Aynı Yerde Yaşıyoruz, Beraber Yaşamıyoruz II

Kolektif

Yerli”yi kendimizce evirip çevirdiğimiz yuvarlak masa sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gerçi muahbbetin bu bölümü İTEF ofisinin mutfağında geçti her birimiz ayakta dikilip pencereden sigara dumanlarımızı üflerken, ama kendi içinde yuvarlanıyordu işte. Hatırlatma babında kimler vardı sohbette ve ilk bölümde neler konuşuldu bir geçelim: Hakan Orman; müzik direktörü ve ressam, Rafet Arslan; yazar, şair, sanatçı ve aktivist, Orton Akıncı, sanatçı, öğretim görevlisi, !f İstanbul Türkiye’den Kısalar direktörü, Mehmet Demirtaş; editör, çevirmen, yönetici, Tayfun Polat; yazar, prodüksiyon amiri, idareci ve muhabbetin kumanda masasında ise Utkan Çınar. 2010 Kültür Başkenti’nden başlayan sohbet, kültür politikaları üzerinde koyulaşıp, sektörel yaklaşımlara, internet üzerinden paylaşımın getirdikleri, getirecekleri ve eksikleriyle demlenmiş, bağımsız oluşumların birlikteliğinin öneminin altı çizildikten sonra nihayet sokağa varmıştı... 

