Yerli caz diye bir şey yok. Olamadı daha doğrusu.


Volkan Balkan
Şimdi saygı değer mecmua okuyucuları, önce size kısa bir hikâye anlatayım. Sene 1957 ya da 1975. Kontrol edebilecek durumda değilim (dergi birazdan matbaaya gidecek ya da Tayfun beni topuğumdan vuracak) zaten bunun önemi de yok. Esenboğa Havalanı’nda dönemin yerli cazcıları Maffy’nin deyişiyle bir tayyare bekliyorlar. Süheyl Denizci, Erol Pekcan ve Muvaffak Falay (Maffy). Tayyarede “apaçinin” ta kendisi Dizzy Gillespie var. Dizzy uçaktan inerken bizimkiler başlıyor “Good Bait” çalmaya. Karşılamanın böylesi... Dizzy şokta. Yapılan jeste ayrı, Maffy’ye ayrı kopuyor. Maffy’yi Amerika’ya davet ediyor. Döndüğünde de Amerikan basınına Türkiye’de Roy Eldridge ayarında bir trompetçiyle tanıştığını söylüyor.

Peki bugün kaç kişi tanıyor Maffy’yi? Konsere geldiğinde niye dolmuyor o küçücük salonlar? Yerli cazdan bahsedeceksek alın size en güzel örneği. Lakabı bile özenti değil. Çocukken ablaları “mafıdık, mafıdık,” diye takılırlarmış ona. Maffy doğuştan jazzy. Gelelim en can alıcı noktaya. Caz ağacını dart olarak kullanın, beşte iki oranında tutturursunuz çaldığı isimleri.

Maffy 30 küsür senedir İsveç’te yaşıyor. Caz çalabilmesinin tek yolu bu olduğu için.

Sene 2011, Açık Radyo’da Dinleyici Destek Projesi özel yayınında akla zarar bir işe giriştik. Küçücük canlı yayın stüdyosuna davul kontrbas, ve piyano sığdırdık. Yayın kontrol odasını geçici stüdyoya çevirdik ve daldık misafirlerimizle içine. Misafirlerimiz birbirinden nadide dört genç ses; Elif Çağlar, Ece Göksu, Şirin Soysal ve Evrim Özşuca. Oturma odası diye tabir ettiğimiz (house band) bölümde Ozan Musluoğlu, Can Çankaya ve Ediz Hafızoğlu var. Karga bu deliliğe davul takviyesiyle, Babylon piyano yardımıyla katıldı. Saat 18:45 civarında başladık. Elmadağ’da jam session! Aksilikler olmadı mı? Tabii ki oldu. Mesela Ece Jobim’den “O Grande Amor”u söylerken kulaklığına ses gelmedi. Büyük bir ustalıkla parçayı bitirdiğinde sıra Elif Çağlar’a geliyordu. Elif’in m-u-s-i-c adlı tap taze albümü büyük uğraşlar sonucu çıkmışken bir de görüyor ki kulaklığa ses gelmeme riski var. Şimdi imaj, prestij, ıvır, zıvır ne varsa bir gözden geçirin. Hiçbiri umurunda değildi. Tereddüt bile etmeden attı kendini Açık Radyo sahnesine. Sebebi açık; Afro Blue söyleyecek. İsteseniz de engeleyemezsiniz!

Yazının başında tam hatırlamadığım tarihin önemi (tam tarih olarak) olmayabilir. Lakin özellikle Bilgi Üniversitesi’ndeki performans bölümündeki (artık maalesef yok) çok önemli isimlerin yetiştirdiği bir genç kuşak var ki, bir de buna onların konservatuvarlı konservatuvarsız arkadaşlarını ekleyin, yabana atılamayacak sayıda bir caz müzisyeni topluluğundan rahatlıkla bahsedebiliriz. Fakat yerli cazdan bahsetmek için henüz erken. Gypsy Swing’i düşünün; 2. Dünya Savaşı sırasında Fransa’ya gelen Amerikan subaylarının oradaki kulüplerde seslendirdikleri caz parçalarının Avrupa Çingeneleri’nin kulağını çalınması sonucu ortaya çıkmadı mı? Bir diğer yerli caz örneği bossa nova, sambayla cazın müthiş bir uyumu değil mi? Ciddi bir Roman nüfusuna sahip bir Akdeniz ülkesi olmamızın yanı sıra yüzyıllarca göçebe yaşamış, içinde pek çok rengi, tınıyı barındıran duyargalara sahip olan bizler Dünya Kupası’nda hangi ülkeyi tutuyoruz? Capoeira’dan uyarladıkları kıvraklıkla oynadıkları futboldaki dansa vurulmakla kalmayıp, bir araya geldiğimizde dünyanın ta öbür ucundaki hemşerilerimizle karşılaşmış gibi olmuyor muyuz? Caz şimdi belki de tekrar tehlikeli sulara giriyor. Bekleyip görelim ama oturduğumuz yerde değil. Nardis’e, Nublu’ya gidelim. Aman diyim, bu genç kuşağı Oslo’yo Moslo’ya kaçırmayalım.

