Kutlu 1998
Utkan Çınar
Tüm festivallerden, plaj kenarı hedonizm günlerinden önce 1998 yılı vardı. Kayıp jenerasyonun hayata adım attığı yıllarda. Rock ‘n’ Roll’un krallarını gördüğümüz…
Çoğumuz unutmaya başladı belki ama Page & Plant, Deep Purple, Rolling Stones ve The Prodigy. Hepsi bir yıl içinde birkaç ay arayla gam yeme toleransımızı sonuna kadar hayatlarımızdan sildi. Bu sayfalarda 1998 İstanbul’unun müzik sahnesini anıyoruz. Tanıklıklarımızla…
Tarih: 5 Şubat 1998
Yer: Bostancı Gösteri Merkezi
Olay: Robert Plant ve Jimmy Page’in yıllar sonra bir araya gelip, yeni şarkılarla 2 ay sonra yayınlayacakları Walking into Clarksdale albümümün turnesi.
Bostancı Gösteri Merkezi uzun yıllardır artık yabancı grupların konserlerine ev sahipliği yapmıyor. Oysa ki bence bu, Taksim’deki sözümona konser salonlarının hepsinden daha güzel bir mekândı. İster oturmalı ister ayakta; ve o karanlık alçak hali tam bir rock’n roll ortamıydı. İşte, 1998 yılının ilk patlamasının da mekânıydı. Haberler çabuk yayılmış; biletler ilk günden kapılmıştı. Page ve Plant geliyordu ki benim kuşak rock’n roll’u o sıralarda onlardan öğrenmekteydi. Gitarlarını yeni tıngırdatmaya başlamış yeniyetmelerin en sevdiği şarkıydı “Stairway to Heaven” (tatsızlık olmasın ancak bence sözel olarak en sıkıcı şarkılarından biridir. “The Rover”, “Night Flight” falan çok daha güzel şarkılardı).Yeni albümün arifesindeler.3-4 sene öncesinin Asya nağmeli Unledded albümüyle hâlâ enerjik olduklarını kanıtlamışlar,

basta Charlie Jones, davulda da Michael Lee (çalarken refleks olarak gülerdi bu adam) ile Jones ve Bonham’ı pek aratmayan, çok sağlam bir altyapı kurmuşlardı.
Aslında 6’sı Cuma günü bir konserleri daha vardı. Ama hem sabırsızlık, hem de ertesi günki okul vakti öncesi konser kafası akıllarımızı çeliyor. Şimdiki gibi son dakikada değil daha öğlen saatlerinden ortama varıyoruz. Hava pek soğuk değil, güneşi hatırlıyorum. Üstümde de ucuz bir Led Zeppelin tişörtüyle bira almaya gidebiliyorum. Etraf boyalı saçlı ergen kızlarla, yeni saç uzatma deneyimleri yaşayan tiplerle dolu. Algıda seçicilik belki, genelde oldukça düşük bir yaş ortalaması var. Tabi eski tüfek abilerden de, dönemin türk rock ortamındaki insanları da seçebiliyoruz aralarda.
Ön grup Nekropsi. Yeni yeni adını duyduğumuz, ortamın delikanlı gruplarından. İki kişi çıkıyorlar ve harika çalıyorlar (ki Mi Kubbesi ne güzel albümdür.) setlerinin sonunda seyirciye fırlatılan baget omzuma çarpıyor arkadaşımın eline düşüyor. Vermiyor tabi de, hâlâ saklıyor mu acaba? Sonunda beklenen an geliyor. Hem Page hem de Plant sanki müziğe yeni başlamış gibi pırıl pırıllar. Plant “Rock ‘n’ Roll”un dizelerini bir bir okumaya başladığında artık hepimiz dağılmış farklı yerlerdeyiz. “How Many More Times,” “No Quarter” derken “Whole Lotta Love”da artık en öndeyim. Şarkıların hep bir ağızdan söylenmesiyle iyice gaza geliyor grup. Sonunda Robert Plant’in eline çakıyorum bir beşlik. Bitince kendime gelmek için biraz duruyorum olduğum yerde. Çıkarken arkadaşlarımı görüyorum. Hepsi çoktan kenarlara kaçmışlar. Kimin umrunda.
Ertesi gün bir değil iki tane sınavın olduğunu hatırladım okula vardığımda. Çok da önemli değil, üstümde konser mekânından aldığım tişört var (ilk ve son “merchandise” alışverişim).
Tarih: 17 Nisan 1998
Yer: Abdi İpekçi Spor Salonu
Olay: The Prodigy, başyapıtı Fat of the Land’in turnesinde İstanbul’u da es geçmiyor.

Genelde 1980 civarı doğumluların kayıp veya lanetli kuşak oldukları üzerine geyikler döner. Bunu doğrulayacak sebepler de oldukça fazla tabii ki. Ama işte, eğer 18 yaşınızdayken The Prodigy gibi bir grup çıkıyorsa ve ilk fırsatta da İstanbul’a geliyorsa çok da şikayet etmemek gerekiyor. İddialı konuşacağım hâlâ üzerine çıkan olmadı.
