Beyaz Tavşan
Tuba Çakır
Dil, Düşünce ve Zamanaşımı
Dil aracılığıyla düşüncelerin ve hatta düşünce sistemlerinin zamanaşımına uğraması ve geçerliğini yitirmesi üzerine bir şeyler yazmak niyetindeyim. Ancak “dil”, “düşünce” ve “zamanaşımı” kavramları ile, top koşturacağım alanın sınırlarını belirgin hale getirmişim, düzlemi işaret etmişim gibi görünse de hacim çok büyük, mevzu çetrefilli...
Dil-düşünce ilişkisinin bir sorunsal olmak bağlamında türlü açılımlarını görüyoruz düşün tarihinde. Ana hatlarıyla, hangisinin hangisine gebe olduğu çizgisinde yürümüş bir dizi tartışma. Şimdi, dil’in, düşünce’nin ve zamanaşımı’nın ne’liği üzerine cümleler sarfetmekten –bugüne kadar sarfedilmişleri zamanın nasıl aşındırdığını düşündüğümde- kaçınmak durumundayım; adı geçen arkadaşların “ortalama kimlik”leri üzerinden yürüyecek bu karşılaşma...
Belki de şu soruları sormak, bu büyük hacimli fanusta yolumuzu bulmak adına bize yardımcı olabilir: “Düşüncelerin zamanaşımına uğra(tıl)masında dil bir araç olabilir mi?”; “Yoksa sıkıntı, düşüncenin dilin mümkünlüğüne birkaç beden büyük gelmesinden mi kaynaklanıyor?” Elbette sorular çoğaltılabilir; ancak bu ikisi bu yazıyı yazana bir yön çizmeye yettiği için daha fazla sağa-sola sataşmıyor, zihni fazla bulandırmadan içini açıyoruz…
Sorduğumuz ilk soru, içerdiği kelime oyunundan da anlaşıldığı üzere, düşünce sahibine edilgin bir kimlik yükleyerek yazarın beynini tokatladığı ve zihnin meyvelerini olgunlaştırdığı için, tatlı tatlı (!) yenilmek üzere sona saklanacaktır. Meyveleri yerken daha da açığa çıkacağını umduğumuz olanak, ikinci soruda saklı gibi duruyor.
Ne demiştik; düşünce dilin mümkünlüğüne birkaç beden büyük olabilir mi? Her ne kadar oraya buraya koşuşturmaktan (ya da buna mecbur bırakılmaktan) durup uzun uzun üzerine düşünmeye fırsat bulamasak(!) da, hepimizin yaşadığı bir durum yanıt için çıkış noktası olabilir. “İfadesiz kaldığımız anlar...” Ya da daha açık bir deyişle, bir durumla ilgili düşündüğümüz şeyi tam olarak ifade edebilecek kelimelere (dil olanaklarına) sahip olmadığımızı hissettiğimiz, genel olarak “kelimelerin kifayetsiz kalması” tamlamasını keyifle kullanmaktan çekinmediğimiz anlar... Heidegger, böylesi anlar için tüm sığınaklarımızı kapatır. Gerçek bir “düşünme” edimi olmadığı için bu durumu yaşadığımızı söyler: “Bir ‘şey’i dil ile ifade edemiyorsan, düşünmüyorsundur!” Heidegger’i, altını çizdiği edimden ötürü, saygıyla anarak resmini çizmeye çalıştığımız durumu biraz daha kurcalayalım. Gerçekliğini yadsıyamadığımız bir şey var; dil, nesnel dünya üzerinden mümkün ve düşünce ile nesnel dünya arasında da hep bir boşluk var,düşünülen her şey dil ile her zaman ifade edilemiyor. Ancak dil yardımı -kitap, şarkı, şiir, heykel, resim...vs.- ile bir kenara -tabiri caizse- not ediliyor. Fakat yine de, o anki pratik koşullar iki saat, iki ay, iki asır... sonra aynı olmadığı için dilde varolan ile düşüncede varolan arasında hep bir boşluk oluyor ve düşünce nesnel dünyaya bire bir aktarılamıyor. Anlıyorum ki, soyut bir varolan olarak düşünce’yi, somut bir varolan olan dil aracılığıyla nesnel dünyaya aktarıyorum. “Düşüncelerin zamanaşımına uğraması sürecinde dil bir araç olabilir mi?” sorusuna cevap verme denemesinin, dil-düşünce ilişkisine dair çizmeye çalıştığım tablonun ortaya koyduğu, kavramların öz-kimliklerinin geçişsizliği ile ilgili, sıkıntının farkında olarak ilerletilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
“Bir arada” yaşayan varlıklar olarak, bu acziyetimizi meşru kılan üç temel olanaktan söz edebiliriz: “diyalog”, “anlama” ve kendini gerçekleştirmek konusunda sıkıntı yaşasa da “eleştiri.” Düşüncelerimi somut bir dille ifade etmeye ihtiyaç duyuyorsam, bunun bir alıcısı olduğu için. Alıcının ifade etmeye çalıştıklarımı “ifade etmek istediğim” gibi anlaması için de ortak bir dile ihtiyacım var.
