Tarihin En Büyük Yalanı Olarak Politik Doğruculuk ve Devrimci Şüphe-2


Rafet Arslan

Sahteliğin Dünyası, Yalan’ın Hakimiyeti ve Direniş İhtimalleri
Tarihin büyük altüst oluşlara değil çöküşlere sahne olduğu dönemlerde, sadece karşıt olduğumuz güçleri değil; cephe oluşturacağımız dost / ortak güçleri tanımlamak da zorlaşmıştır. Politik doğruculuk çağının tam da gerçeklik terörüne evrildiği yerde, büyük şüpheci Baudrillard’a dönmek gerekir.

 
Baudrillard’ın en net ifadesiyle “hepimiz ekranın içerisindeyiz”. Yani sahteliğin dünyasında Aydınlanma Çağı’nın beylik “sistemin içi / dışı” ayrımları artık işe yaramamakta; dilsel bağda kurulan bu kurucu ayrımların kapısı pratik yaşamda sistemi yeniden / yeniden yaratan yeni “doğruculuk”lara çıkmaktadır. Lacan, Derrida gibi kuramcıların “dil” kavramına verdikleri kuramsal önem, ekonomik / politik mücadelenin merkezini önce söyleme kaydırmış; high-tech dönemin ruhuna paralel, bunun yığınlardaki etkisi bir çeşit “sanal eylemcili”ğe dönüşmüştür.
 
Her şey dil sahnesinde gerçekleşiyorsa, kuramın ödevi pratiğe yani gündelik hayatın ele geçirilmesine kafa yormak değil; söylem üzerinden toplumsal baskıyı kırmaya çalışmaktır. Kuşkusuz bunun en pratik sonucu son 40 yıl içersinde akademinin kuram üzerinde kesin belirleyici hale gelmesi, kuramın eylem denen karnavalla gelişmesi tersine, kuramın eylemi ehlileştirmesi; politik doğrucluğun verili kodları içersinde (aslında sistem içersinde) eylemcileri sürekli reçetelendirmesidir.
 
Asıl mücadele sahnesi dil ise, politik alan söylemlerin, kültürel kodların ve kimliklerin yeniden belirlenmesi ve buna bağlı hakim güçlerle mücadele, karşı-hegemonik güç alanlarının yaratılması sorunudur. Bu süreçle devrimcilik önce salt kamuoyu yaratmaya dönük aktivizme, sonra STK’lar üzeriden dernekçiliğe ve son safha olarakta sanal eylemciliğe dönüşmüştür.
 
Artık Facebook üzerinden 30 bin kişi, İstiklal Caddesi’nde 200 kişi olabilen eylemlere sahibiz; hayırlı olsun! Bu evrimin diğer bir popüler çıkarımı ise, politika üzerine sözü olan kişilerin “güncel sanat”a yönelmesi olmuştur. Kuşkusuz burada bahsedilenin tarihsel avangard’ın sanat ile hayata arasında köprüleri uçurmaya soyunan ve hayatın kendisini sanata dönüştürmek isteyen kolektif bir radikal öznellik arayışı değildir. Yeni milenyum arifesinde  “sokakları yeniden kazanalım” eylemleri ya da Dünya Ticaret Örgütü (WTO) karşıtı protestolarda ortaya çıkan sanatın eyleme dönüşme hali, yağmur sonrası kısacık bir süre beliren bir gökkuşağı olarak kaybolup gitmiştir. Ortada kalan “artık” ise siyasal alandan soyutlanmış, tekil “fotoshop” devrimciliği dönemidir. Kuşkusuz hayattan ve kolektiviteden uzak bu tekil eylemcilik hali de artık bir kılıf gibi dolaşıma giren “minör politika” söylemiyle normalleştirilmiştir.
 
Minör politika kavramı özünden soyunup bir kabuk, içi boş bir anıt olarak toplumsal söylemin ortasına dikildiğinden beri yepyeni bir susturma teknolojisi olarak işlemeye başlamıştır. Bu yeni baskı tekniği kuşkusuz 1984’in eski model demir yumruğu ile hayata geçmez. Akademisyenleri, kanat önderleri, küratörler ve her türlü muhalif etiketli kültür endüstrisinin aktörleri tarafından icra edilir. Her yeri saran içi boş bir çok seslilik söylemi, toplumsal uzlaşma baskısı, radikallikten kaçınma, avangardı gerici ilan etme, totaliterlik öcüsü adı altında geçmiş radikal deneyimleirn “tu kaka” ilan edilmesi, sistem sınırları dışında bir karşıt kültürel harekete yönelik tahayyüllerin karartılması... Tüm bunların sonucu hayatın her alanında azınlık olanların söylemleri, isyanın alt dilleri ve sapkın lehçelerinin bastırılmaktadır.
 
