Öteki ile Öbürü


Sarp Keskiner
Öteki; günün birinde, Murat 124 sürmekteymiş: Bostancı’dan yola çıkmışız, sarı minibüste her birimiz kendi dünyamızda mini minnacığız. Cadde boyu orada dur burada kalk derken, karısı telefon ediyor kaptana. O ana dek, mp3 çalarların kulağımıza doladığı kabloların, bitmek bilmeyen Kasım sağanaklarında kokuşmuş çizmelerimizin ve yeni fön çektirilmiş sarı saçlarımızın arasından, aslında sıradan şoförün tekine “kaptan” muamelesi çekiyoruz. O saygın an ise şoförün karısından duyduğu her ne ise duyduklarından derlediği öfkeyi dile getirdiğieril eril kelimelerle toz oluyor. Şoför, gündüz vakti cadde trafiğinin tüm teamüllerini dikip atacak hayvani bir süratle gaza basmaya başlıyor. Bir yandan da dur duraksız, aleni ve bin avaz karısına küfrediyor. Önde oturuyorum; apaçık dergim sağ dikiz aynasını kapatmasın diye ben söylemeden kendiliğinden aşağı pısıyor. O esnada şoför, önünde seyredip yolu huzurla geveleyen bir Murat 124’e takılıyor. Aracı önce sola sıkıştırıyor; tatmin olmayınca önüne geçip aniden fren yapıyor, tacize doyamıyor ve aracın arka tamponuna sarı Transit’ini yaslayıp 124’ü ufaktan sürüklemeye başlıyor. Bir yandan da ana avrat küfrediyor şoför. İçeride tık yok. Tıs var. Gaza bastıkça 124’ün tamponuna kararlı ama sert darbelerle giydiriyor. Can havli ile sola kaçıyor Kızıltoprak’ta 124. Sürücüsünün yüzündeki dehşeti bir kenara koyuyorum; ama o gözlerinden kopup gelen “Ben sana ne yaptım ki?” ifadesi, kızgın demir gibi dağlıyor gözlerimi... On yıl oldu bu olay olalı ama o adamcağızın gözlerinden çıkıp gelen ifadenin bana sapladığı acıyı hâlâ unutamıyorum...
 
Derken arka koltuktan ergen bir ses kopuyor geliyor; eskiden kaptan olup bir süredir yolcular nezdinde sadece şoför olana doğru:“Laz işte, ne olacak!”.
 
Öteki; günün birinde gönüllü hamallıkta imiş: Rica minnet işi; “klasik İzmirli” olarak nitelendirebileceğim Alsancaklı bir hanımefendinin evinden kendisinin bir akrabama hediye ettiği ceviz oymalı konsolu taşımak için benim ekip ile tarif edilen dairedeyiz. Baba ölmüş, daire boşaltılıyor: Nino De Murcia plakları, ahşap puro kutuları ve has Bohemya porselenleri ile elli sene öncesinin bin liralık takım elbiselerinin arasından yol bulmaya çalışıp en az beş deve ağırlığındaki kakmalı ceviz konsolu salon kapısından nasıl çıkarırız; durup durup ona bakıyoruz. Mevsim nevbahar; taşıma ekibi, en güzel kıyafetlerini giyip, her zaman olduğu gibi duşu da eksik etmeyip, hatta kokmasınlar diye uzun Samsun’lardan epey bir süreliğine feragat edip, özene bezene İzmir’e gelmiş... İşten kopup İzmir’e gelmiş olmaya has cıvıllıklar, neşe; silme üzerlerine bulaşmış.
 
Hanımefendi, konsol kapıya sıkışınca naturasından bir İzmir koparıp diyeceğini meydana koyuyor: “Pis Kürtler! Biraz daha dikkatli olsanız ya! Hem kapıyı çizdiniz, hem konsolu!”. O an yer yarılsaydı da ben dibine girseydim...
 
Öteki; günün birinde bize her sabah kumsalda bir tepsi ılık midye satıyormuş: Ergen çete, önceki gece herhalde seksen şişe bira içmiş; gün batarken Savoy Brown’dan başlayıp gece bakirken Rolling Stones’a yükselmiş; Coverdale’li olmak koşulu ile Deep Purple’ın ilgili albümlerini sikko setten bin avaz çaldıktan sonra kumsalda mutad ateşi yakmaya karar vermiş. Serkan, her gece olduğu gibi ateşi U2’nun “Desire”ı eşliğinde yakarken, yaşça ufaklar kıçına plastik terlik yeme uğruna bu rocker ağabeylerinin bitmeyen ateşine ateş katmak için siteden buldukları ne kadar bitki kurusu, ot balyası, babaların sakındığı mangal kömürü, bakkalın kolisi varsa hepsini kapıp gelmiş. Ateş yanmış, gece kafayı sabaha bağlamış, birimize yetmemiş; site yöneticisinin her sabah balığa çıktığı kayığı da sabaha karşı harlının tam göbeğine Sex Pistols eşliğinde konduruvermiş. E sonra elbette sabah olmuş; çete aç bilaç ve Salih Abi çıkagelmiş. Kahvaltı için ise iki seçenek varmış: Ya Birol Baba’nın geceden kalan sebze türlüsü ya da Salih Abi’nin sabahın köründe tepsisine sur misali dizdiği ılık ılık midye dolması...
 
