Sinema severler merakla Filmekimi’ni beklerken özellikle “Tanrı Kent” (Cidade de Deus) filminden tanıdığımız Fernando Meirelles’in yeni filmi “Körlük”ün gösterime gireceği haberi, daha katalog elimize geçmeden yüzümüzü güldürdü. Gelecek olan filmin yarı belgesel Brezilya sinemasının bir devamı mı yoksa Meirelles’in “The Constant Gardener” ile başlattığı serinin ardılı mı olduğunu hep beraber göreceğiz. Küçük bir ipucu olarak senaryonun 1998 Nobel edebiyat ödülünü alan Portekizli yazar José Saramago’ya ait olduğunu söylemek sanırım yeterlidir.
Bir dönemdir Brezilya sinemasını takipetmeye çalışıyorum. Aslında tüm Brezilya sineması sayılmaz. Sürekli birbirleri ile yardımlaşan bir ekibi takip ediyorum genelde.
İspanyol yönetmen Fernando Leon de Aranoa’nın “Güneşli Pazartesiler” (Lunes al Sol) filmi ilk izlediğimde beni çok etkilemişti. İspanya’da Tersane işçilerinin başına gelenlerin 10-15 yıl içinde, belki de daha erken bir süreçte buradakilerin de başına geleceğini düşünerek çıkmıştım filmden. Brezilya sineması içinde durum pek farklı değil. Gelir dağılımının giderek kutuplaştığı, İstanbul başta olmak üzere, büyük şehirlerin etrafının ucuz yerleşim bölgeleri ile sarmalandığı bir döneme geçtik bir süredir. Son 5-10 yılda gündelik hayatımıza giren Taksiye biner binmez kapanan otomatik kapı kilitleri, kap kaç hikâyeleri, çocuk çeteleri ve tüm bunlardan ve hayatın tüm gerçek dokunuşlarından uzakta kalmanın bir yöntemi olarak özel güvenlik şirketlerince korunan zengin gettoları, yaklaşmakta olan tehlike hakkında bir çok şey söylüyor aslında. Kadıköy Yıldızbakkal durağının alt kısmında bulunan eski Paris Mahallesi’nin giderek küçüldüğünü görerek, fakirliğin ve gecekonduculuğun azaldığını düşünenler ilerleyen süreç içinde ne kadar yanıldıklarını görecekler.
İşte Brezilya sinemasının (belli bir grubun) filmleri bu açıdan çok önemli geliyor bana. Batılı duyarlılığımızı okşaması açısından da önemli tabii ama, dünya tarihinde ilk kez kent nüfusunun köy nüfusunu aştığı son yıllarda; kentler üzerine, yerleşim üzerine ve gelecek kuşaklar üzerine daha fazla kafa patlatmamız gerektiğini gösterdikleri için, etrafı gecekondu mahalleleriyle (favela) sarmalanan kentler açısından daha bir önemli diye düşünüyorum. Türkiye’de olaylar Rio boyutlarına varmaz herhalde. Neyse ki hava o denli sıcak değil ve Kokain sokakta ekmek fiyatına satılmıyor henüz.
Şimdi lafazanlığı bırakıp işin Brezilya ve sinema kısmına dönelim. Yukarıda bir şekilde Brezilya sineması için belli bir grup parantezini kullanmamın bir nedeni vardı. Tanrı Kent’i izlediğim zaman yardımcı yönetmen Katia Lund ismi ilgimi çekmişti. Lund Brezilya’ya göçen Amerikalı bir ailenin kızı olarak Sao Paola’da dünyaya geliyor. Sinemacılık kariyerini etkileyen en önemli olayın bir Michael Jackson klibi olması ise ilk okuduğumde bani hayli şaşırtmıştı. Spike Lee’nin yönettiği Michael Jackson’ın "They Don't Care About Us" klibi için hayatında ilk kez favela’lara giriyor. Bu klipten sonra Brezilya varoşları kabul edebileceğimiz favelalar, sokak çocukları ve en alttakiler üzerine filmler yapmaya başlıyor. Filmlerinin samimi anlatımı, yoğun bir yaşam deneyimi ile besleniyor. Hatta uyuşturucu satıcısı Marcinho VP ile yakınlığı yüzünden mahkemeye çıkmak zorunda kalıyor. Kariyerinin önemli bir kısmı ise kendisine bir çok MTV müzik ödülü kazandıran Brezilya hip hop grupları için yaptığı başarılı kliplerden oluşuyor. Önemli yapıtlarından biri olarak “City of Men” serisini ve aralarında Spike Lee, Emir Custirica ve Ridley Scot’un da bulunduğu “All the Invisible Children” derlemesini izlemenizi tavsiye ederim.
Aynı serinin farklı bir yönünden devam etmek gerekirse, Berlin Film Festivalinde 2008 Altın Ayı kazanan “Seçkin Birlik” (Tropa de Elite) filminin yönetmeni Jose Padilha’dan söz etmeliyim. Lund ya da Meirelles ile kıyaslandığında Padilha daha belgesele yakın bir tarafta duruyor. Hem filmlerinin yapım şekilleri, hem de olaylara yaklaşım açısından daha objektif olduğunu düşündüğüm bir yönetmen. Bir üçleme olarak hazırlandığı söylenen serinin 2 filmini izleyebildim. Üçüncünün politikacılarla ilgili olacağını biliyorum ama sanırım henüz piyasaya çıkmadı. “Otobüs 174” (Onibus 174) piyasaya çıktığında bir çok kişi onu komünist olmakla eleştirmişti. Oysa film neredeyse tamamen TV kameramanlarının çektiği görüntülerden kurgulanmış. Tamamen gerçek görüntülerden oluşan film, bir sokak çocuğunun otobüs kaçırmasını konu almaktaydı. Muhteşem bir Rio görüntüsüyle açılan filmin özellikle ilk 5 dakikası Rio’nun etine kemiğine sinmiş olan gelir eşitsizliğini çok açık şekilde gözler önüne seriyor. Basit bir olaydan yola çıkarak, başarılı bir toplum eleştirisine dönüyor film. Tüm süreç boyunca Amerikalıların 11 Eylül olaylarında ve sonrasında kendilerine sormadıkları ve genelde devletlerin sormaktan en çok kaçındıkları soruyu soruyor: Niye?
