gittim, gördüm, coştum.


Yenal Yergün
dizimdeki yaranın kabuğu yeni düştü. eee, artık rüyadan sıyrılıp yazmanın vakti gelmiş. sziget ’08 accayip bir festivaldi a dostlar! darısı herkesin başına. dünyanın grubu bir yana, dünya gözüyle sex pistols izlemek de varmış. dizi paralama pahasına pogo yaparken biraz zor izleniyor ama olsun...
 
adamlar 1993’de başlamışlar bu işe. sadece macar gruplarının çıktığı, öğrencilere yönelik bu ilk festivalin adı “diáksziget” (öğrenci adası) imiş o vakit. mekân, budapeşte’nin ortasında, tuna üzerindeki obudai adası. (evet, “ada” demek “sziget.”) ilk festivalin seyirci sayısı 43.000, aralarına kaynaştığım bu yılki rakam ise 385.000! beleşçisini, çalışanını falan da kat içine, bir adada 400.000 eğlenmekten başka bir şey istemeyen insanla mahsur kaldım demek ki bir hafta boyunca. ve müzik... 19 sahneden, aslında her yerden gelen, kulaklarımızdan taşana dek dinlediğimiz müzik. üşenmedim, aldığım festival kitapçığından saydım; 43 ülkeden irili ufaklı tam 481 grup ve dj sahne almış altı gün içinde. hal böyle olunca, herkes festivalin kendi ilgilendiği veya şansının denk geldiği bölümünü takip edebiliyor. bir başkası size bambaşka bir sziget anlatabilir. benimkiyle idare edeceksiniz.
ana sahnenin ilk devi iron maiden. festivalin açılışını yaptılar ama ilk gün değil daha, sıfırıncı gün. yani “bakın iron maiden sahnede, ama daha festival başlamadı bile,” demek istiyor adamlar. büyük grupların büyüklükleri yaşlandıklarında daha iyi anlaşılıyor galiba. performanslarından hiçbir şey eksiltmemiş steve harris ve tayfası. (canlı değilse de konser kayıtları seyretmişliğimiz var önceden tabi.) bruce dickinson eskisi gibi çıkamasa da tepelere doğru koşarken, sahneyi ateşe verdiler resmen. gün boyunca “anam nereye geldim ben” şaşkınlığıyla dört dönen bakışlarım sabitlenmiş durumda. eddie’yi de görüp hacı olduk ya, gam yemem artık.
ilk günün ana sahnedeki ilk grubu anti-flag. ama onlara koşturmadan önce ben günün ilk konserine şöyle bir bakayım diye, talentum-zuzda (yetenek makinesi) sahnesine seğirttim. nasmith diye bir macar grup. hah diye kaldım. kalamadım coştum. macarca bangır-kıpır bir funk rock döktürdüler. yeni yetmeler böyle çalıyorsa işimiz var. anti-flag kaçıyordu neredeyse. bu sahneyi her gün yoklamak gerektiği malum oldu.
 
sahi belli başlı sahneleri sayayım yeri gelmişken. ana sahneye o kadar çok alternatif var ki, alternatif sahne diye bir şey yok haliyle. onun yerine dünya müziği ana sahnesi var, yeni yetenekler sahnesi var, ne bileyim caz sahnesi, blues sahnesi var, çingene havalarının estiği roma çadırı var, bir de firmaların sponsor olduğu büyük sahneler var; hammerworld sahnesi, converse wan2 sahnesi, mastercard party arena, a38, mr2, arany aszok sahneleri, böyle gidiyor. arany aszok demişken, macaristan’ın efes’i diyebiliriz kendisine. ana sponsor, yani benim festivaldeki başlıca besin kaynağım. 0.6’lık bardak 2.5 liraya denk gelen forint (390) karşılığında alınabiliyordu. dikkatinizi çekerim sayın yurdumun festivaldüzenleyicileri. üstelik herkesin elinden düşmeyen bardakları ve adını verdiği bir sahne dışında hiçbir yerde burnumuza koca koca “branding” malzemesi sokmadan.
neyse lafı daha fazla dağıtmadan, anti-flag’ın takdire şayan performansının ardından dünya müziği sahnesine koşturdum. leningrad var sırada. festival kitapçığında şöyle demişler; “leningrad 90’ların sonlarında moskova’nın ve st. petersburg’un kulüplerinde boy göstermeye başladı ve hemen ardından sovyetler birliği çöktü onların yüzünden.” tayfun’un deyimiyle yaptıkları ska-punk-şanson-kabare çorbası, damakta nefis bir tat bırakıyor, ayakta da bir sızı tabi zıpıldamaktan. konser boyunca hemen önümde dans eden üç rus kızına eşlik ederdim şarkıları önceden çalışsaydım. hayıflandım. günün (benim için) son konserine koşturuyorum hemen ardından. a38 sahnesinde kultur shock ile coşmaya devam. istanbul’a geldiklerinde kaçırmıştım. içim acımıştı ama acısı çıktı. leningrad’dan kurtulan kurtlarım kalmış baya. dök dök bitmedi. döktürdü keratalar. sürüne sürüne çadırın yolunu tuttum.
ertesi gün yoğun müzik mesaisine alışmaya başladım. presidents of the united states of america ana sahneye, myzrab için talentum’a, kaiser chiefs ve jamiroquai için yine ana sahneye, modeselector için a38’e koştururken, ancak bira kuyruklarında nefeslenebildim biraz. yaa, insan bazen kuyruğa bile muhtaç olabiliyormuş. başkanların “peaches”ı ile zıplaya zıplaya gittiğim talentum’da karşılaştığım myzrab büyüledi gerçekten. zıplama salınmaya dönüştü. ney, bendir, ud, darbuka, konga ve kemanı elektronik altyapı üzerine oturtup öyle güzel bir müzik peydahladılar ki, solist hatunun türkçe selam vermesinden de cesaretlenip kulis kapısında nöbet tuttum teşekkür etmek için. başardım da. hannah sırf merakından kendi kendine öğrenmiş türkçeyi ve türk müziğini. arkadaşlarına da bulaşmış merakı, ortaya bu grup çıkmış. ne iyi olmuş. türkiye’ye selam etti. benden çıksın da... kaiser chiefs çok kral bir şov çekti. dillere pelesenk şarkı kotarmakta üstlerine olmadığını, konser alanını dolduran elli-altmış bin kişiye şarkılarını marş gibi söyleterek kanıtladılar. jay jay bildiğiniz gibi. sempatikliği üstündeydi yine. ama burada tanıştığım modeselector, vücudumda kalan son sıvıları da (ter) çekti aldı. a38 çadırının zemini zangır zangır titredi ter ter tepinenlerin ayakları altında. takip edeceğim kendilerini.
programa göre üçüncü gün. saat 2’ye kadar ayılma, kendini toplama derken, 2’den sonra yine cozutma faslı. dedim ya talentum abonesi oldum. utolso alkolom (isme bak, utolso “dibine kadar” demek) ve hemen ardından faust roll, ana sahnedeki babalar için iyi altlık oldu. die ärzte neymiş öyle yahu! alman ekolü punk yine sevdirdi kendini, ne dediklerini anlamasam da. hoş tepinmekten almanca bilseydim de anlamazdım ya, neyse. sahneden nasıl görünüyordur acaba; kellelerden oluşan bir güruhun içinde, sahnenin önünde, sağında, solunda birden 4-5 metre çapında dairesel boşlukların açılması ve bu dairelerin yine birdenbire kenarlardan taşan insan seliyle -dev bir dalganın kayaya çarpması gibi- merkezde kapanması. kemikler sağlammış.
 
