Bu adamlar balık değil ki…


Volkan Balkan
Gevende’yi yıllar önce ilk albümleri çıktığında Açık Dergi’de (Açık Radyo) konuk etmiştim. Albüme bayılmamıştım ama samimiyetlerine diyecek tek kelime yoktu. Aradan iki yıl gibi bir süre geçti, Peyote’de canlı dinledim. Sahnede epey farklılardı. İstanbul, doğuya -epey doğuya- yaptıkları yolculuklar, beslendikleri müziklerin etkisiyle bir olgunlaşma sürecine girdikleri açıktı. Aradan 3 yıl daha geçmiş. Geçtiğimiz aylarda Babylon’da grubu 3. kez dinlediğimde gördüm ki iş epey güzel bir yere evrilmiş. Sahnede çok güçlü bir oluşum var. Samimiyetleri ise tabii ki aynı. 5 sene sonra bu iş nereye gider kestirmek güç ama aynı coğrafyada olmasak da konserlerine atlar giderim. Gerçi bu adamlara Allah akıl fikir versin, konserlere gelemeceyecek olanları düşünüp ya da evde de konser herkesin hakkı kafasıyla öyle bir kayıt yapmışlar ki, deli misiniz arkadaşım demekten alamıyorum kendimi.
Uzatmayalım, geçenlerde Ahmet’le Okan’ın evinde Gevende’yle yeni albüm sohbetine oturduk. Müziğin nereden nereye evrildiğine dair, başlıyoruz..

Okan Kaya: 2000 yılından beri birlikte müzik yapıyoruz. Şöyle bir kafayla yaptık ilk albümü. Parçalar olgunlaşıyor ama hep eğlenceli parçalar. Eskişehir’deki öğrencilerin hepsi arkadaşımız gibiydi. Onlara çalıp, hep birlikte eğleniyorduk. O eğlenceli parçalar zaman içinde çok olgunlaştı. 2006 yılında albüm yapalım dediğimizde biz aslında bu ikinci albümdeki tınılarla müzik yapıyorduk sahnede. İlk albümü tamamladığımızda ikinci albümün temellerini atmaya başlamıştık. Mesela ikinci albümdeki “Esinti” 7 yıllık bir parça.
Ahmet Kenan Bilgiç: Benim için şöyle bir değişiklik oluyor aslında. Bir disiplin olarak böyle davranalım demedik de şöyle davrandığımızı fark ettik; aranjmanı yapıyoruz ama o sahnede nasıl tınlıyor? Sahnede sadece sound, kompozisyon değil, o enerji nasıl dönüyor? O melodi benden dönüp ona gidiyor mu? Öyle çıkıyor bu müzik. Seyirciden nasıl geri dönüyor? Seyirciyle yoğrulan bir müzik. Bu atmosferi albüme nasıl taşırız diye kafa yorduk. Sound dediğimiz şey burada devreye giriyor. Sahne tabii ki daha iyi olabilir ama yapabileceğimiz en yakın sahne atmosferini albümde yaratmaya çalıştık. Mesela bazı prodüksiyonlar benim kulağımda ayırt edilmeye başladı. Genelde kompozisyonu kayıtta yapıp bunu sahnede nasıl güzel duyururuz durumu olduğundan dolayı Türkiye’deki alternatif müzikte bir yavanlık var. Albümleri dinlerken kayıtta mı aranje edilmiş, yoksa sahnede mi pişmiş çok rahatlıkla ayırt edebiliyoruz artık. İkinici albüm benim için bakmadığımız bir yerden bakmayı sağladı.

Ömer Öztüyen: Canlı performansla, albüm kaydetmek apayrı şeyler. Bugün kimsenin albüme yönelik bu kadar kafa yorup, bu kadar emek harcayıp, kayıt ve sound üzerine uğraştığı bir dönemde yaşamıyoruz. Hem ekonomik koşullardan, hem de plak şirketlerinin gerçekten müziğe değer vermemesi ve işin kolayına kaçmasından dolayı. Burada prodüktörümüz Sinan Sakızlı’yla beraber çok hardcore bir süreç geçirdik.
OK: Öyle bir özveriyle uğraştık ki çıkartabileceğimiz en güzel sound için çok uğraştık. Cebimizdeki son kuruşa kadar harcadık. Sinan’ın stüdyosunda (Baykuş Müzik) 3 ay boyunca sabahladık neredeyse. Parçaları sürekli, tekrar tekrar emprovize ettik ve his bu dediğimiz noktada kayıt ettik. İlk albümden farklı olarak sahnede yakaladığımız iletişimi kurma kafasını zorlamaya başladık. Bunu sahnede yıllarca yaptık, o yüzden o başka bir yerde duruyor. Biz ilk albümde zannettik ki onun ayınısı koy albüme, olacak. Ama öyle değil tabii. O kanalların içine girdikçe, gözünü kapatıp kulaklıktan dinlediğin şeyler başka türlü etkileşimler yaratıyormuş insanda. İlk albümü elimize alınca onu fark ettik. Ardından herkes bireysel olarak enstrümanıyla ilgili, grup müziğiyle ilgili, sound’la ilgili kafa yormaya başladıktan sonra ilk albümle bu albüm arasında böyle bir uçurum oluştu. İkinci albümde kayıtta müzik yapmak, kayıtta enerji çıkarmak üzerine çok kafa patlattık.

