Ali Çetinkaya

Anarşizmin Ötekiliği


Tayfun Polat
Anarşizmin Ötekiliği
 
İletişim Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde çıkan Türkiye’de Anarşizm – Yüz Yıllık Gecikme isimli kitap, tam da öteki üzerine düşünürken mükemmel bir zamanda elimize geçti. Barış Soydan’ın gerçekleştirdiği röportajlar ve derlediği yazılardan oluşan kitabı karıştırmaya başlayınca, hem memlekette ötekileştirilen her hak hareketinin kökeninde anarşistlerin olduğunu hem de anarşistlerin zaten siyaset tarihinin de “öteki”leri olduğunu bir kez daha görmüş olduk. 25 yılı geride bırakan anarşizmin ülke coğrafyasında şu anda farklı bir konumda olduğunun hakkını teslim edelim. Direnİstanbul, Karadeniz İsyandadır, Yeryüzüne Özgürlük, Biz Erkek Değiliz gibi aşina olduğumuz pek çok hareket ve inisiyatifin çıkış noktalarına baktığımızda anarşistleri görmesek bile, anarşizmin özgürlükçü demokrasi anlayışını benimsediklerini görebiliyoruz. Anarşizm felsefesini, Türkiye’deki gelişimini merak etmiyorsanız bile, özellikle bireysel hak ve özgürlükler mücadelesinin tarihi anlamında çok fazla bilgi içermesinden ötürü kitabı okumanızı hararetle tavsiye ediyoruz. Muhabbet çok uzun, çok keyifliydi. Aşağıdaki kısmın da fikir vereceğini umuyoruz.
 
Tayfun Polat: Anarşizme solun ötekileştirdiği, ötekisi demek çok da yanlış bir tanım olmaz herhalde.
Barış Soydan: Ötekileştirme durumu eskiden de vardı. Bugün eskiye oranla biraz azalmış olmakla birlikte çeşitli katmanlarda yine de var. Qijika Reş (Kara Karga) mesela, Van’da çıkan anarşist derginin Mezopotamya Kültür Merkezleri’nde satışına, orada izin vermemişlerdi kitaptaki röportajı yaptığım sıralar. Kürt siyasetinin bir rahatsızlığı var. Batı tarafında da geçmişten bu yana bir burun kıvırma, bir küçük görme hali olduğunu biliyoruz. Daha Türkiye topraklarında anarşizm yokken, ‘70’lerde, ‘60’larda, zaten vardı. Kitapta Gün Zileli, Gazi Bertal anlatıyor, anarşizme karşı Türkiye’de solun veya devrimci gençlerin bilgisi, daha çok anarşizme yönelik eleştiri, hatta hakaret içeren kitaplardan kaynaklanıyordu. Marksizm ve Leninizm anarşizmi bir öteki olarak konumlandırdığı için dünyada, o öteki hali kitaplarla Türkçe’ye çevrilerek buraya da geldi. Neden öyleydi? Bir kere çok yakın bir tarihte Avrupa’da, Fransa’da, hepimizin bildiği gibi, ‘68’in lokomotif düşüncelerinden bir tanesi anarşizmdi. Fransız Komünist Partisi işin dışındaydı. Hatta nerdeyse engellemeye çalışmıştı öğrenci hareketini ve anarşistleri de nerdeyse karşı devrimci olarak görüyordu. Dolayısıyla eski tip klasik Marksizmin, komünizmin oralardan bir rahatsızlığı var zaten. Bunlar zamanının Sovyetler Birliği ekolüne yakın görüşler. Tabii çok daha köklü, tarihsel sebepleri var, 1. Enternasyonal’de Bakunin’in dışlanması ve atılmasına kadar giden. Yani ‘70’ler boyunca kitaplarda eleştirilen, “tarihe gömülen” bir siyaset felsefesiydi Türkiye’de anarşizm. Anarşizm bir zamanlar dünya tarihinde mevcuttu, ama çoktan tarih sahnesinden çekilmişti, çünkü insanlığa vereceği bir şey yoktu. Öyle öğrenildiğini söylüyor zaten benim kitapta yaptığım röportajlar.
 
