TM TİYATRO

Özen Yula

Genellemeler yanılgıları da barındırır; ama gene de günümüzdeki Türkiye Tiyatrosu üzerine birkaç kelam etmek gerek. Yoksa gelecektekiler sadece kendi kendilerini öven Türk Tiyatro duayenlerini hatırlayacaklar 2000’lerden.
Yerli malı tiyatro dediğimiz zaman, günümüzde artık “bize”, “buraya” ait hikâyeleri barındıran, farklı şeyleri kendine dert edinen bir tiyatronun varlığından söz edilebilir. Artık eski aile dramları, evlerin iskân sorunları, konaktan apartmana geçme, kuşak çatışmaları, yoksulluk-zenginlik sorunları gibi konular, 2000’lerle beraber yerini kimlik arayışına ve farklı kimliklerin bir arada barınma çabasına bıraktı. Artık sorgulayan bir kuşak görüyoruz tiyatroda. Yerel sorunlar sahne üstüne geliyor. Bunlar eskisi gibi alaturka ya da arabesk özellikleriyle değil; daha çok Batı normları içinde gelenekleri yansıtacak şekilde ortaya çıkmaya başladı. Sesleri de ‘90’ların kafa karışıklığından sonra daha net ve kendine güvenen biçimde çıkmaya başladi.

Öncelikle, eskiden aile kavramı klasik Türk tavrıyla “kol kırılır yen içinde kalır” usûlü getirilirdi sahne üstüne. Günümüzde, eskiden ve halen tabu sayılan ensest, aile içi şiddet, çocuklara uygulanan ruhi ve fiziksel şiddet, ihanetle beraber yaşama kavramları sahne üstüne gelmeye başladı.

Yeni ve dinamik yerli yazarlar yetişiyor. Evet bazısı günümüzde Türk tiyatrosunda geç kalmış bir etki sürdüren İngiltere kökenli “Yüzüne Tiyatro” tarzı ile yazmaya, dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Ama hepsi yavaş yavaş kendi dilini bulacak. Yani “Yüzüne Tiyatro” yapılacaksa da Türk usûlü yapılacak zamanla. Buraların hikâyeleri ve şiddeti burası gibi anlatılacak, İngiltere gibi degil. Bu tarzın da Türk Tiyatrosu’na katılmasi bana iyi geliyor. İleride başka bir yere evrilecek ve iyi oyunlar çıkacak ortaya.

Cinsellik ve eşcinsellik, transseksüellik, travestilik, farklı cinsel seçimler sahne üstünde daha açık ve konuşulur bir hale geldi. Bu da muhakkak ki kazançtır tiyatro için de, hayat için de. Gerek eşcinselliği küçümseyici gerekse bunu bir hayat biçimi olarak gösteren oyunlar yazılmaya başlandı. Bunlar da zamanla daha rafine hale gelecek.
Gençlerin sorunları, eğitimle, ailelerle, kökenlerle ve geleneklerle ilgili sorunlar sahne üstünde tartışılmaya başlandı. Şimdiye dek göz ardı edilen, örneğin “âdet kanaması”, “orgazm” gibi, son derece insani durumlar sahnede konuşulmaya başlandı. Bunların bir arada sahneye gelmesinin de gelecekteki yazarların üstünde olumlu ve yol açıcı etkileri olacaktır.

“Porno”, “seks shop” gibi adeta “genelev” tabusu altında değerlendirilen özel alanlar tiyatroyla beraber kamusal alana yansımaya başladı. Ama eskiden olduğu gibi pavyona, geneleve düşen “zavallı iyi kız” klişesinin ötesinde, o mekânlar kendi gerçeklikleri içinde sunulmaya başlandı.

Gündelik yaşamda kadınların hikâyeleri ve sorunları daha somut biçimde sahne üstüne getirilmeye başlandı. Sel sırasında bir minibüste boğulan dokuz kadının hikâyesi bunlara iyi bir örnek. İşçi kadınların hayata dair özlemleri, beklentileri ve sonları sahneye gayet iyi oturmuştu.

Tarihi yücelterek anlatma yerine tarihle hesaplaşma yavaş yavaş sahne üstüne gelmeye başladı. Mübadele, göç gibi konular farklı estetik anlayışlarla daha çok beden dili, müzik ve şiirsellik ağır basarak sahnelenmeye başlandı.
Doğu’daki sorunlar ve savaş, kısır döngünün oradakı ekonomiye katkısı ve bu manasız savaşı bitirmeme uğraşı da sahne üstünde net konuşulmaya başlandı. Bunları konuşmak ise muhakkak hepsinden daha önemliydi. Ama bunun yanı sıra başörtüsünün bir özgürlük sorunu olarak algılanması gibi iç politika malzemeleri sahne üstünde rağbet görmedi.

