Fotoğraf: Christian Geisnaes

BİR ÇIĞIR GEÇERKEN – PERSONA NON GRATA (*)


H. İlksen Mavituna

“Oh Lars! That was intense” (**) - Kirsten Dunst

Lars von Trier ile Godard’ın sinemasını birbirine yaklaştıran yönetmenlerinin imge üretimine olan manifestif ya da itiraz tonu yüksek yaklaşımları olarak görülebilir. Kabaca verili gerçekliğin, yaşam ufku olarak sunulan çerçevenin kurucu imgelerinin baştan düzenlenişi iki sinemanın da başlıca özelliği gibi.

 
Godard, Truffaut ve daha birçoklarıyla ile 1968 Cannes Film Festivali’ni “bastığında” arkasında öğrenci ve işçi hareketinin rüzgârı vardı ve festivalin “durdurulması” gerektiğini “film izlemenin sırası” olmadığını söylediklerinde sinemalarının beslendiği somut gerçeklikten, sokaktaki hayattan yana olduklarını haykırmışlardı. Dogma 95’in radikalliğinden, geç bir avangardlık ya da bir nevi öykünmenin ötesinde bahsetmenin mümkün olup olmadığını bilmiyorum ama Godard halen kendi yolunda, giderek daha radikalleşerek ve derinleşerek ilerlemekte.
 
Lars von Trier ise açık bir sanrının peşi sıra sürüklenmekte. Yaş farkından çok, nesil farkını düşünmek zihni açabilir, 68’den söz açmamın sebebi de bu. Marcuse’ün haklı olarak önceden, daha 1969’da, teşhis ettiği yenilgiyle, bir nevi soğurulmayla (yok oluş değil) sonuçlanan 68 isyanından sonraki dönem neslin üretimi olarak Lars von Trier’in sineması, kötürüm bırakılmış gerçekliğin ve sonsuz bir melankolinin, “artık kaybettiğinden çok kaybın kendisine odaklanmış” bir sapkınlık durumunun üretimi olarak görülebilir ve şahsi fikrim bu tonun birçoğumuz için bağlayıcı olduğu –bir nevi bugünü etkilemeyi hiç bırakmayan tarihsel kırılmadan bahsediyorum.
 
Klaus Kinski’nin 1971 yılındaki Jesus Christus Erlöser’ini düşünüyorum. Bu gösteride söylemi ne olursa olsun her türden modernizmin kitlelerce alaşağı edilmesi kayıtlı: Kinski’nin evsizlerle, işsizlerle, çingenelerle, hippilerle ve komünistlerle bir tuttuğu, muktedirin olmayan İsa’ya (sahici İsa’ya) ses verdiği bu gösteri sırasında seyircilerin sözlü saldırısına uğraması, sanırım, kimsenin bir kurtarıcıya inanmıyor olmasının ötesinde (bu iyimserlik olurdu), dünyaya dair kurtuluş umudunun bir ikna etme sürecinin sonucunda kazanılacak bir şey olmamasından kaynaklanıyordu –drama sanatının kült örneklerinden, retoriğini İsa’yla olduğu kadar Goethe’yle de inşa eden Klaus Kinski artık bitmiş bir çağın ikonu olarak sahneden kendi deyimiyle “çığır açıcı” bir biçimde aşağılanarak indirilmişti.
 
(2008’deki bu gösteriyi tekrar basan ekip, kapağa iliştirdiği notta suçu salona hakim olan hippilere havale etmiş ve o dönemde şehir gerillalığının manifestosunu gerçekleştiren RAF’a selam çakmış –RAF’ın Hıristiyan modernizmin kurbanı olmaktan kaçamadığını ve o gelecek halkın, “cemaatin” izinde kayıba karıştığını ama halen buralarda olduğunu söyleyip susalım).
 
Lars Von Trier’in (sinemasının) tam da burada vuku bulan kısa devreye denk geldiğini düşünüyorum. Anti-Christ hakkında filmin yönetmenin cinsiyetçilikten mustarip olduğuna dair eleştiriler, müellifin insan doğası hakkında sahip olduğumuzu düşündüğümüz özcü tanımları ele aldığı ve geriye doğru mikro-tarihleri kendine has bir estetikle baştan yazdığı bu (ve diğer) film(ler)in anlam eşiğini geçemiyor; ama gene de bir “eleştiriden” bekleneni yerine getiriyor olacaklar ki epey revaçtalar. Lars Von Trier oysa bir kurtarıcıyı değil, hümanizmanın ters köşesine denk gelen bir Deccal temsili ile “politik doğruculuğun” tanımlandığı insaniyete ayna tutuyor, denemez mi? (Bu arada kendisi silahları seviyor ve film şirketi Zentropa üç hard-core pornografi filmi çekmiş).
 
Cannes 2011’de aynı şekilde, son filmi çerçevesinde Alman romantizmine ve Nazi estetiğine yakınlığı hakkındaki soruya (ki bu sinsice sorulmuş bir paparazzi sorusu idi, von Trier’in annesinin ölümünden sonra babasının bildiği adam olmadığını ve de bir Alman olduğunu öğrenmişti) mizahla karşılık vermeye kalkışmış ama kurduğu “cümlenin içinden çıkamadığından” nevrotik uçlara kendi söylediğini hapsolup festivalce Persona non Grata ilan edildi.
 
Oysa ihtiyat kayıtları can kurtarırdı, dipnotlar söylemin meşrutiyet düzlemini sağlamlaştırmak üzere iyi kurgulanmalıydı. Niyetinizin iyi olduğunu nasıl bilebiliriz yoksa? (Belki siz bir Nazisiniz?: bunu söylemek “Nazilerin” halen “Nazi” olarak belirlenebileceğini iddia ettiği ölçüde yeryüzündeki Nazilere yönelecek sahici bir eleştirinin de hedefini saptırıyor. Geçen yıl İstanbul’a uğrayan Fransız filozof J.-L. Nancy, “68’in mirasından bahsedemeyeceğimizi” söylüyor, zira “68 ölmedi, çünkü o siyasetle ve kapitalizmle muhataptı” halen öyle). Sanırım bundan sonra herkes rahatladı. Lars von Trier’i istenmeyen kişi ilan etmek, Yahudi soykırımının yanında, çingenelerin soykırımını da telafi etti.
 
SET’in (Sürrealist Eylem Türkiye) Gerçeklik Terörü’nden kastı sanırım buna yakın (baharda Depo’ya uğramak gerek); gerçeğin ne olduğunu, daha doğrusu ne olabileceğini vaaz eden bekçi köpeklerinden kaçarken nasıl yol alacağız? Lars von Trier sineması kendi başına bir önerme olabilir bu soruya. Sunuluşunu gene kendi tesis ettiği seçeneksizliğiyle meşru kılan olanaklılık sisteminin dışında; zamanın çözüldüğü bir hiper-gerçekliğin hükmü altında, cemaat-dışı kalmışlar için seyirlik.
 
Hamiş: Alain Badiou, iki ay önce (68 sonrası) yeni bir dönemin açıldığını müjdelemiş, ne dersiniz?

 

(*) İstenmeyen Adam
(**) Oh Lars, bu çok aşırı oldu.

ilksen57@gmail.com