Bu birinci kısım diyelim. Bir de doğuş dönemi var. “Ötekilik” minvali üzerinden devam edeceksek, ‘86’daki ötekiliği kitapta Türkiye tarihindeki ilk anarşist dergisi Kara’nın yayıncıları Ufuk Ahıska ve Ahmet Kurt anlatıyor. Ufuk diyor ki mesela, “Biz 1 Mayıs gibi, farklı grupların katılımıyla yapılan büyük gösterilerin eylem komitelerine giderdik. Bizi o eylem komitelerinde ciddiye almazlardı, görmezden gelirlerdi, içlerine almazlardı,” diye, ilk döneme dair solun şaşkınlık halini anlatıyor. Ben de şahsen tanığım. Ben o zamanlar Ortodoks bir solcuydum, bugün artık mevcut olmayan, Sovyetler çizgisinde bir partiye yakındım diyelim. Benim içinde yer aldığım çevrelerde anarşist yazılar, tezler, bilimselcilikten kalkınmacılığa kadar klasik pozitivist solun tezleri sert biçimde eleştiriliyordu. İyi hatırlıyorum, biz bunları biraz böyle uzaydan gelmiş fikirler olarak görüyorduk. Ama o güne kadar işitilmemiş şeyler söyleyen her fikir akımı gibi aslında hepimizin fena halde dikkatini çekiyordu. Oturup okuyorduk. Oysa o sıralar yayımlanan bir sürü sol dergi vardı. Diğer dergilerin hiç de o kadar dikkatimizi çekmediğini söylemek gerek. Dünyada 200 yıllık tarihi olan bir siyasi hareketin Türkiye’deki ilk doğuş anında o güne kadar hakikaten hiç işitilmemiş tezleri dile getiriyor oluşu hem hepimizin ilgisini çekiyordu hem de bu görüşlerin sahiplerine yarı meczup muamelesi yapılmasını peşinde getiriyordu. Kitabı adadığım Ayhan Sargüney, Kara ekibindendi. Aynı okuldaydık ve iyi arkadaştık. Sunuş yazısında da yazdım, Ayhan’a yarı meczup muamelesi yapılıyordu. Bize getirip okumamızı sağladığı Kara dergisindeki yazılar hepimizde bıyık altında bir gülümseme yaratıyor idi. Sonra şunu fark ettik, aslında Kara dergisi ve daha sonra Efendisiz ve diğerlerindeki yazılar bize geçmişti. O tartışmaları sürdürürken, o tartışmalardan fena halde etkilendiğimizi, başlangıçta “öteki”ne bakarak kendimizi tanımlarken, kendimizi ayırırken, aslında yavaş yavaş “öteki”nden parçaları kendimize kattığımızı fark ettik.
 