Otobüs 174’ten sonra çektiği Seçkin Birlik (Tropa de Elite) filmi ile kendini affettirmeye çalıştığı söylense de hakkında Faşist yakıştırmaları ortalarda dolaşsa da, Tropa de Elite ilki kadar başarılı bir film. Bu kez olaya polis perspektifinden bakan Padilha; favelalar, uyuşturucu çeteleri ve rüşvet batağındaki polis üzerine önemli şeyler söylüyor. Çetelerin ve kentteki suç oranının uyuşturucu satışı ile ilişkisini ve duyarlı gözüken aydın vurdumduymazlığını sorguluyor. Gerçi film bazen insanı faşist suçlamalarına hak verecek şekilde kıllandırıyor. Her iki filmi de izlediğinizde Tropa de Elite’de polis perspektifinden olayın nasıl görüldüğü anlıyorsunuz. Serinin 3. Filmini izleyeceğim günü heyecanla bekliyorum.
Rio üzerine yapılmış başarılı belgesel filmlerden söz ederken Amerikalı yönetmenler Jeff Zimbalist ve Matt Mochary’in “Favela Rising” filminden de kısaca söz etmeden geçmek istemiyorum. Belgesel sinema bakış açısı ile yaklaşılmış olsa da Latin ve İspanyol yönetmenlerden farlı olarak Amerikan sinemasının kurgusal tekniklerini açıkça görebiliyorsunuz. Uyuşturucu çeteleri ve yoksulluğun içinden yükselen müthiş bir ritm izliyorsunuz filmde. Belgesel, eskiden uyuşturucu satıcısı olup sonradan Grupo Cultural AfroReggae’yi kuran Anderson Sá üzerine yoğunlaşıyor.
Soul, reggae, rap ve hip-hop; perküsyon, çeteler, dönüşüm ve tabiki futbol üzerine yapılmış önemli bir film. İzlemeden geçmeyin derim.
Son olarak aslında bu yazının yazılma nedeni olan hepimizin Tanrı Kent (Cidade de Deus) ve “Arka Bahçe”den (The Constant Gardener) tanıdığı Fernando Meirelles’e gelelim. Yazının başında da belirttiğim gibi Nobel’li yazar Saramago’nun romanı olan Körlük, benim de dört gözle beklediğim bir film. Meirelles oldukça ilginç bir yönetmen. Eğitim olarak Sao Paulo Üniversitesi’nde şehircilik ve planlama okuyor. Tanrı Kent’te gördüğümüz başarılı sokak sahnelerinin arkasındaki isim, bu bilgi eşliğinde daha bir anlaşılır oluyor. Kariyerine deneysel filmler yaparak başlayan Meirelles, uzun süre arkadaşları ile birlikte kurduğu bağımsız prodüksiyon şirketi Olhar Eletronico aracılığı ileTV için, içinde çocuk programlarının da olduğu işler üretiyor. ‘80'lerin sonuna doğru reklam sektörüne geçiş yaparak ilerki on yılda Brezilya’nın en önemli reklam şirketlerinden biri olacak O2’yu kuruyor. 1997’de Paulo Lins’in romanı olan Tanrı Kenti sinemaya aktarmaya karar veriyor. Film 2002’de piyasaya çıktığında tüm dünyada ses getiriyor. Hatta Oscar’a aday gösteriliyor fakat kazanamıyor. 2004 Cannes Film Festivalinde En iyi yönetmen (Fernando Meirelles), En iyi Senaryo, En iyi Görüntü ve En İyi Uyarlama dallarında ödül kazanıyor.
Kişisel fikrimi sorarsanız John le Carre’nin romanından uyarladığı Arka Bahçe (The Constant Gardener) diğer yapıtları kadar göz alıcı değil. Şimdi merakla 2008 Cannes Film Festivali açılış filmi olan José Saramago’nun Körlük Üzerine Deneme (Ensaio Sobre a Cegueira) romanından uyarladığı Körlük (Blindness) filmini bekliyoruz. Bu haber Filmekimi’ni bir kez daha cazip hale getiriyor.
Rio, belgesel Brezilya filmleri ve romanlar üzerine bu kadar söz sarf ettikten sonra bu yazının başlığına esin veren Aslı Erdoğan’ın “Kırmızı Pelerinli Kent” kitabını da okuma listenize almanızı tavsiye ederim. Ggenç bir kadın yazarın Rio'dan başlayıp kendi içine uzanan, Rio’da yazılmış olmasına rağmen Rio olmayan hikâyesini; Aslı Erdoğan’ın çok sevdiğim kurgusundan ve tüm Roman’a yayılmış zekice gözlemlerinden okumak tüm bu filmler serisinin içinde eminim büyük keyif verecektir.
Nihayet geldi beklenen sonbahar.
yamural@yahoo.com