Öteki Doğa
Ayşegül Özpınar
“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.” - Mahatma Gandhi.Var olan her nesne, belirlenimliliği gereği çevresinden ayrılır, bu da onu diğer nesnelere oranla tanımlı kılar ki bu, ben ve öteki ikileminin başlangıç noktasıdır. Kuvvetler ayrılığını yaratan, devinimin doğmasını ve evrimin oluşabilmesine vesile olan da bu belirlenimdir. Madde düzeyinde bu, aslında fiziğin, yani hayatın var olmasının temel koşuludur çünkü hareket bu ayrımdan doğmuştur ve hareket olmadan hayat düşünülemez. Yani nesne ve öteki en az hayat kadar eskidir. Buna mukabil olarak Ben ve Ben’in dışını oluşturan öteki de, Ben’lik olgu insan varlığında anlam bulduğundan, en az hayat kadar kadimdir.
İyi de n’apalım? Demem o ki sorun Ben’in ve ötekinin varlığı değil, Ben ile ötekinin nasıl agılandığındadır. Çünkü hareket olduğu müddetçe kuvvetler ayrılığı olacak, dolayısıyla da sen, ben, o, bu, şu, bu... vs. olacaktır. Asıl mesele Ben’i bir başak Sen olarak algılayıp algılayamadığımızdadır. Dilerseniz madde evrenini ve buna mukabil varlık sorgulanımını bir tarafa bırakalım da şöyle ayan beyan ortada olan somut örneklerden ötekileştirilmiş bir değere, DOĞA’ya dikkatimizi çevirelim.
İnsanın doğa ile olan ilişkisi daima onun benlik ihtirasının bir aynası olagelmiştir. İlkel çağlarda doğa, aşılamaz bir engel olarak tanrıların kudret sahnesi olan bir ilah olarak ÖTEKİLEŞTİRİLMİŞTİR. Ardından çağlar ilerlemiş, kutsal kitaplarla gelen hükümler çerçevesinde Doğa, Tanrı nezdinde üstünlüğünü (hiyerarşik olarak) insana bırakmıştır ki bu da sanayi devrinde insanın doğayı ÖTEKİ bir nesne olarak ehlileştirmesinin önünü açmıştır. Bugün de aynı anlayışın devam etmekte olduğuna tanıklık ediyoruz. Öyle ki, Avrupa Birliği ve de Birleşmiş Milletler gibi “birlik” kavramını belirli çıkarların birliğine indirgeyen bir yapının altına imzasını attığı ama zengin müttefiklerine bile inandıramadığı temel hak ve hürriyetler, beyaz adamın toprağında uygulanır, ÖTEKİLERİN topraklarındaysa yağmalanır oldu. Küresel ölçekte belirli çıkar guruplarının varlıklarını sürdürebilmeleri adına BENCİLCE uygulamaya sokulan bu sosyal, ekonomik ve politik tutum, makrodan mikroya dalga dalga yayılarak etkisini kendi coğrafyamızda da gösterdi. Bu bakımdan acımız büyük. Büyük çünkü onca medeniyete, kültüre ve inanca beşik olmuş olan bu toprakların, yani Anadolunun bu özel ve kırılgan doğası şimdi birkaç doğaseverin (!) merhametine kalmış durumda. Vaziyet iyi değil. Söz konusu yasanın TBMM’de onaylanması halinde neredeyse satılmadık taş kalmayacak, bırakın ormanı dereyi. Öyle bir yasa ki bu “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu”, içerdiği maddeler Sivil Toplum’a, ekoloji uzmanlarına, akademisyenlere danışılmadan, bu yasayı hazırlayanların toplam bilgi ve deneyimi kadar yalnızca çevre alanında uzmanlaşmış onca insanın görüşleri hiçe sayılarak, sanki ülkemizde çevreden tek anlayan kesim bakan kesimiymiş gibi hazırlanmış. Daha doğrusu gerçekler birilerinin işine gelmemiş. Kalkınma kılıfı altında öne sürülen rantçı yaklaşım bu sefer de elini savunmasız ama klorofil, oksiyen ve su gibi en temel (!) ihtiyaçlarımızı bila ücret karşılayan bir varlığa uzatmış, onu nasıl pazarlarımın peşinde. Bu mu bizim vefamız???