Kadıköylü biri olarak Bostancı güzel mekândı. Ama Abdi İpekçi Spor Salonu uzak. Kimin umrunda. Biletler saha içi ve tribün olarak ayrılmış. Hayatımın tek büyük hatasını yapıyorum ve müziği adam gibi dinlemek için tribünden yer alıyorum kendime. (Neyse ki 2004’te telafi ettim.) Bu sefer Pink Floyd tişörtü var üzerimde. Ne düşünüyordum bilmiyorum. Abdi İpekçi etrafında biraya ulaşımı rahat bir yer değil. Surların oralara keşfe çıkıyoruz. Uzun bir yürüyüşten sonra elimizdeler. Ortam garip. Normalde Efes Pilsen’in Avrupa maçlarına ev sahipliği yapan mekânda uzaydan gelmiş bir jenerasyon var. Ortama ayak uydurmak için şarkı falan söylüyorum. Kızlar yanımıza gelip benim ingiliz olup olmadığımı soruyorlar. Şarkı söylüyorum diyorum. (Bizim kızların yabancı hayranlığı içimdeki milliyetçilik düğmesine basan tek durum. Ha bir de o “Efes-Aris” finali vardı.) Tribüne yerleşiyoruz ama gözümüz saha içine kalıyor. O zamanlar habersiz şekilde sevdiğim kızın da saha içi bileti olmasına rağmen onları da tribüne ikna ediyorum ki sonradan çok büyük hata olduğunu farkediyorum. Neyse…
Sahne ve hoparlörler göz korkutuyor. Zaten gazeteler yazmış Türkiye tarihinin en büyük ses sistemiyle geliyorlar. Bir davul, bir gitar ve 10’dan fazla synthesiser var ortamda. Bekleyiş uzun sürmüyor ve bir sarsıntı başlıyor. Önce Liam Howlett geliyor, grubun beyni. Sahne önüne gelip bir selam çakıyor, synth’lerin ardına geçip deliriyor. “Smack My Bitch Up” ilk basıyla geriye savruluyoruz. O güne kadar duyduğumuz en güçlü bas bu. Devasa spotlarla iyice kaynıyor ortalık. Canlı gitar ve davullar da cabası.
Maalesef müzik başlayınca yaptığım hata daha da gün yüzüne çıkıyor. O koltukların arasında dans etmek çok zor. Yine de zorluyorum kendimi. 1.5 saat hiç durmuyorum.
Prodigy tarihi bir performans sunuyor. Biz de göğe çıkıyoruz. Dünyanın en arızalı grubu en iyi zamanında gelmiş az şey değil. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan kendimizi Taksim’e doğru bir arabanın içinde buluyoruz. Sonra kendime gelmem birkaç günü buluyor. Hâlâ da karşı değilim, ayda bir gelsinler. Hiç yorgun değilim.
Tarih: 6 Haziran 1998
Yer: Açıkhava Tiyatrosu
Olay: Deep Purple yeni gitaristleri Steve Morse ile çıkardıkları ilk albüm Purpendicular’ın turnesinde…
Mekân yine yanlış. Açıkhava sahnesi rock konserlerine uygun değil. Özellikle tıklım tepişse. Deep Purple’ın ilk ziyareti bu. Daha önce Ian Gillan gelmiş ama aynı şey değil tabii ki. Blackmore’u seviyoruz, ancak yalan değil bu yeni gitarist Steve Morse’la DP yeniden doğmuş. Hâlâ da Purpendicular’a haksızlık edildiğini düşünürüm.
Konserden önce ne beklediğimizi biliyoruz. Bir-iki sene evvel Paris’te, L’Olympia’da verdikleri konserin kayıtları yayınlanmış ve Made In Japan’a yabancı olmayan bir enerji beklentilerimizi artırmış. Açıkhava’nın dolu günlerinden bir tanesi. Şimdilerdeki caz konserleri gibi sıkılıp birinci şarkıda ortamı terk edecek sonradan görme sosyetik burjuva kokusu ortalarda yok.
Klasiklerin hepsini harika icra ediyorlar. Steve Morse özellikle “Perfect Strangers” gibi şarkılara yorumlarıyla takdir kazanıyor.

Adam hızlı ama beynimizle cinsel ilişkiye girmiyor.Çıkacak yeni albüm Abandon’dan da bir kaç şarkı çalıyorlar, Perpendicular’dan “Ted The Mechanic” ve “Sometimes I Feel Like Scraming” eski şarkılar kadar tezahürat alıyorama herkesin beklediği, “Smoke on The Water”. Tarihi bir katılımla söyleniyor şarkı. Evet mekân yanlıştı. Dinlerken ayakta hareket etmek sakatlıklara davetiye çıkarıyordu ama o akustik sayesinde seyircinin sesi de çok güzel geliyordu. Jon Lord tek eliyle solo atarken teknisyenlere bağırıp çağırdı. Ian Paice gene mükemmeldi. Gillan’ın artık enerjisini kaybetmeye başlayan sesinin de son zafer anları. Gidiyorlar. Geliyorlar. Bir daha gidiyorlar. Seyici ayrılma niyetinde değil. Sonra üzerinde lame ceketi ve çıplak ayaklarıyla Gillan tek başına geliyor. “Partiye çoktan başlamıştık,” diyor ama iki şarkı daha çalıyorlar.
