark nereden kaynaklanıyor? Sinemanın ülkede daha rahat algılanabilen bir sanat olmasından mı kaynaklanıyor? Müzikteki kısırlığın tam tersi çünkü, bir sürü dergi var vs.
TP: Metin Erksan’ların çıkmasına geri dönersek, 50 yıl geçmiş. O sektör bizde var yani, Yeşilçam var, üretim var...
UÇ: Müzik de gayet güçlü bir sanat dalı değil mi? Türkiye’de niye bu kadar küçük kapasitede bu iş? Bu ülke insanı müzik sevmiyor mu yani?
TP: Seviyor canım. Şimdi başka şeyden bahsediyoruz. Biz başında Hilmi’nin çizdiği şekilde anaakımın dışında kalmayı tercih etmiş adamlarız. Anaakımın var mı eleştiri mekanizmaları?
HT: Biraz onlara da sormak lazım aslında. Yani Utkan senin bu güzel sorularını, fırsat bulunsa artık oralardan birilerini bulup -ama onlar hakikaten kim?- biraz da onlara yönlendirelim bakalım. Sinema değil, müziği kastediyorum. Biz hâlâ post-punk yapan Türk gruplarından bahsediyoruz. Sinema galiba onları aştı. Yerli, sahici bir sinema dili var Türkiye’de. Onların da otomatikman oluşturduğu bir eleştirel göz var. Müzikte, görünen o ki, yok.     
UÇ: Sanki Türkiye’de kimse dinlediği müziğe ne diyeceğini bilmiyormuş gibi bir algıya kapılıyorum. Kendim için söyleyeyim, daha genç bir kuşak olduğum için, benden çok daha iyi bir sürü adam var. Yerli müziği çok daha iyi takip eden bir sürü insan vardır. Mecmuanın 5. yılını kutluyoruz, bir tane adam çıkmadı böyle yani. Bu çok ilginç geliyor bana, bir cevap bulamıyorum. Bunun da, Türkiye’deki bu kadar bol üretimin yanında kültürel anlamda da ne dinlediğini bilen bir kitle oluşturmak adına oldukça problematik bir durum olduğunu düşünüyorum. “Politik  doğruculuk”tan çıktık belki de...
HT: Ama bu son söz olur. Çünkü hakikaten öyle. Üzücü ama... Sad But True diyerek bitirelim.

info@kargamecmua.org