TP: Solda en ötekileştirilen siyasi düşüncenin çıkış anından itibaren, kişisel hak ve özgürlükler anlamında ötekileştirilen herkesin savunucusu olma durumu var bir de. Eşcinsel hakları, vicdani ret, ekoloji…
BS: Evet, bu konu, kitabı edit’lerken tekrar dönüp baktığımda, en çarpıcı gelen taraf oldu. Bana kalırsa, ‘80’lerin ikinci yarısının Türkiye’de şöyle bir şaşırtıcılığı var; bütün dünyada çok köklü bir tarihi olan, ‘68’le yeniden dirilmiş olan anarşizmin Türkiye’de sahneye çıkışı ’86. Fakat aslında ‘80’lerin ikinci yarısında Türkiye’de ortaya çıkan sadece anarşizm değil. Vicdani ret ’89, ilk vicdani retçiler aslında anarşistler, Tayfun Gönül ve bir sene sonra Vedat Zencir. Çok köklü bir tarihi bulunan bir etik duruş, Türkiye’de aynı tarihlerde ortaya çıktı. Kitapta Tayfun Gönül’ün bahsettiği gibi, Kara dergisi Türkiye’de ilk eşcinsel haklarından bahseden yazının yayımlandığı dergi. Sadece onlardan ibaret değildi, vicdani rettin sadece onlardan ibaret olmadığı gibi, ama anarşistlerin öncülüğü ve eliyle eşcinsel haklarının çeşitli çevrelerde yavaş yavaş konuşulmaya başlandığı tarihlerdi. Ben o tarihlerde eski solcu trans bireylerin ortaya çıktığını hatırlıyorum. Anarşist değillerdi, eşcinsel haklarını savunuyorlardı. Şu an düşünüyorum, çok iddialı da konuşmak istemem ama Murathan Mungan’ın kitaplarının okunduğu, Mungan’ın o bağlamda sol geçmişine bir eleştiri yönelttiği yıllar da aynı döneme denk geliyor. Bir başkası, bana kalırsa şaşırtıcı olanı, ekoloji düşüncesinin Türkiye’de ilk ortaya çıkışı. Ekoloji Avrupa’da ‘70’lerin başında yükselmeye başlıyor, Yeşiller hareketine dönüşüyor ve Yeşiller hareketi daha sonra Almanya’da sisteme entegre olarak çok güçlü bir siyasi parti haline geliyor. ‘70’ler boyunca Batı’da gelişirken, kök salıp hızla boy atarken, ekoloji düşüncesine Türkiye’de rastlayamıyoruz. Gün Zileli’nin kitapta söylediği gibi ‘70’lerdeki kafa; “Ne sanayileşme karşıtlığı kardeşim, bizim amacımız doğayı dümdüz etmekti. İktidara geleceğiz, yollar açılacak, barajlar yapılacak…” Kalkınmacı düşünce. O söylemde ekolojiye yer yoktu. Ekoloji ‘80’lerde ortaya çıktı. Kara dergisinde mesela, Murray Bookchin’den çeviriler görüyoruz. Yine referansım Kara, ilk ekoloji eylemlerinden biri İztuzu’nda kaplumbağaların yumurtlama alanları konusunda bir açlık grevi yapılması, orada da anarşistler var. Ama sadece onlar yok. Çünkü o dönemde Yeşiller Partisi kuruluyor. Yeşiller Partisi ile ilk anarşistlerin hep yakın teması var. İzmir’de Yavuz Atan, İstanbul’daki anarşistler, İbrahim Eren öncülüğünde Radikal Yeşil grubu… Feministlerin İkinci Feminist Dalga dedikleri hareket de Türkiye’de ve Dünya’da ‘80’lerde ortaya çıkıyor. Böyle baktığımızda, bana kalırsa hakikaten şaşırtıcı bir biraradalık var. Eşcinsel haklarından ekolojiye, vicdani retten anarşizme, Batı’da ‘60’larda yükselmiş olan fikirler Türkiye’ye 20 yıl gecikmeyle geliyorlar. Bunun sebepleri tartışılır.


TP: Birkaç örnek alabiliriz…
BS: Farklı görüşler var. Her olgu gibi bunu da tek bir sebebe bağlamak doğru olmaz. Bunlardan biri, Türkiye’de zaten anarşist bir gelenek yok. Niye yok dediğimizde mecburen daha da geçmişe dönmek zorunda kalıyoruz. 19 yy. sonundaki o etnik arındırma hareketleri, Ermeni kırımından Selanik vs.’nin ayrılması gibi süreçler, bir anda entelektüel alış verişin kopmasına neden oluyor –kitapta Cemal Selbuz anlatıyor, Ermeni anarşistler var bu coğrafyada-. Bu topraklarda Müslüman Türkler kalıyor tek başına. Onların da böyle bir geleneği yok. Bu arada bu büyük alt-üst oluş 1917 devrimine denk geliyor. Bolşevik Devrimi, zaten sonrasında bütün dünyada anarşizme karşı müthiş bir üstünlük sağlıyor. Türkiye’de ilk komünist parti TKP’nin kuruluşu 1920, zaten Sovyetler Birliği’nin içinde, Sovyet desteğiyle Bakü’de kuruluyor. Dolayısıyla Türkiye’nin öyle bir tarihsel treni kaçırmışlık hali var.
İkincisi, ’68 için Gün Zileli’ye atıfta bulunalım, diyor ki; Avrupa anarşizm dâhil yeni sola koşarken, Türkiye eski solla kucaklaşıyordu. Çünkü Türkiye’de zaten sol diye bir şey yoktu. İllegal, yeraltında bir şeyler vardı ama gençler onları tanımıyordu. Gençler kafalarını kaldırdıklarında Marksist-Leninist solla karşılaşmışlardı. Dolayısıyla ona dair bir tartışma, eleştiri süreci yoktu. Her şey sıfırdan başlıyordu ‘60’larda. Bu yüzden de bir zaman kayması vardı. “Farlı çağlardaydık,” diyor Gün Zileli ‘68’de Paris ile Türkiye için. ’80 sonrası bu canlanmanın sebebi ne? Bir kere 12 Eylül öyle korkunç bir darbe indiriyor ki, devlete dair algı, bütün muhalif çevrelerde negatif bir anlam içeriyor. ‘70’lerde böyle değil miydi, bunu daha iyi araştırmak gerekir belki.
 