En özet ifade ile çoğunluğun ezici bakısı altında “çokluk” ihtimalleri hadım edilmektedir.
 
Matrix’in İçi ve Dışı
Kendini modernitenin bir parçası olmaktan kurtaramayan sol Marx’tan da önce, Saint Simon’dan beri alternatif ilerleme modelleri kurulagelmişti. Onların kapitalizmin yazdığı endüstriyel tarihe “alternatif” bir tarih yazması soyunması ise büyük bir hüsranla bitti.
 
Aslında hakim olan sol düşüncenin rasyonalist / pozitivist dünya okuması, Batı Uygarlığı’nın modernleşme projesi ile tam bir uyum içersindeydi. Var olan sistemin dışında ama bu hayatın, varoluşun tamamen içerisinde bir “alternatif” olduğu miti artık çökmüştür. Var olan topluma alternatif bir toplum, var olan devlete alternatif bir devlet, ilerlemeye karşı alternatif model bir ilerleme arayışı, tarihin uçurumundan aşağıya uçmuştur. Şimdi; tekrardan modernin de postmodernin de karşısında keskin bir kuşkuculukla çıkan Baudrillard’a geri dönmek gerekecek.
 
Baudrillard; 1968’in kültürel bir devrim olarak başarısı, politik bir devrim olarak yenilgisi ardından “simülasyon” kuramını geliştirmiş ve artık sistemin dışında bir muhalefetin olanaksızlığının altını kalınca çizmiştir. Sistemin geldiği içten patlama / dağılma / yayılma dönemiyle artık muhalefet söyleminin kendisi hesaplanmış ve telafisi ikâme edilmiş bir hata payıdır.  Bu noktada Baudrillard’ın oylumlu teorisine “damardan” girmek yerine, popüler bir örnek olarak Matrix filmi üzerinden var olan durumu açıklamaya çalışacağım.*
 
Serinin 2. Filmi Reloaded’ta; seçilmiş kurtarıcımız Neo ile Matrix’in Mimar’ı arasında geçen konuşmada Mimar, Neo’yu ve onun temsil ettiği direniş merkezi Zion’u sistemin kendi iç işleyişi sonucunda oluşmuş ve oluşu beklenen bir anomali olarak tanımlar. Sistem defalarca kurulmuş, bozulmuş ve her seferinde Zion’un varlığı bir tehditten öte, sistemi geliştiren bir unsur olagelmiştir. Bu durum sistemin ilerlemesi içerisinde artık öyle bir parametre haline gelmiştir ki, sistemin ilerleyişini Zion’un varlığı güçlendirmektedir ve bu yüzden her yıkılışı ardından Zion sistem tarafından dolaylı olarak yeniden kurulmuştur. Muhalefet, anomaliyi başı boş ve tehditkâr bir muamma durumundan çıkarır, akılcılaştırır; demokratik muhalefet şemsiyesi ile sisteme bağlar.
 
Filmde defalarca tekrar eden bu sistemsel oyun, Neo’nun akılcılığı elinin tersi ile itmesi ile bozulur. Sistemin işlemez olduğu nokta, tam da ona biçilen sivil toplum normları içersindeki muhalefet oyununu bozmasıdır. Neo; aşka yani akıldışı olana kendini teslim ederek; oyundan yani sistemden dışarı çıkar. Bu noktada sistem kısa devreye uğrama ihtimalini bertaraf etmekten uzaktır; çünkü aktör oynaması istediği her 2 oyundan (Matrix’in içindeki ve Zion tesellisindeki) kendisini kaçırarak; radikal öznelliğe kavuşur.
 
Bölümün başında andığımız sol’un resmi tarihine şimdi oyunun dışından yeniden bakarsak, gayri resmi başka bir sol tarih ile karşılaşırız. Rousseau’dan Fourier’e, Dada’dan Gerçeküstücülüğe, Benjamin’den Baudrillard’a yeni bir kuşkucu ve kötümser bir ütopyacılar listesine. Ancak; muammaya yakın olanın, tanımlanamaz olanın, sınır ihlalcilerinin, kaçış çizgilerinin, taraf olarak sınıflandırılmaktan imtina edenlerin, tarihin karanlık akışında kısa devre yaptırabileceği tekinsiz bir düzleme...
 
-devam edecek-
 
* Matrix üçlemesi; birçok  kaynak yanında Baudrillard düşüncesinden de “kendince” faydalanmış, hayata karşı net bir duruş koymaktan öte müphem bir konum belirlemiş bir kültür ürünüdür. Ve buradaki amacımız bir film eleştirisine soyunmak olmadığı için filme samgasını vurmuş “matrix/sistem” analojisi üzerinden bir okuma yapacağım.

baypersembe@gmail.com