AVRUPA FESTİVALLERİN-DEN
Levent Celepçi
Malum memleketin festival güncesi kısırdı bu sene. Nedenlerini de okudunuz daha önce bu sayfalarda. Yine de kargamecmua okuyucularına hizmeti borç bilip, Avrupa’nın iki belli başlı festivalinden izlenimleri sunuyor. Açık Radyo’dan, “Nocturne”den tanıdığımız “modern rock uzmanı” Levent Celepçi İspanya’dan, “içimizden biri” Yenal Yergün ise Macaristan topraklarından...
Benicassim:
Önce biraz coğrafya: Benicassim, Valencia’ya bir saat uzaklıkta, üç yanı sularla çevrili şirin bir İspanyol beldesi. Tarih notlarımız ise “Uluslararası Benicassim Festivali”nin bu sene 12. kez düzenlenmekte olduğuna işaret ediyor. Festivaller açısından 12 yıl, insan yaşı olarak 30-35 arasına tekabül ediyor. Avrupa yaz festivallerinin üç silahşörü Glastonbury – Roskilde – Benicassim gibi bir şey söylemek mümkün. O bakımdan, her sene yaz festivalleri kadroları açıklandığında, Benicassim kadroya bakıp yutkunduğumuz bir festival idi. İspanya’da Barcelona futbol ekibinin kadrosu ne ise, Benicassim de festival kadrosu olarak benzer yetenekler barındıran bir aktivite. Ancak bu sene (tıpkı Jay-Z’li Glastonbury gibi) kadrosuyla festivalseverlerde “acaba” mırıldanmalarına sebep oldu: bu sene ileri üçlü Mika – Morrissey ve Leonard Cohen’den kurulu idi. Listenin diplerinde ilgi çekici genç yetenekler de yok değildi: Eef Barzelay, Micah P. Hinson, The National, vs.
Kutsal festival topraklarına intikal ettiğimiz dakikalarda My Bloody Valentine ana sahnenin tozunu almaktaydı. Grup, bilindiği üzere, tutulmamış sözlerin grubu…1996 itibarıyla üzerinde çalışmaya başladıkları yeni (!) albümlerini o gün bugündür bekliyoruz. Arada, Kevin Shields, Sophia Coppola’nın harika filmi “Lost in Translation”ı bir tutam yeni şarkı ile şereflendirdi ama yeni MBV albümünden halen ses yok. Sahne performansları ise görülmeye değerdi. Kapanışta, bu turnede artık bir efsaneye dönüşen 15 dakikalık “white noise” olarak adlandırılabilecek “You Made Me Realise”yi de dinledik. Kalabalıkta 7-8 dakika sonunda dayanamayan ve konser alanından ayrılanlar oldu ama neticede sonuna kadar bekleyenler emeklerinin karşılığını aldıklarını ifade eden bir gülümseme ile ayrıldılar sahne önünden. İtiraf etmeliyim ki ilk My Bloody Valentine konserinden ayırılırken harikulade bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Tüm gece beynimde “I Only Said” çalmaya devam etti. Kevin Shields sahneyi Roisin Murphy’ye emanet etti. Bu yaz bizim buralara da uğramış olan Roisin, kalabalığı epey eğlendirdi. Neticede sahne şovu da, vokal performansı da övgüye değerdi, ama ne yalan söyleyelim konser biraz uzun geldi bize.

Müteakip gün –ki cumartesi oluyor– 18:00 gibi festival alanına duhul ettik. Güneş tüm yakıcılığı ile tepede… Alternatif sahnede, Mark Eitzel ve grubu American Music Club açıyor akşamı. American Music Club aynen albümlerindeki kalitede, pek fazla sürprizi olmayan, ama şarkıları bilenler için iyi bir konser performansı sergiledi. Mark Eitzel’den diğer alternatif sahneye, Eef Barzelay’i dinlemeye geçtik. Clem Snide’dan da tanıdığımız Eef Barzelay, kendi ismini verdiği ikinci albümündeki şarkıları tanıttı gelenlere. Sahnede epey itici bir duruşu olsa da, grup olarak iyi çaldılar. Eef Barzelay’den apar topar Tricky’ye yetiştik. Tricky, doğup büyüdüğü topraklara ithafen isimlendirdiği yeni albümü “Knowle West Boy”un neredeyse tamamını çaldı. İki de cover vardı Tricky’nin repertuarında. İlki, Cure cover’i “Love Cats”, diğeri yeni albümünde de yer verdiği Kylie Minogue cover’i “Slow”. İyi bir konserdi ama ayaklarımızı yerden kesmedi Tricky.
Ana sahnede My Morning Jacket sonu gelmeyen gitar soloları ile karşıladı bizi. Belki bazı kaşlarının kalkmasına sebep olacağım ama My Morning Jacket’ın biraz abartılmış bir grup olduğunu düşünürdüm hep, konserlerinde de –evet, itiraf ediyorum– düpedüz sıkıldım. Ana sahnede, My Morning Jacket’i The Kills takip etti. The Kills’i daha önce canlı dinlemişliğimiz yok ama albümleri severek dinliyoruz. Ama o da ne, şarkılar albümdeki gibi tınlamıyor. VV ve Hotel yalnızlar. Sanki küçük bir sahnede daha iyi olurlarmış gibi geldi bize. Hevesimiz biraz kursağımızda Raconteurs’a geçtik. Raconteurs neredeyse Rolling Stones edasında çıktı meydana. Kalabalık yıkılıyor. Üzerine şirin Benicassim beldesinin tüm ahalisi hücum etmiş sanki konsere. Dev ekrandan takip edebiliyoruz Jack White’ı. “Steady As She Goes”da ufak bir halk hareketi çıkıyor, yer yerinden oynuyor. Ama Raconteurs’un şarkılarını biraz sıradan ve heyecansız bulduğumuzu düşünüyor ancak kimselere söyleyemiyoruz korkudan. Aradığımız heyecanı aynı gece 04.00 gibi sahne alan Gnarls Barkley’de buluyoruz. Tamam grup da çok iyi ama Cee-Lo öyle böyle iyi değil. Çok iyi söylüyor ve papyon–ceket başladığı konseri kan ter içinde siyah atleti ile bitiriyor.