Bir başka sebep, ‘70’lerden ‘80’lere kadar solun ideolojik bir hegemonyası var. Kalkınma, ilerleme fikri, tarihin ileriye doğru aktığı fikri gibi. 12 Eylül faşist darbesinin, o zulümlerin şöyle bir sonucu oluyor, muhalif bireyler, belki de tek başlarına kaldıkları için o dönemde, tek başlarına, küçük küçük gruplar halinde yeniden okumaya başlıyorlar ve onların okumalarını yönlendiren bir entelektüel merkez ortalarda yok. Bir merkezkaç süreci yaşanıyor ‘80’lerde. Nitekim Türkiye’de anarşizmin böyle birkaç küçük okuma grubundan çıktığını biliyoruz. Reha Çamuroğlu, Ahmet Kurt gibi isimlerin içinde yer aldığı bir grup yoğun bir okuma sürecinden geçiyor. Herhangi bir siyasi çevreye angaje değiller. Şu uyarıyı da yapmak lazım, ben bütün bunları anlatırken çizgisel bir tarihten bahsediyorum. Osmanlı’dan ‘70’lere, ‘80’lere, ‘90’lara… öyle gidiyor. Kitapta Rahmi Öğdül ile konuşurken dedi ki, “Sen çok çizgisel açıklıyorsun her şeyi. Anarşizmin bir sıfır noktası arıyorsun. Böyle bir nokta yok. Ben anarşizmle ilgili ilk okumalarıma başladığımda Kara dergisinden haberdar değildim.” Dolayısıyla Türkiye’de anarşizmin birden çok kapısı olabilir. Vardır zaten.

Gökhan Birdal: Kitapta da bahsetmişsin, özellikle yabancı dil bilenlerin katkısından. Biz mesela, özellikle rock, metal camiası üzerinden bir siyasi düşünce geliştirdik. Çünkü o yabancı punk dergileri bir geliyor, içinde vegan anarşistler var. Vegan anarşi ne falan? Biraz içine girdikçe Kropotkin’in mekanizması içeriyor seni. Punk da mesela orta sınıf hareketidir aynı sebepten. Genelde Batı dillerinin bir ikisini bilen, oradaki fikirlerden tersten de etkilenmiş kişiler. Müzik bizim için bir mercek vasıtası gördü. Biz de Nisyan diye bir dergi çıkarttık ve başka kültürel ögelerden de beslendik.
BS: Çok doğru. ‘80’lere, o dönemin sonlarına dönersek, müzikte muhalif ton içeren bir yazın ortaya çıkmıştı. Mesela Stüdyo İmge dergisi. Mesela biz Halil Turhanlı’nın yazılarını su gibi içiyorduk. Amerikan underground muhalefetini, Beat yazınını falan anlatıyordu. Bizim için çok yeni bir şeydi bu aslında. Bunun için ‘80’lerde mantar gibi ortaya çıkan bu arayışlara eklenmeli müzik de. O dönemin ruhunun parçasıydı.
 
TP: Özellikle ‘99’daki Seattle olaylarından sonra, anti-kapitalist cephenin içerisinde pek çok anarşistin, bu sefer hayvan hakları, HES’lere karşı direniş, kentsel dönüşüm gibi pek çok alanda hareketleri örgütleyenler olduğunu görüyoruz kitap sayesinde. 2000’lerdeki durumu da biraz konuşalım mı?
BS: Bugün artık anarşi ırmağının farklı kolları Türkiye’de mevcut, bazen gürleyerek, bazen ince bir sızıntı şeklinde belki, ama var… Öyle ya da böyle farklı eğilimleri artık Türkiye’de görüyoruz, farklı eğilimler derken, ‘90’ların başında kendisini anarko-sendikalist olarak tanımlayan yoktu, bugün var artık, toplumcu anarşistlerden tutalım, senin de dediğin gibi, hayvan hakları, uygarlık karşıtı anarşistlerden anarko-feministlere, karablok tarzı oluşumlara kadar farklı kolları artık Türkiye’de görüyoruz.

