Sanat, Ayna, Toprak


Kaan Köse Mehmet
 “Bir kültürün evrensel olabilmesi için ulusal değerlere dayanması gerekir”. Üniversite yıllarında “Ulusal Sinema” ile ilgili ödevler hazırlarken çoğu zaman bu cümle üzerinden ödevlerimin iskeletini oluşturmuştum. Madem konumuz genel olarak “Sanatta Yerellik”, yine bu slogan cümle üzerine oturmuş bir yazı kotarabilirim diye düşündüm.

‘90’lı yıllardan 2000’li yılların başına kadar ulusal televizyon kanallarımızda şu anda gösterilen Türkiyeli dizilerin sayısına eşit yabancı, çoğunlukla da Güney-Kuzey Amerika menşeili diziler yayınlanırdı. Okuldan gelir, ödev faslını geçtikten sonra televizyon başında bu dizileri izlerdik. Amerikan komedi dizilerinde gülme efektini duyduğumda şaşırmıştım. Bizim dizilerde böyle bir uygulama henüz yoktu. Ama bize de yatkınmış ki ilerleyen zamanlarda biz de bu uygulamayı aynen aldık. Artık nerede güleceğimizi, nerede susacağımızı biliyorduk. Aslında bu efektlerin neden yapıldığını araştırmasam da şimdi düşününce gülme duygusunu perçinlediğine dair bir düşünce oluştu bende. Marketlerde çalınan alışverişi teşvik eden müzikler gibi dizilerde de bu efektler gülme duygusunu arttırıyordu belki de. Ancak bana asıl dert olan nokta, daha sonra üniversitede “Ulusal Sinema“ ile ilgili araştırmalar yaparken ortaya çıktı. O da başka bir kültüre ait bir çıktıya tüm dünyanın gülebilmesi ve hepimizde benzer duygu ve düşünceleri oluşturabilmesiydi. Ama aslında biraz daha düşününce ve farklı sanat dalları da devreye girince bunun zaten hep böyle olduğunu anlıyor insan. Klasiklemiş bir edebi eser, tüm dünya için klasik bir eser olabiliyor. Her toplumun ona aynı değeri verebilmesini sanatın evrenselliği ile açıklanabilir de iş, yerelliğe gelince birden sözler seyreliyor sanki.

Mesela en son Universiade Erzurum Kış Olimpiyatları’nın açılışında “Anadolu Ateşi”nin gösterilerini izledik. Halaylar, zurnalar, aynı anda birden çok kişinin hareket edebilmesi, aynı adımı atabilmesi… Birçoğumuz da izlerken güzel tadlar bırakan bu gösteri, yarışmalara katılan ya da televizyonları başında izleyen yabancı izleyecilerde de aynı duyguyu bıraktı mı bilinmez. Üretilen her ne ise bunun bizim dışımızda da karşılık bulabilmesi için diğerlerinin de hayatlarında bir şeylere karşılık gelmesi gerekiyor kanımca. Pratikte ya da hayat içinde bir şeylere karşılık gelmeyen üretim anlam bulamıyor, havada kalıyor ve yerelliğine hapis oluyor.

Bu topraklarda yaşayan ve beslenen insanlar olarak ürettiklerimizin de bu kültürden beslenmesi kaçınılmaz. Ancak bizi besleyen sadece bu topraklar değil, özellikle de öncesine göre gelişmiş iletişim çağında. Birçoğumuz diğer coğrafyalarda üretilenleri çok yakından takip ediyoruz. Bu durum bizi zenginleştirirken eğer bu zenginliğin bir çıktıya dönüşmesini istiyorsak; üretilene, bu yerellikten de anlamlı olan parçaları yedirebilmemiz gerekiyor.

Ben, ülkemizde var olan bu sanatsal ortamın iki uç nokta üzerinden ilerlediğini düşünüyorum. İlk nokta, üretilenlerin tamamen evrensele uygun olarak yapılması ki bu standart bir üretime neden oluyor. Çünkü her coğrafyada birbirinin aynı olan bu çıktıları görebilirsiniz. Diğeri ise çok fazla yerellik içeren üretimler. Bu iki ana üretim kendi tüketicisini de oluşturuyor. Yapmamız gereken köprü kurmak değil iki toprağı birbirine karmak. Bir gün gelir köprüler yıkılır, ayrışır; ama karılan toprağın ayrışması neredeyse imkânsıza yakın. Oysa biz, inatla köprü olduğumuzu ilan ediyoruz.

“Muhteşem Yüzyıl” dizisi için yapılan tartışmalar da aslında özünde yine iki uç düşüncenin tartışmasıydı; yerelciler ve evrenselciler. Aslında bu evrenselcilere, yerelciler “Batı yanlısı” diyecektir; yerelcilere de evrenselciler “ulusalcı”. Ülkemizde yine Batı dendiğinde, topyekun Batı algılanıyor ama böyle, birlik olmuş, tek düşünce bir Batı aslında mevcut değil. Ya da ulusalcıların çok fazla üzerinde durduğu bu kadar çıplak bir kültürel emperyalizm kavramı da yok. Bunların hepsi var; ama demek istediğim bu kadar damıtılmış, katranlaşmış, koyu ve kurallı değil.

“Ulusalcılar / yerelciler” ve “Batıcılar / evrenselciler”in bence temel sorunu tarihimizle kurduğumuz sorunlu ilişki ya da ilişkisizlik. Bu sorunlu ve çatışmacı düşüncenin medya içindeki çıktılarına bakacak olursak (film, haber, belgeseller vs.) bu tarihsel sığlığın yansımalarını görebiliriz. Örneğin Çin’in Pekin kentinde düzenlenen olimpiyatlar Batı basınında değişik boyutları ile yer alırken bizim basınımızda tek boyutlu, sadece oyunlara odaklı bir bakış açısıyla yer alır.  Çünkü olimpiyatın kültürü, tarihsel gelişimi medya üretenlerinin tarihsel bakış açısı kültürüne sahip olmamalarına kurban gider. Olimpiyatlar, birçok Batılı medyada 5 milyon insanın çadırlarda yaşaması ve bu durumun olimpiyat ruhu ile çelişmesi ile birlikte, çadırlarda yaşayan insanlarla yapılan röportajlar boyutu ile verilirken, bizde bu bakış açısı tercüme aracılığı ile elde edilen birkaç satır ve Batılı televiyon kanallarınca çekilen birkaç görüntü ile geçiştirilir.

Tarih, üzerinde düşünmeyen, araştırma yapmayanlara kolay kolay teslim etmez kendini ve ne yazık ki tarihin bedeli ödenmeden de medeni bir ülke kurulamaz. Daha önce bu topraklar, bu sorumluluğumuzu bize duyuran ürünlerle daha bir doluydu sanki. Ancak bu depolitize olmuş günümüz dünyasında yalnızlaşan birey, kendi yalnızlığını anlatan ayna üretimleri tercih ediyor. Amaç, sadece kendini görmek. Çünkü yalnızlaştıkça bencilleşmiş birey, sadece kendisi olsun istiyor aynada. Aynanın arkasına geçen ve size de bunun yolunu açan sanat, salon bulamıyor ve sesizlik içinde yerini alıyor. Herkesin bir kıstırılmışlık duygusu ile çıkış aradığı günümüzde bu çıkış yolunu gösterecek sanat yapıtı kalıcı bir evrensellik yakalayacaktır.

Zaman, köprüleri yıkma, toprağı karma zamanıdır.  kaankosemehmet@windowslive.com