Çalabildiğimizi çalmıyoruz sahnede. Örneğin rock grubunda basçının bir partisyonu vardır, onun dışında bir şey olduğunda bir balık gibi etrafına bakar. Okan

Arkadaşlıklarının müziklerine katkıları o kadar önemli ki.. Bkz. Bir önceki sayı Elif Çağlar röportajı. Sohbet ettiğimiz evde Ahmet’le Okan birlikte yaşıyor. Bir ara Ömer’le de yaşamışlar!

ÖÖ: Kısacık bir örnek vereyim. Benimle aynı evde yaşamak çok zordur.
AKB: Bugünleri de mi görecektik ya rabbim!
ÖÖ: Benim eve dair farklı takıntılarım var. Benimle aynı evi paylaşmak zordur ama müziği paylaşmak kolaydır.
OK: Benim için bir arkadaş hayatımdan çıkacak bir şey değildir mesela. İstanbul’da bir gördüm ki insanlar arkadaş dediği, canım ciğerim dediği insanlardan iki gün sonra uzaklaşabiliyor, hayatları ayrılabiliyor, arkasından iş çevirebiliyor. Hayatta bir sürü şey olabiliyormuşu gördüm. Kendi adıma konuşuyorum.
AKB: Hepimize öyle oldu canım.
OK: Bizim aramızda hâlâ o samimiyet korunuyor. Kaçılacak bir yer yok. Benim bu adamlarla görüşmeme gibi bir lüksüm yok mesela.
Serkan Emre Çiftçi: Mesela bir iş için gider çalarsın, bir de bir şey yapmak adına birleştiğin insanlarla çalarsın. Benim gördüğüm, bu İstanbul’da çok az gruba nasip olan bir şey. Burada Ömer’e elma – armut diyebilirim, sahnede de jüpiter – satürn diyebilirim. İkisinde de aynı şeyi anlatacağım aslında. Hayattaki farklılıklarını sahnede birleştirebiliyorsun.

Grubun yeni üyesi Serkan Çiftçi. Trompet üzerine uzunca söyleşiyoruz. Karşılıklı bu saz dolayısıyla ziyadesiyle acı çekmiş iki adam olarak anlatacağımız çok şey var. Hatta belki bunları Genç Trompetçinin Acıları olarak mecmuada da yeni bir çeşit enstrümanın ızdırabı dizisi olarak yayımlarız diye düşünmüyor değilim.

SEÇ: Bir çizgi var hayatımda. Kırıldığı, koptuğu bir yer var, sonra tekrar çıktığı bir yer var. Çok bocaladım. Trompeti bırakmayı düşündüm, kendimi başka şeylere vermeye çalıştım. Artık trompet denen enstrümanı hiç önemsemiyordum. Gevende’ye girdikten sonra gittim kendime trompet aparatları aldım, trompet aldım. Efekt prosesörleri aldım. Oturdum çalıştım. Ankara turnesinden önce albümü koydum, baştan sona iki kez çaldım. Çalarken bir kez olsun sıkıntı çekmeyeyim diye. Gevende bana böyle bir katkı sağladı. Daha ilk dinlediğim zamanlarda hissettim. Ben bunun olmamasından sıkılıyormuşum. Müzik böyle yaşanmalı zaten. Ondan sonra çok büyük bir değişiklik oldu. Gevende’yle çalarken kademe kademe geri açılıyorum. Böyle pörsümüş bir çiçek düşün, o geri açıyor gibi. Yapamadığım şeyleri yapmaya başladım. Daha üstüne gidiyorum, daha farklı ne yapabilirim diye düşünüyorum. Odaklanabileceğim bir yer buldum kendime.

Hem kendi fikirlerim değer gördü bu grup içinde, hem de bu grubun değerleri çok güzeldi. Serkan
Serkan’ın gelişiyle tetriste bir satır kayboldu. Ahmet


Serkan’ın bu duygu yüklü konuşmasından sonra Ömer “Böyle düşündüğünü hiç bilmiyordum kanka...” diye Serkan’a sarılıyor. Onlara grubun diğer elemanları eşlik ediyor. 5 erkeğin bir sevgi yumağı olduğu noktada bir daha ki röportajı Spice Girls’le yapmazsam adam değilim diye iç geçiriyorum. Fakat manzara muazzam. Tam da korku filmlerinde olduğu gibi en beklenmedik anda gerilimi yaratıyorum. “Gelelim basla davulun ilişkisine...” İşte şimdi bir ölüm sessizliği. Okan mı önce davransa, Gökçe mi? Tetikteler. Zurnanın zırt dediği yeri mi buldu bu şimdi diye düşündüklerini seziyorum. Lakin zurnanın zırt dediği bir yer falan yok. Bu adamlar Nickelodeon’daki Catdog gibiler. Ne seninle, ne sensiz durumu…