TP: Hatta Kürt siyasetinin içinde bile…
BS: Evet, işte Van’da çıkarılan dergiden, Viranşehir’de Metin’lerin (Yeğin) içinde olduğu anarşizan (tam olarak anarşist diyemiyorum tanımadığım için) komüne kadar. Hakkari’de olduğunu da Kürşad Kızıltuğ röportajda söylüyor. Ama şunu da kabul etmek lazım, derinlere kök saldı mı anarşi, Yunanistan’daki gibi, bence salmadı. ABD’de occupy hareketlerinden, İspanya’ya kadar epey etkili olduğunu görüyoruz, Türkiye’deki muhalif harekette o denli bir etkisi bence yok. Türkiye’de anarşizmin düşünsel etkisi, somut etkisinden çok daha fazla. Burada kastım şu, Türkiye’de standart sol düşünen bir bireyi özgürlükçü düşüncelere yöneltme, o güne kadar savunduklarını yeni bir gözle sorgulama ihtiyacı üretmesi açısından güçlü aslında.

TP: Vicdani ret, eşcinsellik, antimilitarizm vs.’nin sol jargona girmesinde anarşizmin bayağı etkisi var…
BS: ‘80’lerde hatırlıyorum, Türkiye’de anarşizmin kök salacağı fikrine kimse inanamazdı. Vicdani ret hareketini doğuracağı, eşcinsel, ekoloji hareketlerine ciddi düşünsel katkılar yapacağı hiç inandırıcı gelmezdi, ne bana, ne de o sıralarda Kara’yı göz ucuyla takip eden insanlara. Ama o zaman öngörülemeyen şey bence gerçekleşti, bu topraklarda çok uzun süre olmamış, ‘86’dan sonra ortaya çıkmış vicdani ret mesela varsa bu anarşistler sayesinde oldu. Eğer sosyalistlere kalsaydı, bugün hâlâ vicdani reddi göremeyecektik. Vicdani retçilik antimilitarist bir hareket. İzmir’de Savaş Karşıtlarının Derneği’nin kurucuları arasında anarşistler vardı ve artık eğer Türkiye’de muhalif söylem militarizmden arındıysa, bunda da bence anarşistlerin çok büyük payı var. Keza eşcinsellerin mücadelesi bugün hak mücadelesinin doğal parçalarından biri haline geldiyse, bunda da kesinlikle anarşistlerin ciddi rolü var. Benim kök salamama ile kastettiğim, Yunanistan’dan farklı olarak, anarşist hareketin Türkiye’deki muhalif söylemin gündemini tek başına belirleyememesi ya da baskın olarak belirleyememesi. İçinde bulunduğumuz günlerde, uzun bir süredir, muhalif hareketin dominant siyaseti Kürt siyaseti, anarşizm değil.
 
TP: Türkiye’de anarşizmin 25 yıllık tarihi olduğunu düşünürsek, kişisel hak ve özgürlüklerin savunucusu olmaktan kendi meselesiyle uğraşacak hali de olamadı…
BS: Evet, kitapta bu da var ve uzun uzun araştırılması gereken bir şey gibi geliyor bana. Pekâlâ vicdani ret Türkiye’de liberal söylemin de sahip çıkabileceği, çıkması gereken bir hak. Türkiye’nin kaderinin cilvesi belki, kendisini liberal olarak tanımlayanlar, genel olarak haklara sahip çıkmadığı için, en azından vicdani ret ve LGBTT için bu hakları savunmak anarşistlere düştü. Oysa Yavuz Atan kitapta şöyle diyor, “Keşke vicdani rette liberaller sahip çıksaydı da biz başka şeylerle uğraşsaydık.” Bunu da şöyle açıklıyor, “’90’larda vicdani ret mücadelesi çok sert geçti, bütün enerjimizi götürdü, bizi yordu, bakışı başka yerlere yöneltemedik,” diyor. Bence haklı. Bu da hem biraz kaderin cilvesi, hem de Türkiye’nin sağı da bu yani. Türkiye’de hak mücadelesi sol dışında verilmediği için, en temel hakların mücadelesi bile, anarşizmi içine katarak diyorum, sol tarafından verildiği için, anarşizmin başka mevzulara mecali kalmadığını görüyoruz, en azından ‘90’lar boyunca.
 
