Kılavuzu Karga Olanın...


Yayın
 
George Perec’in ölümünden 30 yıl sonra bulunan ilk romanı Paralı Asker, Sel Yayınları tarafından Esra Özdoğan çevirisiyle Türkçe’ye kazandırıldı. Perec için edebiyat dünyasının en hin, en hınzır ve en zeki yazarlarından biri desek kimsenin itirazı olmaz herhalde. Bu nedenle de adını duyduğumuz hemen her habere atlıyoruz. Bu ilk romanda da 1475’te Messine’nin yaptığı “Paralı Asker” tablosunun sahtesini yapma işini üstlenen Gaspard Winckler’in heyecan dolu hikâyesini alemetifarikası diliyle anlatıyor. “Sahte bir sanat eseri üreterek gerçeğin kendisine ulaşılabilir mi?” sorusunun yanıtı polisiye roman tekniklerini kendi muazzam trükleri ile harmanlıyor.
 
Rock ‘n’ Roll tarihinin birinci elden en büyük tanığı ve yaratıcısı Keith Richards’ın 2010 sonunda yayınlandığında ortalığı yıkan otobiyografisi Hayat bizi de pek mutlu ederek çok zaman geçmeden Türkçe’ye de kazandırıldı. Pegasus Yayınları’ndan Elif Kolcuoğlu çevirisiyle yayınlanan Hayat, Richards’ın tüm hayatını, tüm dürüstlüğü ve cana yakınlığıyla gözler önüne seriyor. James Fox’un yardımıyla 5 yıl gibi bir sürede tamamlanan projenin çevirisinde yer yer sıkıntılar olsa da (her zamanki gibi) Richards’ın o ünlü sırıtışı ve harbiciliği sayfalara yansımış. Yılın en önemli yayınlarından biri. Kaçırmamalı.
 
Film

Bilenler bilir, Primer zamanda yolculuk üzerine yapılmış en iyi filmdir. Amerikalı yönetmen Shane Carruth’un 2004’te çektiği bu ilk filmi, Hollywood’un hiçbir hikâye anlatım tuzağına düşmeden bu çetrefilli konuyu ele alışıyla çoktan kült statüsüne yükselmiştir. Carruth, 10 yıldan sonra 2. filmi Upstream Color ile geri dönüyor. Romantik-bilim kurgu-korku janrında adlandırılan filmde Carruth yine full auteur (montajdan müziğe, başrolden sinematografiye) performansı sergiliyor. Eğer ilki kadar etkiliyici ise yeni bir efsanenin doğuşuna tanıklık edebiliriz. Tetikte olunuz.


Amerikan bağımsız, liseli ergen gençler… Başlangıç iyi değil gibi. Ama The Perks of Being a Wallflower, aynı adı taşıyan romanından senaryolaştırarak yönetmen koltuğuna da oturan Stephen Chbosky’nin ilk yönetmenlik denemesi olarak gayet iyi bir hikâye, dolayısıyla seyir zevki yüksek bir deneyim vaat ediyor. We Need to Talk About Kevin’den akıllara kazınan Ezra Miller, Henry Potter’ın artık kendini başka karakterlerle var etmeye çalışan Emma Watson’u ve parıldayan genç yetenek Logan Lerman ile sadece hikâye değil oyunculuklarla da göz dolduran film, çok bilindik bir konuyu, gayet güzel işlemiş. Liseye yeni başlayan sıkıntılı ergen Charlie (Lorman) birden kendini son sınıftan iki kardeşin sıra dışı gündemlerinin içinde bulur ve hayatla yüzleşir. ‘80’lerde geçen hikâyeye müziklerin de (The Smiths, Bowie…) bir hayli destek olduğunu belirmek gerek.


Dizi
 
Ve sonunda Mads Mikkelsen Amerikan televizyonlarında! NBC’nin yeni serisi Hannibal yılın şu ana kadar en merakla beklenen çalışması. Adından da anlayabileceğimiz gibi tarihin en mühim “kötü”lerinden Hannibal Lecter’ın (Kuzuların Sessizliği) FBI ajanı Will Graham ile olan ilişkisini konu alan yapımda kariyerinin en önemli işine başlayan İngiliz aktör Hugh Dancy ve Danimarkalı efsane Mads Mikkelsen yer almakta. Laurence Fishburne ve Gillian Anderson’un da yer aldığı kadro gayet iddialı. Lecter efsanesi yoruldu artık diyebiliriz ama dizi mantığının bu tarz hikâyelere filmlerden çok daha konforlu şekilde bir hikâyeyi deşme imkânı sunduğu da gerçek. Bir de Mikkelsen, Lecter yahu, daha ne lazım! 

