YERLİ İLE YEKİNCİ
Sarp Keskiner
Biz cihazlarla gayrı barışık büyümüş bir nesiliz: “Oğlum oynama, bozarsın”, “Kurcalama, iş çıkartırsın”. Şimdiki ufaklıklar pek “gadget whizz” ama eninde sonunda “şarj” oldu size “şarz”.
Recep İvedik veya
Kolpaçino Türkçesi. Okullarda yıllarca s.kerine biyoloji okuttular bize ve hatta, güncel günlerde küresel ısınmaya kadar vardı geldi şu duyarlılığımız ama nüfusun herhalde yarısı hâlâ oksijene “okşizen” diyor. İnsan eninde sonunda, Recebine dönüyor.
Ben “yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” mottosunun kıç ucu ile değdiği son kuşağım. Bunu pek iyi biliyorum, çünkü bizden sonrakiler bu muştulu ve gönençli etkinliğe son verdi. Çok uzun yıllar sonra yoldaşlar, günün birinde rakıma meze olası kimi kuruyemişleri tadar beğenirken, içimden ani bir hatıra patlayageldi ve ol anda kuruyemiş alımımı terk edip, Bostanlı’da ikâmet eder olup Buffallo Springfield ile Yes’i aynı gece dinleyebilecek kadar skalası geniş benim rocker yemişçimin taburesine çöktüm: Çernobil yılında bizim okula ansızın bir öğlen doluşan kimi kravatlılar, biz ilkokul çocuklarına paket paket Fiskobirlik marka fındık, “şokella”, çay dağıtmış idi… Akabinde Cahit Aral’ın bardak bardak çay içtiğini ulusal hafızamıza nakşetmiş durumdayız. Aral, hani hâlâ hayattaysa ömrü uzun olsun ama ben bu kötülüğü unutmamışım meğer; unutamamışım.
Misal; “midye dolması” bizim memleketin alamet-i farikasıdır. Hepimiz biliriz. Bu midyeleri, ben doğalı beri mahallemin önündeki kumsaldan can Mardinliler çıkarır, eler, seçer yıllardır. Midye dolmacılarınızın ve dolmacılarımızın hepsi Mardinlidir. Ol fenomendir ki, “Ermeni bir usta” öğretmiştir bu mezenin aşk sırrını Mardinlilere. Peki ben niye 1984 yılında Karşıyaka İskelesi’nin önünde devriye tutan bir polis minibüsüne çekildim ve orada “Gabuklu deniz yemişleri İslâm’a göre haramdır, bilmiyor musun?” diye bir saat boyunca hiç tanımadığım bir polis “abi” tarafından diskur ile taciz edildim?

Şimdi hepimiz permakültür, organik gıdalar, ekolojik tarım gibi kavramlarla meşgulüz. Çocukken yeteri kadar süt içersek büyüyeceğimizi söyleyenlerin miktarında bir azalma yok, hâtta belki çoğalma var. Ne var ki, sütün litre satış fiyatı ile pet suyun litre satış fiyatı eşit hale geldi. Diğer yandan, bakıyorum da bilhassa İstanbullular, balkonlarında domates yetiştirme hususunda muazzam ve sevgiye değer bir çaba sarf ediyor. Pembe Domates, bir tür fenomen olma yolunda ilerlerken, Tanrı aşkına yerel tohumları korumak ve kollamak bu kadar zor mu idi ki, bu iş bir tür “moda” haline dönüştükçe saygınlık kazanabiliyor anca?
Şubat 2011 sayımızda, Gaye Su Akyol’un Gram’ın varoluşuna dair röportajını okurken bir şey fark ettim: “Kadıköy, bu kalın kabuğu ile güzel ve kendi gibi”. Çok hoşuma gitti. Kadıköy’ün karşıya veya bir başka İstanbul’a benzemesi gerekmiyor. Gerekmemeli. Biz İzmirlilerin en çok rahat ettiği, kendi mahallesinin bilmem neresine benzettiği, bu yüzden de bir fırsat olursa “yerli” kalıp “yeni bir tür yerliği” seçmek adına, önünde sonunda evini taşıdığı yerdir Kadıköy. Tercih çokça Moda’dır, ardından Kalamış gelir ve bu tercihin coğrafi seyri, ister inanın ister inanmayın; Kızıltoprak sahilinden Dragos’a kadar gider.
Olduğu gibi kalmayı tercih etmek, “statükoya direnmek” falan değil; besbelli elindeki ile mutlu olmayı becerebilme sanatından ibarettir. Mahali ile barışık insan, mutlu ve uzun yaşar. O yüzdendir ki, “yerli olmaya dair duyarlılıklar”; İskenderunluyu Antakyalıdan, Nizipliyi Antepliden, Karşıyakalıyı İzmirliden, Akçaabatlıyı Trabzonlu olandan veya Kadıköylü olanı Etilerliden ayıracaktır.
El; hep buna makûmdur.
sarpkeskiner@yahoo.com