Seçenek belli imiş, midyeye yumulma gırla giderken Söke ahalisinin siteli hatunlarından biri bakkaldan dışarı uğrayıp ünlemeye başlamış: “Kahvaltı buralarda ekmekle edilir!... Bu Mardinli Araplar da her yeri sinek gibi sardı!”.
 
Öteki, bir abdalmış: Ömrü billah “göynümüzün” ne edip durduğunu dert etmiş kendine... Genç ve ahmak zamanlarımızda ve biz kendi toprağımızdan bunca uzakken kimi kadın dergilerine “Evet, Neşet Ertaş Türkiye’nin John Lee Hooker’ıdır tabii ki,” diye beyanatlar verirken ol kişinin kim olduğunu yarım yamalak bilirmişiz. Almanya’da yaşarmış. Unkapanı’ndaki tezgâhlarda onlarca kasedi varmış.
 
Sonra günün birinde babam bana onun babası ile büyükbabamın kol kola fotoğraflarından bahsetmiş ve babam, artık toprak ağası oldu diye sazdan fellik fellik kaçan büyükbabamın içinden çıktığı yumurtanın kabuğundan nasıl nefret ettiğini öykülemiş.
 
Derken, kuzenimle beraber kaydettiğimiz bir bozlağı kulaklıktan dinlerken duydum ki, Neşet Ertaş ölmüş. Akrabammış...
 
Nobranlar, cenazeyi cem evinden apar topar çalıp camiye götürecek kadar fasıkmış.
 
Öteki, Boşnak idi: Radyo programım sona erince postallarımı Zenica’nın buzlu kaldırımlarına çakıp, acil bir sigara tellendirdim. Adnan, yanıma geldi: “Abi, ben deli olacağım. Deli olmamak için de bu soruyu en sonunda sana şimdi soracağım. Ya siz savaşın çıktığını nasıl anladınız? Haydi, öyle veya böyle anladınız; savunmak için hiç mi hazırlanmamıştınız?” Adnan cevap verdi: “Televizyon izlerken bir akşam; sunucu ‘Yugoslav Ordusu ertesi sabah şu şu bölgelerde tatbikat yapacak,’ dedi. Ertesi sabah kapı çaldı, ben kapıyı açar açmaz bin yıllık Sırp komşum, tabancası ile arkamda dikilen annemin kafasına bir tane sıktı... O sırada, şehre tepelerden tanklar iniyordu. Ne bilelim biz be abi; biz sandık ki Yugoslav ordusu tatbikat yapacak.”
 
İnsanın Ayman ile Sırrı’yı tahtrevalliye bindirip, ötekiye had bildirmece oyununda sonsuza kadar orada unutası geliyor.
 
Öteki, asker çocuğu idi: Cihangir’de bir café; soğumuş kahvesini yudumluyor. Her yudumun ardına üç cümle diziyor: “Düşünsene... Sen minicikkenden bu yana ağabeyinle gurur duyuyorsun. Üniformasının içinde ne de güzel ve dik durduğunu düşünüp, bunu anca en yakın kız arkadaşına söyleyebiliyorsun. Sonra bir gün geliyor, ülken; hükümet, herkes ağabeyinin vatan haini olduğunu söylemeye başlıyor. İfade vermeye gittiği gün içeri atıyorlar. Baban bir ayda on yıl yaşlanıyor, annen mesela; benim annem gibi yüz felci geçiriyor. Annemin artık bir göz kapağı çalışmıyor... Zona tedavisi görüyor. Önce ağlıyorsun, sonra dikeliyorsun ve derken bir sürü yerden okuya okuya hikâyenin ard alanını anlamaya başlıyor ve bu günler geçtikten sonra en sert şekilde mücadele etmek için bileniyorsun... Biliyor musun? Bir yandan da bu süreç kendi adıma şunu anlamaya yaradı: Her ne sebeple ve ne kapsamda olursa olsun; insanların özgürlüğünü kısıtlayacak ne varsa ona var gücünle düşman olmayı öğreniyorsun. Çok acı veren bir öğrenme süreci. Yine de abim herhalde en az yirmi yıl içeride kalacak. Çıktığında neye benzeyecek, onunla ne konuşabileceğiz; hiç bilmiyorum...”
 
Şimdiler geçip gittiğinde, insan olduğumuzu merkeze koyduğumuz anda, olan bitene ayacak ve hiçbir şekilde
ötekine üstün olmadığımızı, evrende eşit olduğumuzu sezeceğiz.
 
Diğer yandan, evren hiçbir zulmü karşılıksız bırakmıyor. Zamanı gelince de zalime zulmün bedelini ödetiyor. Henüz ödenmemiş bedeller için ödeşmeler bekleyenlere ödeşmelerden insanlık çıkmayacağını hatırlatmaktan başka da yapacak bir şey yok. sarpkeskiner@yahoo.com