​Ben, Kendim, Öteki ve Gölgemiz


Bülent Kale
Paul Valery’nin bir kısa hikâyesinde kral bir düşmanını ölüme mahkûm eder: Ama kendisi olarak değil, bir başkası olarak.
 
Mahkûma başka bir isim verilir. Başka bir ülkeye gönderilir. Cerrahi müdahaleyle yüzünün karakteristikleri değiştirilir, yüzü başkasının yüzüne çevrilir. Becerisi olan işler elinden alınır, başka işlere verilir, bunları daha iyi yaptığı öne sürülür.
 
Karısı olmayan bir kadın, karısı olduğunu iddia eder. Çocukları olmayan çocuklar, onun çocuklarıymış gibi davranmaya başlarlar. Geçmişe dair bir şey hatırlayacak olursa, çevresindeki herkes tarafından yalanlanır ve artık iyice kafayı yediğini söylerler. Kendisinin olmayan hatıraları hatırlıyordur adamcağız.
 
Her şey yolundadır ama. Adam, tam olmadığı biri olduğuna kani olduğunda, bir başkası olarak idam edilecektir…
 
Hikâye bu (hızlandırılmış) haliyle epey fantastik görünüyor ama aklıma takılan soru şu:
Şu âlemde kaç kişi kendisi olarak öldü acaba? Fantastik olan başkası olarak ölmek mi, yoksa kendi olarak ölmek mi?
 
***
 
Tanrı gölgesini / gölgelerini korusun, denir bazı dillerde. Çok yaşasın, uzun yaşasın, sağ olsun, manasında. İnsan gölgesiyle vardır. Ya da var olan her şey gölgesiyle vardır ama ben insanlardan ve gölgelerinden bahsetmek için hatırladım bu sözü.
 
Gölgemizle doğarız. Bizimle büyür o da ve bizimle birlikte terk eder bu âlemi. Bizi bir an bile yalnız bırakmayan bu karanlık yoldaşımız bir yanıyla bir kara deliği andırır; unutmak istediklerimiz, kötü düşüncelerimizi, gizli zevklerimizi de sakladığımız bir kara deliği…
 
Ve sanki olduğumuz / olabildiğimiz şeyler bizimle biçimlenip şekillenip görünürken olmadığımız / olamadığımız şeyler o karanlık gölgemizde gizlenir ve bizi takip ederler.
 
Olduğumuz şeyler bizimledir, bizde görünürler ama olmadığımız, olmak istediğimiz, olmamak istediğimiz, olamadığımız şeyler… Ne olur onlar, nereye kaybolurlar? Nereye giderler, nereye göndeririz?
 
Gölgemiz ötekidir, bize / bene bakılınca görünmeyendir…
 
Doğarız ve nereye varacağımız belli değildir. Onca şeyin arasında, ilk öğrendiğimiz şeylerden biri, istediğimiz her şeyin olamayacağıdır. Önümüzde sürekli engeller vardır. Bazılarını aşarız, aşabiliriz. Bazılarında yolumuzu değiştirmek zorunda kalırız.
 
Bu küçük küçük değişiklikler / seçimler / yeniden düzenlemeler her zaman öyle küçük küçük olmaz. Sevdiğimiz kadın / adam başkasını seçtiğinde… en yakınımızdakileri ölüm elimizden aldığında… yapmak istediğimiz işi yapamayacağımızı anladığımızda…
 
Ölmeyiz… o zaman biz de bir başkasını sevmeyi deneriz… kalan yakınlarımızla teselli ederiz kendimizi… yapmamıza izin verilen işi yapmakla yetiniriz… Yine de parça parça ölmüşüzdür, biliriz.
 
Tek tek üstesinden gelinebilir görünen bu mecburi yeniden düzenlemeler yeküne vurulduğunda, zamana yayıldığında bizi çok ötelere savurur. Olmak istemediğimiz biri olmaktan kaçınırken kendimizi olmamak istediğimiz biri olarak buluveririz. Aynaya baktığımızda gördüğümüz adamla / kadınla olduğumuzu sandığımız adamın / kadının alakası kalmamıştır.
 
***
 
Gerçeküstücüler intiharda ölen ve öldürenin aynı kişi olmadığını söylerler. İntihar “ben” ve “öteki ben” arasındaki gerilimin bir tür kanlı bıçaklı çatışmaya dönüşmesi durumudur onlara göre:
Benlik “yapmak isteyen” ve “yapamayan” olarak ikiye bölünmüştür. “Yapamayan” giderek en temel şeyleri bile beceremez hale gelmiştir. O değersizlik duygusuna gark olmuşken, “yapmak isteyen” günden güne büyüyen bir öfkenin eline düşer ve sonunda “onca şey yapmak isteyen ben” “istediği hiçbir şeyi yapamayan ben”in canına kast eder… Ve birlikte ölürler… Yapmak isteyen ve yapamayan, ben ve öteki, cismi ve gölgesi, aslı ve sureti…
 
Şimdi, gecenin şu en ıssız saatlerinde, elimde bir fincan kahve, sırtımda eprimiş bir hırka, duvarda gölgem, bir masa lambası ışığında bu yazıyı yazarken aklıma üşüşenlerden sonra yeni yeni ayırdına varıyorum yapamadığım onca şeyin, kendimi ne kadar uzağına düştüğümün…
 
Ve korkuyorum artık gölgemden. Bunca sene ayakucumda sere serpe uzanan gölgemin artık bana olan inancını ve sadakatini yitirdiğini daha çok hissediyorum giderek. Ve şu yazıya bir final ararken her dalıp gittiğimde hep aynı sahne geliyor gözümün önüne.
 
Yaşamayı benden daha çok hak eden gölgemin yerden ağır ağır doğrulduğunu ve elinde gölgeden bir bıçakla bana hücum ettiğini görüyorum. Akıl almaz bir sessizlikle ölüyoruz birlikte. Hiçbir şey olmamış gibi, çıt çıkaramadan devriliyoruz halının üzerine. Sarmaş dolaş yığılmışız yere:
Ben, kendim, öteki ve gölgemiz… bulentkale@gmail.com