 
Albüm
 
Trent Reznor 2009’da NIN’e ara vereceğini açıklayıp son turnesini yaptığında (Türkiye’de de gayet harika bir performansla da) bu kadar çabuk geri döneceğini beklemiyorduk. Eşi Mariqueen Maandig ve Social Network filminin müzikleriyle ortak Oscar aldığı müzikal kankası Atticus Ross ile oluşturduğu How To Destroy Angels, 2 EP’den sonra bir albüme de imza attı. Welcome Oblivion adını taşıyan albüm EP’lerin verdiği gazdan daha fazlasını vaat etmese de gene Reznor’un elektronika ile olan ilişkisinin en net sound açılımlarından biri. Kesinlikle özgün bir kaliteyi de buluyorsunuz. Tabii bu proje ne kadar uzun soluklu olur emin değiliz keza Reznor büyük bir atakla NIN’in kadrosuna Adrian Belew’ü dâhil ederek yeni turne planlarını ve yeni-eski şarkıların farklı yorumlarına yol verecek bir ortaklığa yelken açtı. Bir en iyiler toplaması ve uzunca bir turne beklenmekte. Yeni albüm haberi ise henüz yok. Yeni Queens of the Stone Age albümünün konuklarından biri olduğunu da hatırlatalım. Son olarak Reznor’u, bu sayfalarda da tanıttığımız, Dave Grohl’un harika belgeseli Sound City’de de rastlayabilirsiniz.


Davy Jones geri döndü! Son albümünü 2003’te yayınlayan ve 8 yıldır da konsere çıkmayan David Bowie, The Next Day isimli albümünü yayınladı. Sürpriz videolarla Ocak’tan beri sabırsızlıkla beklenen albüm hakkında yorumlar değişiyor. Genel olarak Bowie’nin Visconti kılavuzluğunda ‘70’ler havalarına dönüp ‘90’lardaki yeni tarz denemelerine pek takılmadığını söyleyebiliriz. (Albümde Lodger zamanından bile şarkı olduğunu düşünürsek.) Yoğun davullu bir rock albümü The Next Day. Sözleri daha çok öne çıkaran çok bariz bir hit’e sahip olmayan bir albüm. Vakit verme ihtiyacı var. Sonuçta Bowie’nin müzik kariyerine devam etmesi lazım. Suskunluktan çok daha iyidir.


Yılın merakla beklenen albümlerinden biri de Thom Yorke’un süper grubu Atoms For Peace’in Amok’uydu. Aslen Yorke’un solo debütü The Eraser’ın sahneye taşınma projesi olan Atoms For Peace bu arada kısa brir süreliğine de stüdyoya girerek Yorke’un bestelerine müizk yaptı. Red Hot’tan Flea, Radiohead’in 6. elemanı, süper prodüktör Nigel Godrich, Beck ve REM ile çalışmış Joey Waronker ve Brezilyalı Mauro Refosco’dan müteşekkil grup toplamından daha fazla etmiyormuş aslında. “Ingenue”, “Stuck Together Pieces”, “Default” gibi keyifli anlar olsa da Amok’un gayet sağlam bir Thom Yorke solo albümünden bir artısı yok. Bunu bekliyor muyuz veya ihtiyacımız var mı? Yok belki ama yine de Flea’nın olduğu bir gruptan daha fazlasını da bekliyor insan. Gene gayet kalburüstü Yorke besteleri ile keyifli dinlenilir. Ama raf ömrü de çok uzun olmaz kanaatindeyiz.

 
Georgia bize Vic Chesnutt ve REM’i vermiş güzide bir şehirdir Birleşik Devletler’de. Buraya gözlerimizi çeviren yeni bir isim ise Phosphorescent nam-ı diğer Matthew Houck. Aslında yeni bir isim değil; Muchacho onun 6. albümü. Ve tıpkı Banhart gibi olgunluk işi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kötü bir ayrılıktan sonra Meksika’ya kaçıp yazdığı şarkılardan oluşan Muchacho, Kurt Vile’la da çalışmış John Agnello’nun da katkılarıyla harika bir albüm. Indie ile country-rock’un çok kararında birbirine karışabildiği, modern bir Astral Weeks belki de. Acı yakışmış Houck’a, hakkını veriyor.


Bu ay bizi en çok mutlu eden işlerden biri de Steve Mason’un The Beta Band günlerinin enerjisine ve kalitesine geri döndüğü müjdeleyen albümü Monkey Minds in the Devil's Time’ı yayınlaması. 2004’te The Beta Band’in dağılmasıyla etkinliğini kaybetmeyen ve Black Affair, King Biscuit Time gibi projelere imza atan ve kendi ismiyle 2010’da Boys Outside isimli debütünü yayınlayan Mason, bütün bu çalışmalarda arayışta olan bir müzisyeni canlandırmaktaydı. Yeni albümde ise onu en bildiği şeyleri yaparken dinliyoruz. Tabii bu folktronica tarzı onu The Beta Band’de kült yapmış ama şan ve şöhreti getirmemişti. Şimdi niye farklı olsun? Dünya o zamanlardan beri çok değişti. Şimdi olabilir.