Bir de müjde: Akıllanmıyoruz! Bedava dergi yetmediği gibi yakında Karga Karga Caz Dedi’yle Kadıköy’de caz rüzgarı estirme hazırlıklarındayız. Yazının devamında son dönemde yapılmış çalışmalardan küçük bir seçki bulacaksınız. Tüm yapılanları yazmayalım ki bir kısmı da size kalsın. Caz keşfettikçe güzel.

İmer Demirer – You, Me & Char
Artık bir albüm yapsa diye sabırsızlıkla beklediğimiz dünya çapında çok çok özel bir trompetçi. Sonunda albüm kaydedildi. Tam bir caz albümü ismi; Char kedileri. Kontrbasta Matt Hall, davullarda Cem Aksel var. Piyanoda yer alan Serkan Özyılmaz ise bu coğrafyadan çıkmış ayrı bir inci. Piyanist olan iki arkadaşım aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Yeryüzünde belli noktalarda ışıldayan bir şeyler var. Serkan da onlardan biri.”

Sabri Tuluğ Tırpan – My Green Color
Bilkent, Viyana Konservatuarı, Viyana Müzik Akademisi geçmişiyle çok sıkı donanımlı bir piyanist ve besteciden bahsediyoruz. George Orwell’ın 1984’ünden esinlenerek yazdığı Hearts müzikali, Mevlana yılı dolayısıyla bestelediği Mevlana – Simyacı Senfonik Şiiri gibi çalışmalarının yanı sıra kalem kutusundakileri de paylaşmaya devam ediyor. My Red Color’ın ardından gelen My Green Color için sözü Hintli tabla virtiözü Trilok Gurtu’ya bırakalım. “Son zamanlarda dinlediğim en göze çarpan besteci-piyanistlerden. Müziği Doğu veya Batı ile değil, çok daha yukarıdan yüce bir ruhla ilgilili...”

Ozan Musluoğlu – (albümün adı henüz belli değil)
Bu adamın kanı “mainstream” akıyor. Geleneğe bağlı ama besteleri bugünden. Kontrbas ve caz dendiğinde Türkiye’de akla elen ilk isimlerden biri. İlk albümü Coincidence’ın ardından yeni albümü bu ay raflarda olacak. Son konuştuğumuzda henüz ismi belli değildi. Fakat albümün macerası enteresan. Ozan bu yeni albümünü Amerikalı müzisyenler Jeremy Pelt, JD Allen, Darrell Green ve Danny Grissett’le kaydetmek için bankadan kredi almış ve borcu henüz bitmiş. Bunun altında emin olun ego yatmıyor. Öyle hissetmiş, bir de onlarla çalmak istemiş. Rahmetli babaannesinin anısına (yeni albümünde) beste yapan birinin samimiyetinden kuşku mu duyulur?

Alp Ersönmez – Yazısız
Söyleyecek fazla söz yok. Genç yaşında idol olmuş bir basçıdan bahsediyoruz. Yazısız Alp’in ilk albümü ve yanılmıyorsam geçtiğimiz ay çıktı. Bilgi’de okuduğu yıllarda yapmış olduğu bestelerden bir seçki. Rhodes ve Synth’de İstanbul’un caz dünyasına armağanlarından Genco Arı, davullarda ayrı bir değer Turgut Alp Bekoğlu yer alıyor. Albüm Alp’in sesiyle açılıyor, “Dinle!” Sonra hop Erik Truffaz, ardından Erkan Oğur, Sibel Köse, Akın Eldes ve İmer Demirer…

Geçende farklı bir kadroyla Nardis’te dinledim. Daha henüz Yazısız’ın ilk konseri olsa da (malum çalındıkça pişiyor bu işler) tınısı hâlâ kulağımda. Alp’in bir de “Cereyanlı” projesi var ki onu da mutlaka dinleyin.
Adresler belli; Nardis, Nublu, kısmetse Karga.

Can Çankaya Trio
Can’ı pek çoğumuz Kangroove’dan tanıyoruz. Uzundur Amerika’da. Takıldı Mulgrew Miller’ın peşine. Zamanında Oscar Peterson neyse bu adam da o. Çok önemli bir piyanist olan Miller’la New York’da birebir ders yapma imkânı bulan Can önümüzdeki kış trio’suyla albümünü Amerika’da kaydedecek. Hemen bir not düşeyim. Öyle baba parasıyla falan değil, oradaki bir okula asistan olarak girerek, New York gibi tüm zehir yeteneklerin bir arada olduğu bir yerde müzisyen olarak tutunmayı başararak açılmış bir yol bu.

Bilal Karaman - Bahane
Sevgili mecmua okuyucuları, henüz çıkmamış bir başka albüm de Bahane. Pek yakında huzurlarınızda olacak. Peki kimdir Bilal Karaman? Bir eli Lagrene gibi Django Reinhardt çalar. Onunla sınırlı kalmaz, doğuştan funky olduğundan o sularda da fena yüzer. Ayrıca bir “Tanrı istemezse” çalar ki arabesk bu denli cana dokunmuş mudur, tartışılır.
juzma2@yahoo.com