Son Benicassim akşamını yine alternatif sahnede The National açıyor. The National’ın geçtiğimiz aylarda İstanbul’da verdiği konserin tadı halen damağımızda. Uzunca bir turnenin son konserlerini veriyorlar. Konser kadrosunun İstanbul’a kıyasla yeniliği, nefeslilerde iki yeni elemanın varlığı. The National, yine İstanbul’daki gibi harika bir konser veriyor. Nispeten erken bir saatte sahne alıyorlar ama seyirci durumu da fena değil. Kapanışta “Mr. November” ile bitirdiklerinde Pazar akşamının bir önceki günün hayal kırıklıklarını fazlasıyla gidereceğini anlıyoruz. The National’dan sonra derhal heyecanla beklediğimiz Micah P. Hinson’un yolunu tutuyoruz. Micah P. Hinson’un yeni albümü Benicassim’den birkaç hafta önce çıkmış durumda. Yeni albümü beğenmişiz ama bir yandan da Micah’ın kariyerinin başındaki gitar-bas-davul günlerine hafif bir özlem duyuyoruz. Micah’ın sahnede çekirdek kadro ile yer aldığını görünce seviniyoruz. “Az bazen daha çoktur” düsturuna uygun bir hadise gerçekleşiyor sahnede. Olağanüstü bir konser veriyor Micah P. Hinson. Keşke bu sezon İstanbul’a da gelmesine birileri aracı olsa diye düşünüyoruz. Micah’nın hem davulcusu, hem basçısı ayrı bir övgüyü hak ediyorlar. Bulutların üzerinde ayrılıyoruz Micah P. Hinson’dan. Sırada Richard Hawley var. İngiliz’in hali başka oluyor… Richard Hawley konseri, festivaldeki bütün yeni yetmelere bir ders şeklinde cereyan ediyor. O ve grubu plak gibi çalıyorlar. Zaten çok iyi olan şarkılar, canlı olarak başka bir hava estiriyorlar, kendimizi bir an 50’lilerin Amerikası’nda mezuniyet balosunda gibi hissediyoruz.

Ve yılların hayali gerçekleşmek üzere. Pek turnelerin adamı olmayan Cohen’i sahnede canlı görecek olmanın heyecanı ile yerimizi alıyoruz konser alanında. Açılışı “Dance Me To TheEnd of Love” yapıyor. Sahne epey kalabalık, nefesli, yaylı, ne isterseniz mevcut. Cohen, neredeyse “best of” tadında bir repertuar oluşturmuş, şarkı listesini bir peçeteye yazıp vermiş olsak bu kadar olur: “Suzanne”, “Who by Fire”, “Everybody Knows”, “So Long Marianne”, “The Future”, “I’m Your Man”, “Bird on a Wire”... Şarkı kulesinde onun yeri çok yukarılarda. Kapanışı “Hallelujah” ile yapıyor ki konser alanı kendinden geçiyor ve açık hava ayini şeklinde transa geçiyoruz. Ancak Cohen’den sonra kendimizi bir an önce toparlamamız gerek, zira sırada Mr. Steven Patrick Morrissey var. Belden üstü çıplak grup elemanları ile uzun bir bekleyişten sonra sahnede beliriyor. Açılış şarkısı “Last of the International Playboys”. Kalabalık mest. Her konserinde olduğu gibi günün polemiği acaba “This Charming Man”i çalar mı Morrissey hazretleri?.. Beklenen oluyor ve “This Charming Man” çalınmıyor. Onun yerine kapanışı harikulade bir “How Soon is Now” yapıyor. Morrissey, kilo vermiş, epey neşesi yerinde idi. Tekno, yeni dönem İngiliz grupları, festival alanında etli yiyecekler satılması gibi konulara lafını esirgemedi. Arada şovunu da yapmayı ihmal etmedi, 2 defa gömlek çıkartılıp seyirciye atıldı ama neticesinde neden isminin konser afişinin en tepesinde olduğunu gösterdi. Morrissey’den sonra hafif hafif festival alanını terk etmeye hazırlanmaya başlarken noktayı Siouxsie Sioux ile koyduk. Övgüye değer yeni albümünden “Into a Swan” ve eskilerinden “Hong Kong Garden”ı da hafızamıza kaydedip, Benicassim’den bir dahaki sene tekrar gelmek temennisi ile ayrıldık. Darısı böyle bir festivale ev sahipliği yapmayı hakeden İstanbul’un başına.
nocturneacik@yahoo.com