die ärzte sahneden çekilince, hiç yapmadığım bir şey yaptım ve damağıma yapışan dilimi tükürüğümle avutarak bira almaya gitmedim. sex pistols çıkacak, boru mu? boşlukları değerlendirip biraz daha öne sokulmaca. iki üç sıra önündeyim sahnenin. ve geldiler. sahnede ilk hareket: johnny rotten’ınkabak gibi götüyle müşerref oluyoruz. sonrası, “pretty vacant”la başlayan ve ikinci bisinde “god save the queen” ile biten 3 saatlik nefes kesici bir performans. sadece nefesim değil, dizlerim de kesildi. bu yeni nesil pek bir ayıymış canım. hoş ben de pek pabuç bırakmadım ya. zaten dizim de yere kapaklanan bir denyoyu ezilmekten kurtarırken yaralandı. kahramanlıktan taviz vermeyiz. velhasıl, sex pistols uçurdu beni. adamın sesi hiç mi değişmez. tavrı zaten sabit. açık açık söylemişler işte, “bu turneye sırf yolsuz kaldığımız için çıkıyoruz,” diye. hayran olan olsun onlara ne?
sex pistols sarhoşluğuyla kendimi roma çadırı’na attım. bambaşka bir âlem. selim sesler sahnede, en kıvrak roman havalarını döktürüyor. bu ne perhiz, sen lahana turşusu musun diyenlere yanıt: evet. iki gerdan kırma üç göbek kıvırmanın ardından, converse sahnesinde yakaladığım danko jones kalan son enerji kırıntılarımı da hallaç pamuğu gibi attı. şalteri kapadım.
 
ertesi gün, gevşeyip rahatlamak ve hatta huşuya ermek için birebir bir mekâna kendimi atarak başladım mesaiye. luminarium dedikleri bu tahran çarşısı mimarisinden feyz alarak yapılmış şişme çadır, içine girdiğinizde ağzınızı açık bırakıyor. alışınca da kendinizi bırakıyorsunuz bir köşesine, bu renk deryası içinde yüzmeye. zaman-mekan kaygısı kayboluyor. ondan önündeki koca kuyruk. bugün son günüm diye kendimi gaza getirip dışarı atmasam yatıp kalacaktım orda.
 
ana sahnede roisin murphy konserine yetiştim. onlar çoktan başlamış oysa. mademoiselle k’yı kaçırmışım roisin’den önce. olacak iş mi? neyse, roisin aldı ıstırabımı. epol’den aşinaydım kendisine, aşinalığımı orda tanıştığım tatlı macarlar judy ve judit ile pekiştirdim. lakin bu bana yeni aldığım gözlüğüm ve şapkama mal oldu. olsun. pişman değilim hehe. serj tankian çıktı ardından. system of a down tadını pek bulamasam da, onun aradığı da pek bu değildi zaten sanırım. yeni albüm elect the dead dinlemeye değer yine de. günün ve benim için festivalin kapanışını r.e.m. yaptı. michael stripe klasını konuşturdu tek kelimeyle. ay tutulması esnasında aydaki adam oldu kendisi.
 
yerim bitti, yoksa yazacak çok şey var. bir o kadar da kaçırdıklarım. gitmediğim ama aklımın bir ucunda takılı kalan konserleri sayarak bitireyim: mgmt, flogging molly, alanis morissette, the kooks, the wombats, the killers, punish yourself, john digweed, justice ve adını henüz bilmediğim, keşfedilecek onlarca grup. insan kızıyor bir noktadan sonra. bu kadar grup getirilir mi kardeşim? hangisine yetişeceğiz? seneye daha makul bir şey yapın. bak gelmem bir daha haaa...
yenyerg@hotmail.com