Sanat gibi, ben’imi özgün bir dille konuşturabildiğim dilden farklı olarak; aynı sembolleri aynı kanaldan kodladığım bir dil olmak anlamında, araç olan dil. Peki “dil” nasıl bir araç oluyor? Kodları belirleyen, anlamları yükleyen kim? Dahası, maşayı tutan el kimin?
Sanat gibi, ben’imi özgün bir dille konuşturabildiğim dilden farklı olarak; aynı sembolleri aynı kanaldan kodladığım bir dil olmak anlamında, araç olan dil. Peki “dil” nasıl bir araç oluyor? Kodları belirleyen, anlamları yükleyen kim? Dahası, maşayı tutan el kimin?Bu soruya oldukça iyimser bir yaklaşımla “insan” yanıtını vermek adettendir. Ya da daha çok bağlamı içinde barındıran “kültür.” Her insan topluluğunun birikimi olarak adlandırılan kültür, doğal yaşama karşı insanoğlunun yarattıklarıdır; paylaşılan, kabul edilmiş olan tutum ve değerlerdir. Yani yapaydır, varoluş bakımından insanın öz’üne ait değildir. İçselleştirilebilir; ancak özde varolan uyuşmazlık, varoluşa denk gelmemek açısından sıkıntılıdır. Bu “sıkıntı,” değişimin temel dinamiğidir. Değişim ise sistemin bütünlüğünde birden geçekleşmez, bazı alanlarda diğerlerine göre daha hızlıdır. Öyle ki, kültür yaratımlarının çekirdeğini oluşturan bir olgu olarak dil, böylesi kaygan bir zeminde değişimin başladığı ilk alandır… bıdı... bıdı… Sonuç olarak, her şeyden habersiz “zavallı” dil, her türlü saldırıya karşı oldukça zayıf ve savunmasızdır. Bu durum, “kitle”leri yönetmek isteyen “kafa”ların ekmeğine yağ sürer.
Aşındırma yetisine sahip “zaman” sadece bir yataktır. Dil-düşünce ilişkisinde zaman’ın işlevi şöyle tarif edilebilir: “kafa” yatağa uzanır, “kitle”lerin içi boş formlarıyla dokunur kendine. “Kafa”nın elindeki maşanın ucunda, “kafası güzel,” savunmasız bir bukalemun ruhunu yaşatarak böylesine salınan bir dil aracılığıyla vücut verdiğimiz öz(!)gün düşüncelerimiz arasındaki ilişkiye dair -belki merak edip de- 90 dakikada bir düşünce sistemini tüketircesine bize kavratan kitaplardan okuduklarımızla yeterince aydınlanan(!) biz insan varlıkları; kafa’nın “illegal” dediği atmosferi ciğerlerimize hapsettiğimizde kurduğumuz öteki dünyaların, yine onların “legal” yöntemleriyle uyuşturulan beyinlerimizde bir ur olmaktan öteye geçemediği sancısıyla aynaya baktığımızda; ensemizde bir maşa, üzerimize dikte edilmiş bir kimlikten öteki kimliğe -midemiz bulanmadan, kusmadan- geçebiliyor olmanın “mutluluğunu” yaşarken beyaz tavşan derinden bir melodiyle isyan eder gibi eşlik eder salınışımıza…
Bir hap büyütür seni
Küçültür bir diğeri
Ya annenin verdikleri
Hiçbir işe yaramaz ki
Git Alice’e sor sen
Boyu üç metre olmuşken
Ve eğer tavşan kovalarsan
Düşeceğini bile bile
Onlara nargileci bir tırtılın
Seni çağırdığını söyle
Hatırla Alice’i
Ne kadar küçüktü hani
Satranç taşları canlanıp
Gidilecek yolu söylediklerinde
Hani garip bir mantar yedin ya
Ondan kafan yavaş çekimde
Git sor Alice’e
Eminim bildiğine
Mantık ve denge
Birbirine girdiğinde
Beyaz Şövalye konuşurken gerisingeri
Kızıl Kraliçe bağırırken “kesin kellesini!”
Hatırla fındık faresinin dediğini;
KAFANI BESLE, KAFANI BESLE, KAFANI BESLE
(Jefferson Airplane)
tuubacakir@yahoo.com