Konser

Michael Gira önderliğinde ‘80’ler ve’90’ların ilk yarısında post-punk dünyasında saygın bir isim edinen Swans 2010’da birleşip 2 de albüm yayınladı şimdi de İstanbul’a teşrif ediyor. Ayın en önemli konseri diyebileceğimiz etkinliğe hazırlanmak için grubun 2010-2011 turnesinden kayıtları barındıran We Rose from Your Bed with the Sun in Our Head albümüne göz atmak iyi bir hazırlık olacaktır. 7 Nisan, Pazar, 20:30, Salon İKSV

Kargaşa 13 – Jurnal
 
Bu yıl 13.’sü gerçekleşecek geleneksel KargART sezon kapanış sergisi Kargaşa’nın kavramsal çerçevesi belli oldu. Haziran ayının ilk haftasında açılacak ve ay sonuna kadar açık kalacak sergiye başvurularınızı 6 Mayıs 2013 tarihine kadar yapabilirsiniz.
 
Kavramsal Çerçeve:
İçinde bulunduğumuz dezenformasyon çağında sanatçıya belki de yeni bir görev düşüyor, günceli objektif bir biçimde ele almak, bir anlamda haber vermek. Bu bağlamda, fotojurnalizmden de esin alarak bir sorunun peşine düşüyoruz, teknikten bağımsız olarak, güncel haber kupürlerinden esinlenmiş işler sergileyebilir miyiz? Sanatçıyı dikkatini çeken bir haber üzerine kafa yorarak, haberi olabildiğince objektif bir biçimde eserinde ele alacağı bir üretim sürecine sokabilir miyiz?
 
“Kargaşa 13 – Jurnal” sergisini katılımcı sanatçıların haberini vereceği gündemlerle oluşturacağız. Sergilenecek işlerin seçiminde, işin üretimine dayanak olan haber kupürünü özellikle ve mutlaka dikkate alarak, sanatçının objektif yorumuna kafa yoracağız.
 
Bu anlamda, sergilenmesini istediğiniz işlerinizi, işe esin oluşturan haber kupürü ve yüksek çözünürlüklü görsel(ler)iyle birlikte son başvuru tarihine kadar bekliyoruz.
 
Başvuru Adresi: KargART, Kadife Sok. No:16, Kadıköy, 0216 330 31 51, info@kargart.org

 
Bilal Karaman – Patika - Baykuş Müzik
 
Bilal Karaman ilk albümü Bahane’nin ardından bu kez Patika’yla karşımızda. Bahane’de füzyon üzerinden giden gitarist, Patika’da adından da anlaşılacağı gibi daha sade bir yol izlemiş. Anaakımın dışında durmaya niyet etmiş bir müzisyenin kendine çizdiği naif bir yol olarak da görülebilir Patika.
 
Geçtiğimiz yaz Marcus Miller, Lars Danielsson gibi önemli isimlerle izlediğimiz Bilal, gitarın hakkını verdiğini her iki konserde de ispatlamıştı. Marcus Miller’la İstanbul’dan müzisyenlerin buluştuğu İstanbul Caz Festivali’nin özel konseptli gecesi, benzerleri gibi çorbaya dönse de zaman zaman, Bilal - Marcus atışmaları bu adama niye dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha göstermişti. Geçen ay Karga’da albümlerinin dışında bir üçlüyle (saksafonlarda Meriç Demirkol ve perküsyonda Jarrod Cagwin) verdiği konser Avrupa festivallerine göz kırpar nitelikteydi. Bu projesinin yanı sıra çeşitli katılımlarla süslediği Gyspy Swing Band’ine de denk gelirseniz keyifli bir gece geçireceğiniz garanti, bizden demesi.
 
Bulunduğu toprağın müzikal mirasını cazla içinden geldiği gibi harmanlayan Bilal’in Patika’sında, “Çay Elinden Öteye”, “Tanrı İstemezse”, “Lamma Badda” gibi uzundur çalageldiği yorumlar dışında besteleri de ziyadesiyle dikkate değer. Gevende’nin bir kısmı da ara ara albümün çeşitli parçalarında çıkıyor karşınıza. Özelte, caz dinlemeyen birinin de koyup albümü, “Ağustos Böceği” eşliğinde sakin sakin baharı karşılayıp, yaza göz kırpması mümkün. Yıllarca abisi Selçuk Karaman’la evde annelerinin kafasını rock’tan metale, latinden caza şişirdikten sonra, “Nihayet annemin de seveceği bir albüm yaptım,” diyor Bilal. Sadelik hüner ister, bir kulak kabartın.
 
 
info@kargamecmua.org