TP: Bir de Siyahi dergisiyle belirginleşen bir postyapısalcı anarşi damarı var, bu eğilim bundan sonra baskın olabilir mi?
BS: Ben kitapta tüm eğilimlere eşit mesafede durmaya çalıştım. Tezler üzerinden tartışmalar sürdüğü için, herhangi bir tartışmadaki bir görüşün öne çıkması, diğer eğilimlerde sıkıntı yaratabiliyor. Bunu şundan diyorum, postyapısalcı anarşizm de diğer bazı çevreler tarafından eleştiriliyor bugün hâlâ. O yüzden ben, “herkese eşit durmaya çalışan gazeteci” rolünü sürdüreyim dedim. Ancak düşünsel olarak postyapısalcı anarşi çok ilgi çekiyor.
Ayrıntı’nın çevirilerinden veya Süreyya Evren’in çeşitli yerlerdeki yazılarından gördüğümüz kadarıyla, dünyada da bu alanda da bir entelektüel –patlama diyor buna Süreyya- canlılık yaşanıyor; makaleler, yazılar, kitaplar basılıyor.

TP: Yeni bir söylem geliştiriyor postyapısalcı anarşizm, zaman zaman klasik anarşizme karşı bir tutum geliştiriyor. Anarşizmin kendine vakit ayırması bab’ında ortaya birçok yeni fikir atıyor denebilir mi?
BS: Tartışılacak yeni fikirler, mücadele çerçeveleri sunduğuna dair hiçbir şüphe yok. Klasik anarşizmin bazı tezlerini temelden yeniliyor. Ben Todd May ve Saul Newman’ın kitaplarından yola çıkarak şuna diyebilirim, mesela klasik anarşizmde insan doğasının özünde iyi olduğu vurgulanır, insanlar devlet olmasa, dayanışmacı, devlete ihtiyaç duymadan yaşacakları bir doğaya sahipler tezi üzerinden ilerler. Oysa postyapısalcı düşüncede insanın özüne pozitif ve negatif bir önem atfedilmediğini, başka alanlardan anarşizmin geliştirildiğini biliyoruz. Bu konudaki çalışmalar oldukça yeni, Todd May’in kitabının yazılmasından beri 20 seneden fazla olmadı ve ilk kitap oydu bildiğim kadarıyla. Yeni çalışmalar yapılıyor, bu alanda bir canlılık var ve olması da bu konunun ciddi bir ilgi çektiğinin işareti.
 
TP: Son olarak, böyle bir kitabın çıkabiliyor olması bile, aslında bu topraklarda tortu mahiyetinde anarşizme dair bir durum olduğunu gösteriyor. Böyle bir kitap yapmak fikri nereden ortaya çıktı?
BS: Ben aslında kitap vasıtasıyla doğuş dönemini anlatmak istiyordum. Çünkü tanığıydım o dönemin, hem kendi hem yakın arkadaş çevrem üzerinde Kara, Efendisiz, sonra Amargi’nin, vicdani rettin, hatta Ateş Hırsızı ve Apolitika’nın, Kaos GL’nin... O dönemde bunların bizi çok değiştirdiğini, dönüştürdüğünü fark ettik, hikâye benim için çok çarpıcıydı. Öte yandan, doğrusu Türkiye topraklarında hiç olmayan bir hareketin, harekete dönüşen bir siyaset felsefesinin doğumunun altında yatanları merak ediyordum. Dünyayı sarsmış bir fikir akımı Türkiye’de, ‘86’da gözlerimizin önünde doğdu ve çok etkisi altında kaldık.
 
Ayhan Sargüney’i erken yaşta yitirmenin de etkisi var. Ötekiyle yüzleşmek müthiş bir hikâyedir ya, Kara bir metindi, Ayhan bizim için o metnin canlı haliydi. Öteki ile karşılaşmak da insanı dönüştürür ve değiştirir ya.  
Sonunda o hikâyeyi anlatmaya niyetlendim, 2009 yılı civarı. Dilaver’le (Demirağ) görüştüm, Tayfun’la görüştüm, gazetecilik açısından o görüşmeler iyi gitti, kafamdaki soruların yanıtlarını bulduğumu düşündüm. O esnada görüştüğüm insanlar, madem başladın bu çalışmaya neden devam ettirmiyorsun, bunun 25 yıllık bir tarihi var ve işin önemli bir kısmını anlattın, devam et diye ittirmesiyle devam ettim. İlk başta mütereddittim. Sonuçta bu görüşmelerin iyi gitmesi yenilerini motive etti ve üst üste eklene eklene bir kitaba dönüştü. Biraz geç olduğu bile söylenebilir, Türkiye’de hatırı sayılır bir birikim var, daha önce de anlatılabilirdi bu.
 
Gökhan Birdal’ın katkılarıyla
  tayfunpolat@hotmail.com