Gökçe Gürçay: Bu ilişki müzik üzerine kurulu ve çok güçlü gidiyor. Bir yandan Cenk Erdoğan Trio’da da beraber çalacak kadar güçlüyüz. Aramızda benim ondan, onun benden talep ettiği sadece iki şey var. Çat diye çarpıştığımız bir yer var. O bana davul çalışmıyorum diye kızıyor, ben de ona dans etmiyor diye kızıyorum.
OK: Normal hayatta en çok Gökçe’yle ben birbirimize muhalefet oluyoruz. Basla davul olunca, ikisi birlikte devinen bir şey gibi. Birbirimizin ne yapacağından çok eminiz, bir o kadar da emin değiliz ve o zamanlamalarımız çok doğru. Bir yerde Gökçe şunu yapacak diye hissettiğim anda ya da Gökçe benim ne yapacağımı hissettiği anda karşılıklı olarak onu yapıyoruz. Hiç beklemediğimiz şeyleri yaptığımız zamanlar da oluyor. Mesela bir gün şöyle bir şey olmuştu; sahneye çıktık, birbirimize hiç bakmıyoruz, kontrol ediyoruz ses geliyor mu diye. Kick ve bastan bup diye bir ses geldi aynı anda. Gökçe’yle birbirimize baktık ve bir süre görüşmeyelim abi, bozulsun şu durum dediğimizi hatırlıyorum.

Gökçe - Benim çaldığım en iyi basçı. Okan - Benim de çaldığım en iyi davulcu.

GG: Müzikal olarak muhabbet ettiğimiz çok alan olduğu için iç içe giren ama içeride hâlâ didişen birbirimize anlatacağımız şeyler kimi zaman oyunla çıkıyor, kimi zaman başka bir şeyle.
OK: Ben yeni yeni şöyle şeyler duyuyorum. Literatürde şöyle bir şey varmış ve bu her müzikte geçerliymiş. Kick vuruşu ve bas tansiyonu aynı anda vurulurmuş. Ben hayatımda böyle bir şeye dikkat etmedim. Ama bir kayda gittiğimde ya da farklı bir ekiple çaldığımda abi kick’lere vursana bası deniyor. Ben de öyle bir şey mi var diyorum.
GG: Benden asla öyle bir şey duymamıştır.
OK: Çünkü Gökçe davula davul gibi bir muamele göstermiyor. Ben de basa böyle bir sorumluluk atfetmiyorum.

Hayvanları kışın ağılda besilensin diye bekletirlermiş. Bahar gelip kapıları birden açtıklarında hayvanın o yeşillikle, güneşle buluştuğundaki hissiyatının adı uğrolmuş. İçimizdeki hissiyatı hep uğrolla uyuşturuyorum. Ahmet

Gelelim albümün adına. Biz aramızda, değilsin ki değil, diğilsin ki, aslında Helsinki’de değilsin ki diye söyleniyor falan diye saçmalarken Okan bunun bir yazıya dönüşeceği bilinciyle mevuzuyu toparlıyor. Sen Balık Değilsin ki…

OK: Nedenlerinden bir tanesi Mihran’ın gösterisi. Artık 27 – 28 yaş civarındayız. Bizim çok etkilendiğimiz insanların çoğu yaşlandı ve artık az üretiyorlar. Yavaş yavaş artık biz geliyoruz gibi... Bizim yaşıtımız insanlardan güzel oyuncular, güzel performanslar çıkıyor, güzel sergiler geziyoruz. Bu aramızdaki iletişimin bir şekilde nişanını koymak istedik. Mihran’ın gösterisinden çok etkilendik. Aynı ismi koyabilir miyiz dedik ve Mihran çok duygulandı. İkincisi de Mihran’ın oyununda olduğu gibi her şeyi çok çabuk unutuyor olduğumuzu bir şekilde hatırlatmak. Japonya’daki depremi, nükleer santralleri tartışırken üstüne İbrahim Tatlıses vuruluyor ve artık o konuşulmaya başlanıyor. Yarın Fenerbahçe maçı kazanırsa, onu konuşmaya başlıyacağız. O yüzden albümün adını Sen Balık Değilsin ki koyduk. Hatırlatmak için; bir an bile olsa, bir milisaniye bile olsa…

Çıplak Ayaklar Stüdyosu’nu yaşadığımız hayat standardı ve yapmak istediklerimiz çok doğru orantılı, kıraathanemiz gibi hissediyorum. Okan juzma2@yahoo.com