NE O, COUNTRY FALAN MI DİNLİYORUZ?
Utkan Çınar
Country, maalesef buralı beyinlerde iyi yer etmemiş bir müzik türü. Haksız da değil. Çoklukla aşırı sağcı, Amerika’nın güney bölgesinde yaşayan kovboy şapkalı adamların müziğidir bu. Ara sıra bir kaç kadın şarkıcı çıkar Grammy’leri götürür falan. Willie Nelson ve Johnny Cash (Rubin kayıtlarını bir yana bırakırsam) gibi önemli emekçileri olsa da, dinleyeni yoktur pek ABD dışında.Derler ya garipçe “alternatif dinliyorum,” diye. İşte country’nin de bir alternatifi var. Alt. Country diyorlar. Punk veya Grunge gibi çok net açıklama değil. Singer-songwriter tanımına genelde hep uysa da bazen Americana, indie-folk, indie-rock ve hatta freak folk gibi yakıştırmalar da geliyor aynı müziği yapanlara. Tabii bu adlandırmalarla ortalığı karıştırmanın anlamı yok. Ben de Alt. Country diyerek yola devam edeceğim.

Dediğim gibi bu türün başı sonu pek belli değil. Crosby, Stills, Nash ve Young’ın ‘70’lerde zaman zaman uğradığı bir durak olarak başlamış diyebiliriz. Hatta Neil Young’un aynı dönemlerdeki sololarıyla. Zorlarsak Dylan’ın o esrarengiz motorsiklet kazası sonrası yayınladığı John Wesley Harding veya Nashville Skyline albümlerine (ki Nashville tarzın önemli başkentlerinden) de gidebiliriz. (John Wesley Harding albüm kapağıyla aslında Dylan’ı daha çok sevdirir. Ondan bir yıl evvel çıkan Beatles şaheseri Sgt Pepper’s Lonely Hearts Club Band’ın kapağını bilirsiniz. Ünlülerden olmayan yoktur. Bu albümün kapağında ise iki Güney Asyalı müzisyen ve kasabanın marangozuyla poz verir Dylan. Güzel arıza budur; belki de alt. country’i en güzel bu tarif eder.) En son belki de bu yeni yayınlanan Karen Dalton’un 1963 yılından Green Rocky Road isimli ev kayıtlarına kadar. Ancak günümüzde bildiğimiz şekliyle alt.country’nin doğuşu ‘80’li yılların sonuna rastlar.

Hip hop‘un zafer, grunge ve madchester’ın (brit-pop) doğuş yıllarında, Cowboy Junkies, Vic Chesnutt gibi isimler sadece country’e değil, tüm müzik ortamına leziz bir alternatif (bu kelimeyi çok tekrarlayınca tadı kaçıyor insanın) sunmaya başladılar. 90’lı yıllarla beraber herkes yavaş yavaş kapıyı çalmaya başladı. 16 Horsepower, Will Oldham, Joe Henry, Chuck Prophet (ki Alejandro Escovedo’nun son albümüne de imzasını atmıştır), Whiskeytown’ın müzikleri dans edilen kulüplerde, rock festivallerindeki pogo kalabalıklarına dinginliği ve pastoral esintileri getirdiler.

Sonra 2000’ler geldi ki çoğu alanda herhalde müzik tarihinin en az yaratıcı onyılı olarak. Yine de alt. country durulmadı. Will Oldham, Bonnie Prince Billy ismiyle (iki sene evvelin en güzel festival sürprizlerinden ve Oldham’ın oynadığı Old Joy filmini de tavsiye ederim. Yo La Tengo’nun müzikleriyle bu, müziğin film hali neredeyse) başyapıtlarına devam ederken; eski dost David Pajo, Muhteşem Kurt Wagner ve Lambchop, Ryan Adams, Beck ve “Sea Change”, Conor Oberst ve Bright Eyes, Ron Sexsmith (özellikle davulcu Don Kerr ile yaptıkları Destination Unknown albümüyle, kısaca klasiktir), Tim Fite, Cat Power (özellikle son albüm Jukebox) mecmuada sık sık bahsini geçirdiğimiz yeni kral Micah P. Hinson, son yıllardaki Nashville ziyaretleriyle Frank Black, bu yılın en iyilerinden Bon Iver; bu onyılın en verimlisi olmasına el verdiler. My Morning Jacket ve Wilco gibi gruplar da olayın “güneyli rock” aşamasının mimarları. Ama nedense şarkılarındaki o belli belirsiz “kazanan” hissiyatı beni onlardan uzaklaştırıyor. Ki aynı şeyi Nebraska, The Ghost of Tom Joad ve Devils and Dust gibi albümlerini bir yana bırakarak Bruce Springsteen için de söyleyebilirim.


Herkese yer vermek de zor ama anlarsınız işte sevdiklerimi yazıyorum. İsim saymak kolay iş. Alt. Country müzisyenlerinin belirgin özelliklerine bakalım. Mesela sahnede şov yapılmaz. Punk’tan yadigar “take it or leave it” (yerse) felsefesini hissedersiniz konserlerinde. Sadece müziğe odaklıdır. Sahnede birkaç sohbet amaçlı sözün dışında geyik, “Ben sahnedeyim,” egosundan eser bulamazsınız. Zaten endüstri destekli “yakışıklı” vokalist kavramının yanından bile geçmezler. Boyalı değil gerçek. Haa, temiz çocuklar mıdır? Orası ayrı konu. Bir şey bağımlısı olmayanı azdır. Burda yalnız adamsınız ve grup kurmama şansınız var. Nashville’li, Austin,Texas’lı stüdyo müzisyenleri size sorunsuz eşlik edeceklerdir. Belki Van Dyke Parks’tan bir kaç aranjman koparır, stüdyoda da Rick Rubin’den akustik tonları hakkında fikir alabilirsiniz. Elektro gitar için Bill Frisell veya Marc Ribot da yoldan geçiyor olabilir. İşlerinizi yayınlatmak için de çok uğraşmanıza gerek yok. Saddle Creek (Omaha Sound), ANTI-, 4AD, Rough Trade, Secretly Canadian, Jagjaguwar gibi şirketler size her türlü kolaylığı sağlayacaktır.
Neticede alt. country şu sıralardaki en heyecan verici stil. Yoğun ‘90’ların devamında bir sakinleşme noktası. Hem de bu hiç didaktik olmadan, furya kovalamadan, basit evlerde, güzel stüdyolarda, alabildiğine serbest, alabildiğine gerçek yapılıyor. Seversiniz ya bazen, Sundance’den ödüllü bir Amerikan bağımsızı Nick Drake falan çalar içinde. İşte onun gibi biraz.

*Unutmadan; son birkaç yıldır da, bu tarza gönül verenlerin bir festivali var: “End of the Road” isminden kelli tüm yaz çılgınlığının sonunda, Eylül ayında İngiltere’nin Somerset ilinde yapılıyor. Tavus kuşlu, tostlu, çaylı rahat bir ortam. Gideriz belki bir gün…
**Bir de son yıllarda bunun sinema versiyonu da ortaya çıktı. Neo western diyorlar. Pek güzel filmler yapıyorlar. Jesse James Suikasti, Kan Dökülecek, İhtiyarlara Yer Yok, 3:10 Yuma gibi filmler… Güzel onlar da bence. Jesse James’in treni karşıladığı sahne ve Kan Dökülecek’in o Greenwood müzikli ilk karesi “kısaca” efsanevi…
Sözün bittiği yer: Geçen TV’de gördüm; Snoop Dogg, Willie Nelson ile country söylüyordu.
khgv@hotmail.com