Dış politika ve dünyadaki gelişmeler de iç politika kadar sahneye yansımadi. İkiz Kuleler’in yıkılması birkaç sözle geçiştirildi bazı yerli oyunlarda. İsrail’in, Gazze’ye yardım götüren yardım gemisine saldırısı gibi gerçekten insanlık ve ahlak sorunu olan konular ise daha çok muhafazakâr tiyatro gruplarının elinde ve daha milli görüşler çerçevesinde değerlendirildi.

Soyutlamalar da gene önemli yer tuttu yerli oyunlarda. Oyunu tamamen başka ama buraları çağrıştıran bağlamlara yerleştirme anlayışı devam etti. Başka mekânlarda bu dünyaya ait oyunlar oynandı.

‘90’larda olduğu gibi 2000’ler süresince de paranoid ve şizoid yapılar sahne üstünde anlatılmaya devam etti.

Kurgu olarak iç içe geçen, birbirinin ardılı değil, birbirini keserek derdini anlatan yapılar sahne üstünde belirmeye başladı. İç içe geçen hikâyeler olduğu kadar birbirinden farklı dönemleri aynı anda sahne üstüne getiren hikâyeler de sahnelerde belirdi.

Sahnede dil özellikleri olarak argo, sokak dili, gündelik hayat dili de ağırlıklı kullanılmaya başladı. Bunun yanı sıra soyut oyunlarda kesik / kopuklu anlatım, tekrarlamalara yönelik dil özellikleri devam etti. Yabancı kelime kullanımları da ağırlık kazanmaya başladı. Yanlış anlaşılan bir doğallık kavramı adına şiir elini eteğini çekmeye başladı sahnelerden.

Özellikle Yeşim Özsoy Gülan’ın yolu açması ile Ceren Ercan yeni tiyatro yazarlarının yetişmesine büyük katkıda bulundu. Farklı yabancı kültür derneklerinden alınan paralarla yetiştirilmeye çalışılan yazar programları eski etkinliğini yitirdi. Ama oradan da iyi yazarlar çıktı.

Yalnız, prodüksiyonların başarısı ve oyunculuklar “yerli malı yazarlık” kadar etkin olamadi. Hele de genç oyuncuların geneli doğal oynamayı ve sahne üstü doğallığını, kamera karşısı oyunculuğuyla karıştırdığı ve bu konuda hocaları da sağ olsun, herhangi bir eğitim veremediği için, ortada dediği anlaşılamayan, bütün aksiyonları kendi içlerine yönelik oyunculuklar gezinmeye başladı. Anlatılanlar seyirciye geçmeyip sahne üstündeki fısıltılarda kaybolmaya başladı.

Yerli yazarlar yetişiyor. Yeni konular sahne üstüne geliyor, yeni biçimlerle. Ve yeni bir tiyatro dili kuruluyor. 2010’lu yılların tiyatro anlayışının temelini de bütün bu yapılar oluşturacak. Ve bu 1990’lardan da, 2000’lerden de çok daha dışa açık ve etkileşimli bir tiyatro olacak. Batı ve Doğu arasında Doğu’yu da anlayıp anlatan bir tiyatroya dönüşecek galiba.

Muhtemelen 2010’lu yıllarda yetişecek yazarlar da Türkiye’de sermayenin dönüşümü, yeşil sermayenin yatırımları, muhafazakâr kesimin hayat tarzı, Türkiye’nin genel olarak dönüşümü, milliyetçi-muhafazakâr kimliğin gençlere oturtulması, hak aramanın ve öteki olmanın cahil çoğunluğa yansıtılarak yozlaştırılması, yeni faşizan anlayış, hukukun yanlış ellerde ne hale gelebileceği, siyasi megalomani, öldürülen aydınlar, oluşturulan bilinçli kafa karışıklığı, kurtların sevdiği sisli hava üzerine eserler verecekler diye bir umut içindeyim. Tabii öyle düşünebilen yazar varsa, kaldıysa, çıkarsa, yetiştirilirse, izin alabilirse bunun için.

ozenyula@yahoo.com