Türkiye Cumhutiyetinin belki de en felçli dönemini yaşıyoruz hep birlikte. Felçli diyorum çünkü elimiz kolumuz bağlanmış, hangi derde, hangi eyleme, hangi kampanyaya koşturacağımızı şaşırmış bir halde, tabiri caiz ise başsız develer gibi dönüp duruyoruz. Ne görünür, ne duyulur, ne de konuşulur olduk. Ne halk olarak bizlere dair herhangi bir inisiyatif görünür vaziyette, ne eylemlerimiz yandaş medyada duyurulur halde, ne de söz hakkına sahibiz. Ama adımız DEMOKRASİ! Yalanın büyüğü... Eğri demokrasimize yakışan yeni eğri yasalarımız da var elbet. Buna en büyük örnek sözde Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma (!) kanunu. Kanun, yaşadığımız dönemi ve bu döneme damgasını vuran anlayışı en güzel biçimde özetliyor, çünkü doğa üzerinden işlenen her nevi eylem, TEMELDE İNSANA OLAN YAKLAŞIMIN AYNASIDIR. Şöyle ki insanı sevmeyen doğayı sevemez ya da tam tersi. İnsanı satılacak, dövülecek, yakılacak veya hapsedilecek bir nesne olarak gören anlayış defacto doğayı da satılacak, dövülecek, yakılacak veya hapsedilecek bir “nesne” olarak görecektir. Oysa ki bedenimiz ne kadar hayat sahibiyse, doğa da mislince hayat sahibidir. Onun kanı akarsu, teni toprak, organları dağlar, alyuvarları ağaçlar ve hücreleri bizim gibi onunla yaşayan canlılardır. O nedenle atalarımız ona TOPRAK ANA demişlerdir. Sahip olduğumuz bu organik beden ondan geldiği gibi ona dönecektir.
Eğer Anadolu gibi tarihi, kültürü ve doğasıyla bulunmaz bir madenin başında, iktidar oyunları oynuyorsanız, bu yazılanlar size romantik birinin, biraz da size göre aykırı bir ÖTEKİNİN fikirleri gibi gelebilir. İktidar her baba yiğidin kaldıracağı bir iş değildir. Hem yöneteceksin, yönetirken hem adil, hem eşitlikçi, hem dürüst, hem de düşünceli olacaksın, yani topluma örnek bir önder olacaksın. Böyle niteliklere sahip figürler tarihte parmakla sayılacak kadar azdır. Ama işin garibi, iktidar odaklarının bu rantçı yaklaşımının, iddia ettikleri inanç duyarlılığından bir hayli uzak oluşudur. Neden mi? İslam (ki barış demektir) peygamberi Hz. Muhammed, hayatında üç durum / şahıs tipi için beddua etmiştir. Bunlar: 1. Zorlaştırıp kolaylaştırmayanlara; 2. Doğa varlıklarını, suyu, toprağı, havayı tahrip eden, yakıp yıkanlara; 3. Parayı putlaştıran yani ilahlaştıranlara. Oysa söz konusu yaptırımlar (yalnızca Tabiat yasası değil, dayatılan 4+4+4 eğitim sistemi ve içeriği de) zor-lamak ve zor-laştırmak, doğa varlıklarını geri-dönüşümü olmayacak seviyelerde tahrip etmek gibi özelliklere sahiptir ve bunların temelinde de parayı ve gücü tüm tabii, kültürel ve de insani değerden yüce gören bir anlayış yatmaktadır. Dışardan bakan akıl sahibi herkez için tablo budur.
Umarım bu yazı yayınlandığında çok geç olmamıştır. Çünkü benim çağrım güçlerimizi birleştirip sesimizi duyurmamız yönündedir. Hayatı zorlaştırmayıp kolaylaştırmak adına, doğa varlıklarını, havayı, suyu, toprağı korumak ve gelecek nesillere sağ-salim teslim etmek adına ve de parayı değil ama gerçek insani değerleri, sevgiyi, saygıyı yüceltmek adına elimizden ne geliyorsa onu yapmalıyız. Benim önüme bu fırsat çıktı ben de yazdım. Bunu üzerime düşen insani ve de vicdani vazifem olarak yaptım. Çünkü ben bir başka sen değilsem eksiğim ve sen bende anlam bulmadıysan ben bir hiçim. aysegul.ozpinar@gmail.com