Bir Şeyler Var
Adı: Şirin Soysal
Anne Adı: Marlene Dietrich
Baba Adı: Tom Waits
Yok satan mecmuanın, kim olduğu bilinmeyen sevgili okurları,
Şirin Soysal’ı tanır mısınız? Geçen seneye kadar ben de tanımıyordum, sonra baktım ki birisi “Beyaz Geceler” vaat ediyor. Soluğu Nublu’da alınca da gördüğüm şey şu: içine Marlene Dietrich cini girmiş birisi ortalığı kabare yerine çevirmiş, söylüyor şarkılarını.
Pek yeni, ilk albümü Bir Şeyler Var da epey şaşırtıcı oldu benim için. Sahnede söylediği müzikallerden parçalar ve caz standartlarından sonra albümdeki bestelerini dinlediğimde tepkim şöyle oldu: Şirin’e gel sen!
Suzafon, çello, akordeon gibi alışık olmadığımız bir orkestrasyon ve Şevket Akıncı A.K.A. “tuhaflaştırıcı” düzenlemeleriyle ilgiye ziyadesiyle mazhar bir albüm var karşımızda. Durum böyle olunca kar kış yılmadık, buluşuverdik Şirin’le…
Volkan Balkan: Yukarıda zırvaladığım gibi sahnede gördüğümden epey farklı olmuş albüm. Hayalindeki gibi oldu mu sence?
Şirin Soysal: Hayalimdekinden daha fazlası gibi oldu diyebilirim. Tam o istediğim gariplik seviyesine ulaştı yani. (gülüyor) Fazla deneysel olmadan, melodik tarafını kaybetmeden istediğim şeye ulaştı. Çıkış noktası Marlene Dietrich tarzıyıdı. Şevket’e de bir Marlene Dietrich CD’si götürüp bir şarkı dinlettim. O da anladı hemen istediğim şeyi. “Tam böyle mi olsun, yoksa biraz daha modern, biraz daha avangard olsun mu?” dedi, ben de olsun dedim. Böyle oldu. (gülüyor)
VB: Kabare merakı nereden geliyor?
ŞS: Ben tiyatro okudum. Oyunculuk, yönetmenlik, tiyatro tarihi, şu, bu… Kısmen oradan geliyor, bir de evde klasik müzik dinleniyordu çocukluğumda. Pop’tan ziyade müzikallerle büyüdüm. O müzikallerden yola çıkarak Marlene Dietrich dinlemeye başladım. Nina Simone dinliyordum. Kabare merakı, kabare havası oradan geldi.
VB: Ne oldu da caz söylemeye karar verdin?
ŞS: Üç sene önce caz söylemeye karar verdim. Geriye atmıştım şarkıcılığı tamamen. Ne yapmak istediğime bir türlü karar veremiyordum. Oyuncu mu olsam, yönetmen mi olsam derken sahne ve kamera arkasına ittim kendimi. Bir süre film, prodüksiyon şirketlerinde çalıştım. Fakat mutlu olamadım, hiçbir şekilde yaratıcı hissedemedim kendimi. Dolayısıyla yaratıcı biri olduğumu unuttum. “Böyle değildi,” dedim bir gün. Hatta, benim sesim vardı, aslında şarkı söylemek istiyorum diye düşündüm. Vakit geçince de insan korkmaya başlıyor. Epey bir cesaret gerekti, onu da Randy Esen’le çalışmaya başlayarak topladım tekrar. Hobi olarak gider derken profesyonelce devam etmek istedim.
VB: Oyunculukla şarkıcılığı birleştirmek gibi bir tavrın da var sanki. Daha teatral bir yöne gitmek gibi…
ŞS: Şarkı söylerken bunu yavaş yavaş yapmaya başladım. Geçen sene bir Ute Lemper konserine gittim, müthişti. Hem hikâye anlatıyor, hem de onları şarkılarla birleştiriyor; oyun sunuyor aslında. Öyle bir şey yapmak istiyorum ileride.
VB: Şiir de yazıyorsun gibi geldi bana. Albümdekiler şarkı sözü mü?
ŞS: Evet, şiir yazıyorum. Bazıları şiirdi. Bazılarında sözlerden bağımsız olarak melodi bulmuştum, birleştirebildiğimde de birleştirdim. Ama bazıları tamamen şarkı sözüydü.
VB: Yabancılık kavramı üzerine konuşalım istiyorum. “Yabancıyım”, “Ne Yaptım Şu Hayatta”, “Yalnız Kız”da özellikle vurgulanıyor. Yabancı hissediyor mu Şirin kendini?
ŞS: Hayatım öyle geçti, annem babam diplomattı. Gittiğimiz her yerde yabancı olarak başlıyordum… Yani ister istemez dışlanıyordum bir şekilde. Ne bileyim işte, İsviçre’de diğer tüm çocuklar İsviçreliydi, “başka”yı görünce de dışlanacak birisi gerekiyor… O yaşlarda başlıyor o. Türk olunca, direk seni dışlıyorlar doğal olarak. O yüzden yabancılık gittikçe bir duruş haline geldi bende. Şu anda yabancı hissetmiyorum kendimi, onu aştım ama onun getirdiği bir duruş var. O da bir şeylerin dışında durmak ve gözlemlemeye yol açıyor.
VB: Caz Ağacı diye herkese şiddetle tavsiye edebileceğim bir etkinlik yapıyorsunuz. Albüm kayıtları vs. Akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir yanıyla. New York’ta olmayı tercih eder miydin?
ŞS: New York’ta olmayı tercih etmezdim. Şu an orada eğitim alan bir arkadaşım var, Başak Yavuz. Orada kalmamayı düşünüyor çünkü müzik piyasası tamamen plastik diyor. Caz alanında bile böyle olduğunu söylüyor. Birçok kişi Türkiye’deki caz durumunu çok methediyor. O da ilginç. Ama tabii ki yeterli değil, çalarak ya da şarkı söyleyerek para kazanamıyoruz. Bu işi yapmak için de para kazanmamız gerekiyor. Başka yerlerden kazanıyor herkes; ders vererek, ekstra işlere giderek vs.
VB: İnadına bir şeyler yapıyorsunuz. Umudunuz da var sanki ama?
ŞS: Umut var ve her zaman olmalı tabii. Bir fark da var bence, gelişiyor, insanlarda caz sound’una karşı kulak alışkanlığı oluşmaya başlıyor. Eminim ki bir 10 sene öncesine göre şu an çok daha ilerlemiş durumda.
VB: Hayalin ne, Şirin Soysal’a dair?
ŞS: Benim hayalim müzikal yapmak. Modern, güncel, yerel bir hikâyeyi müzikal haline getirmek isterdim.
VB: Hadi adını vermeyeyim, yeni saç modeliyle Breaking Bad’deki Walter’a dönüşen sevgili mecmuacı kardeşim, Kadıköylü okuyucunun rock tandanslı olduğu ve caza karşı da önyargılı olduğu hususunda uzun süre beynimi yedi! Sen albümünü yukarıda anlatıldığı gibi olduğunu varsaydığımız Mecmua okuruna tarif edecek olsan…
ŞS: Yeni bir düşünce tarzına yol açan bir müzik diyebiliriz. Evet, Türk dinleyicisinin kulaklarına da yeni gelecek bir müzik. Belki eski, tanıdık vinyetleri içeren bir müzik ama yeni ufuklar açan ya da umutlu bir düşünce tarzına yönelten bir müzik olduğunu düşünüyorum. Birçok kişi karanlık olarak tanımlıyor, karanlık bir hissiyatı var ama bir ışık arayışında olduğu için öyle.