Tayfun Polat: Sokakta yaptığın şeyin tadı bambaşka. ‘95-‘96 senesinde 13 tane sokak performansı yaptık. O zamanki grubumuzla “Biz asla salona girmeyeceğiz, n’olursa olsun sokakta yapacağız,” dedik. O işlerin keyfini de ben başka hiç bir yerde alamadım. Öcü gibi bakıyorlardı bize. En iyi anlayanlar da çocuklardı. Demek ki birebir temas kurabildiğinde herkes anlayacak bunu.
Utkan Çınar: Ben de şunu eklemek isterim. Çocukluktan gençliğe geçerken ilk müzikle buluşmalarımda ve müzik yapmaya başlama anımda benim bir grupla veya bir filmle, bir kitapla buluşmam, bu şimdi tü kaka dediğimiz sistem sayesinde oldu. İnternetin de olmadığını düşünürsek birçok albümü dergiler sayesinde öğrenip daha sonra gidip dükkândan alıyordum. O yaştaki insanlara her zaman kendin yap felsefesiyle ulaşmak kolay olmuyor. Ve tamam sevmiyoruz lafı ama bu sektör olmadan da bana ulşamayacaktı bunlar ve belki de birçok şeyden haberim olmayacaktı. Şu anda olduğum insan da olamayacaktım. Bu eserleri ulaştırma yöntemlerinin sağlıklılaşması için de bir sisteme ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Rafet Arslan: Yeraltı kitapları diye şaşaalı başlıklı seriler çıkartıyorlar. Sen böyle bir şey yapıyorsan senin o yeraltıyla da bir bağlantın olmalı. Sokakta graffiti yapan adamla bir bağlantın olmalı. Ya da adam güncel sanatçı ama şiir gecelerine hiç gitmiyor. Adam fotoğrafçıyım diyor ama deneysel cazla hiç bir alakası yok. New York’da yapılan caz ile ilgili iki saat konuşabilir ama Taksim’de izbe yerde yapılan müzikten hiç haberi yok. Bu bağlantısızlıkları çözmek lazım. Duyarsız olanları teşhir etmek, onları duyarlı hale getirmek, pasif olanları aktifleştirmek, sahte olanları da açığa çıkartmak. Biri çıkıyor hiç hakkı olmadığı halde bir sürü misyonu üstleniyor. “Sen bununla ilgili ne emek verdin? Bu misyonları kim verdi sana? Sen acenta mısın?” diye sorulması lazım. Bunlarla da mücadele etmek lazım
Hakan Orman: Maalesef bunları yapan insanlar var. Yakın çevremizde de var.
TP: Kötü olana da kötü diyebileceğimiz bir noktaya da gelemiyoruz ama. Çünkü o kadar az üretim var ki. Ona destek olmak zorunda hissediyoruz kendimizi.
RA: Kötü-iyiden çok samimi olanla olmayanı ayırarak başlayabiliriz.
TP: Müzikten bir örnek vermek istiyorum. Türkiye’de her zaman iyi müzik olmadığını düşünüyorum çünkü iyi prodüktörler yok. Ama iyi kaydedilmemiş olsa bile o gruba destek vermeyeyim durumunda değilim henüz. Önce onlar bir varoluş savaşını kazansınlar.
UÇ: Bu iyi prodüksiyonu yapabileceğin alet edevat da yeterli değil bence. Belki o zaman adam her istediğini yapabilecek.
Orton Akıncı: Bence birçok şey bayağı değişiyor. Biz hâlâ 10 sene önce şikâyet ettiğimiz şeyler üzerinden devam ediyoruz. Adam 3 kişi müzik yapıyorsa, bunu canlı çalmak istiyorsa, bunun için prodüktör şart mı? Gider her akşam çalar bir yerde.
UÇ: Sorun, seçeneğinin olabilmesi.
TP: Şimdi single satabilirsin internet üzerinde ama onu da düzgün kaydetmek gerekiyor.
OA: Satmayabilirsin belki. Kaydetmeyebilirsin. Tek yolun bu olduğuna inanmıyorum ben.
RA: Edebiyatçı ne yapacak peki? E-book olarak mı dağıtacak. Okunmuyor ya. Başka bir şeyler geliyor, ben onu tamamen haklı bulurum ama biz ülke olarak henüz o durumda değiliz. Üretenle de ilgili. Ben İngilizce edebiyat üretemiyorum. Türkçe üretmem yazdığım her şeyi çevirtmem gerektiği anlamına gelir.
OA: Yayınevi yazdığından 1000 tane basar diyelim sağa sola gönderir. Sana da bir telif gönderir. Ama sen bunu, internet lafını kullanmak istemiyorum her şey oraya gidiyormuş gibi oluyor ama metaforik düşünelim, pdf olarak web sitesine koyarsan dünyanın her yerinde Türkçe konuşan insanlar sana ulaşabilecekler. O eserini Ankara’dan doğuya götürmeyen yayınevinin ekonomik modeline muhtaç değilsin.
HO: Bunların hepsini yap canım. O bastırdığın kitap piyasaya da çıksın, internette de olsun, koyabileceğin her kanala koy. Biz öyle yapıyoruz işte; parayla da satıyoruz, elden ücretsiz de veriyoruz. Bütün alanlara yayıyoruz zaten.
RA: Bence şu dönem makinenin 4. çağı bitiyor ve senin dediğin makinanın 5. çağının sonu 6. çağının başı. Biz çok uluslu şirketlerin yönetimde olduğu, ulus-devletlerin yok olduğu, bilginin tamamen tek güç olduğu kapital sisteme geçersek zaten senin dediklerini yapacağız. Yapmazsak da en büyük muhafazakârlarız. Avangard ile söylediğimiz her şey de fasa fiso olur. Ama şu an dünya da orada değil, belki daha yakın ama biz hiç değiliz abi. Bu ülkede yaşıyorsun, bu dil üzerinden bir şeyler yapıyorsun, temel derdin buralarda var olmak.
HO: Avrupa’da ürettiğin işi yayabileceğin alanlar çok. Gidebileceğin yerler çok.
RA: Tölerans çok.
Mehmet Demirtaş: Ve devlet de destek oluyor.
HO: Burada bunları yapmak devrimci bir nitelik taşıyor. Burada okulda bir tez oldu herkes okuldan atıldı, bölüm kapandı. Bu coğrafyada siyaset, politika, pornografi tartışılamıyor. Sinemamızda, edebiyatımızda ne kadar yapılabiliyor bunlar. Zaten çok dar bir alanda hayat bulmaya çalışıyor.
RA: Adam bayrağını yakma özgürlüğüne sahip. Yıllar önce birileri yakmış. O da yakabiliyor. Adam Tanrıya sövme hakkına sahip. Biz hâlâ insanın saçı başı yüzünden dayak yediği, kız yurtlarındaki kızlara fahişe gözüyle bakılan bir memlektte yaşıyoruz. Şimdi herhangi bir grubu al Karadeniz’de bir yere götür adamı döverler abi. Çalamazsın. Derin toplum çok tehlikeli bir şey.
MD: Töleransı olmayanlara göre her şey iyiye gidiyor ama başkalarıyla beraber yaşamak isteyenler için kötüye gidiyor.
RA: Öteki kavramı o kadar büyüdü ki Türkiye için. Hemen herkes öteki olabilir ve buna karşı Türkiye’deki refleks linç etmek üzerine.
MD: Eğer biz ötekilerin yanında değil de anakımın içinde yer alanlar olsaydık karşıdakine “Benim hangi kelimemi cızbızlarlar da dava açarlar mı?” diye düşündürtür müydük? İçki içmeyene saldırır mıydık?
HO: Dindar, muhafazakâr yaşamak isteyenlere karşı nasıl tavır alacaktık mesela?
UÇ: Gayet güzel oldu muhabbet bir toparlamak adına anladıklarımı söyleyeyim. Orton’un dedikleri eyvallah, ama buna Hakan ve Rafet karşı olarak da internet ortamındaki özgürlüğün günümüz Türkiye’sinde istediğimiz kadar insana ulaşabileceğimiz noktada olmadığını düşünüyorlar. Bence de bir seçim şansına sahip olabilmeliyiz. Hem Orton’un dediği hem de Rafet’in ve Hakan’ın dediği yapılabilmeli. Kitabı da ele alabilmeli, CD’yi de. Konser verdiğinde paranı sorunsuz alabilmeli. Sanatçı sanatını icra eder ve üretirken onun dışındaki her ayrıntıyı da düşünmek zorunda kalmamalı. ABD ve İngiltere’nin sisteminin bir yere kadar işe yaradığını düşünüyorum. Bize kadar ulaştıysa bunların en alternatif, avangard işleri de…
OA: Kültür emperyalizmi işte bu.
HO: E keşke öyle olsa. Keşke oraya doğru evrilse.
UÇ: Emperyalizm değil benim dediğim. Her kültür için geçerli bir sistemin kurulabilmesi.
OA: Ben de diyorum ki başka bir yöntem mümkün, buna katlanmak zorunda değiliz.

info@kargamecmua.org