Bir kaç ayda yeteri kadar efsane seyrettik diye düşünüyorum, şanslıyız. Tabi bir tane daha kalmış ki henüz haberimiz yok ondan.
Tarih: 19 Eylül 1998
Yer: Ali Sami Yen Stadyumu
Olay: “Bridges to Babylon” turnesi. Rolling Stones ilk ve son kez(?) İstanbul’da.
Neler oluyor adamım? Aynı yıl bu kadar konser nasıl bir arada olur. Hem de Stones yıllardan sonra iyi bir albüm yapmışken. Evet, o zamanlar da uzun turneler yapıyorlar ama şimdiki gibi can sıkıcı noktaya gelmemiş daha. “Bridges to Babylon” onların en başarılı turnelerinden biri oldu bile. 108 ülkedeki dört buçuk milyon seyirciden biri de bendim.
Stadyumda ilk defa konsere gideceğim.(Evet, Guns N’ Roses’a gidemedim. cızt bızt) Hep kliplerde felan görmüşüz. Tribünde oturmayacağımız belli. O yılki ekip gene aynı. Erken saatte Mecidiyeköy ortamına varınca ortalığı turluyoruz. Tam likör fabrikasının arkasını gezerken o devasa sahneyle karşılaşınca, artık dayanamıyorum. Erken gelmenin avantajıyla kısa bir kuyruktan sonra içerdeyiz. Karizmayı yiyeyim kapıdan girince hemen önlere koşuyorum. Adettendir. Önce enteresan bir grup çıkıyor. Madeni para ve su şişesi yağmuruna tutuyorlar. Tasvip etmesem de gerçekten kötüler. Sonra o dönemin revaçta ismi Athena alıyor yerini. Basit Ska tripleriyle ortamı ısınıyorlar. Evde hiç dinlemedim ama işte ortam müsait.
Ortam gittikçe kalabalıklaşıyor; arkama baktığımda hiç görmediğim kadar çok insan var ortamda. Hiç Metallica izlemedim ama sanırım yine ilk beşe girer katılımcı sayısında. Neredeyse en öndeyim. Önce bir uğultu ve yer titremeye başlıyor. Sahne zifiri; geridekiler değil ama ben görüyorum Keith Richards’ın sahnenin ortasına doğru geldiğini. “Keef,” “Satisfaction”ın ilk notasını basmasıyla, arkadaki dev elips ekranın ne işe yaradığını anlıyoruz. Bütün ışıklar ve ekran patlıyor. Ekranın yanından çıkan havai fişekler üstümüze kıvılcımlar damlatıyor. Hepimiz bir dört sıra geriye kaçıyoruz. Sonrası zaten organize kaos. Charlie Watts mükemmel çalıyor; Jagger yerinde duramıyor. Zaten biliyorsunuz bunları ama işte o kadar yakından görünce insan bir tuhaf oluyor.


Yeni albümden bolca çalıyorlar ki sorun değil zaten güzel. Ama eskilerden de hiç kayıp yok. “Jumpin’ Jack Flash,” “Gimme Shelter,” “Brown Sugar,” “Wild Horses,” hiç eksik yok. Bir ara İstanbul’dan en çok istenen şarkı oylamasının sonuçları açıklanıyor. “Love is Strong” kazanmış. “Yuh!” diyorum gene karizmayı çizdirdik ama ulan şarkı da fena değil. Ne çabuk bitti derken yine bir uğultu, bu sefer sahnenin ortasından bir köprü sahanın ortasındaki ufak sahneye doğru uzanıyor. Üstünden geçip bize penalar atarak oraya varıyorlar. Bu sefer “Like a Rollin’ Stone” gibi şarkılarını, sahanın ortasında, eski-ekol blues barları ortamı tadında çalıyorlar. Sonra yine geri geliş; yağmurun başlaması, saatler sürüyor. Ayak diz hak getire, şimdi olsa nasıl dayanacağım diyorum ama işte, “Shine A Light”da gördük adamlar hâlâ tam gaz. Ama o film yanına bile yaklaşamaz. Bu çok acayipti; neredeyse 3 saat.
3-4 yıl sonra gece vakti VH1 kanalında bir Stones belgeseli görüyorum. Richards’a soruyorlar “En güzel konseriniz hangisiydi?” diye. Hepsi güzeldi diyor önce. Politik. Sonra “Son zamanlarda bir İstanbul vardı,” diyor gözlerini açarak. “O çok acayipti.”
khgv@hotmail.com