Bir Tuğla da Sen Koy!*


Volkan Balkan
Şirince’ye gitmek için Dünya’nın sonunu beklemeye gerek yok. İlla ki o tuhaf meyve şaraplarını içmeniz de gerekmiyor. Nesin Matematik Köyü yakınlarında Şirince’yi daha da güzelleştiren bir medrese inşa halinde. Geçenlerde (epey geçti gerçi) Seyyar Sahne’den Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları’nı izledim ve sonra aşağıda olanlar oldu.
Dramaturg ve yönetmen Celal Mordeniz’le Seyyar Sahne’den Tiyatro Medresesi’ne her vakit tiyatro kafasına girdik.


Adından da anlaşılabileceği gibi Seyyar Sahne yerleşik değil.

Yerleşik değildik ama İzmir Şirince’deki Medrese'den sonra epeyce yerleşik olacağız herhalde. Seyyar Sahne tam da bizim varoluş biçimimize uyan bir isimdi. Herhangi bir yerimiz yoktu. Bilgi Üniversitesi'nin ya da İTÜ'nün koridorlarında, sınıflarında çalışıyorduk. Halâ da sabit bir yerimiz yok.

Medrese fikri nasıl ortaya çıktı?

Tiyatro Medresesi'nin fikir tarihi beş altı yıla yayılabilir. İstanbul'da yazları çalışma yaparken bir araya gelmede vs. çok sıkıntı çekiyorduk. Bir arayışa girdik. Bir arkadaşın İznik Gölü'nün kenarında kullanmadığı bir evinin olduğunu öğrendik ve rica ettik. İki hafta süren, sadece tiyatroyla ilgilendiğimiz bir tiyatro kampı yaptık. Bunun sonucu bizim açımızdan çok muazzam oldu. Sene içinde yaptığımız çalışmaların rotasını belirleyen, çalışma biçimimizi değiştiren bir deneyim oldu. Sonraki senelerde bunu hem Seyyar Sahne'ye hem de dışarıda tanıdığımız üniversite tiyatrolarına, bağımsız oyunculara da açtık. Çalışmaları ağırlıklı olarak Gümüşlük Akademisi'nde yapmaya başladık. Gümüşlük Akademisi çok doğru bir felsefeyle kurulmuş bir yer, ancak edebiyattan resme çok geniş bir yelpazeye hitap ediyor. Biz de çok daha ağırlıklı olarak gösteri ve performans sanatlarına yönelik bir yer olması hayali kurmaya başladık. Önce çok küçük bir hayaldi. Sonra İstanbul'da bir yer edinmektense bizim de kamp yapacağımız başkalarının da gelip çalışabileceği böyle bir yer yapmaya karar verdik.

Medrese sadece isimde geçmiyor, yapıda da kendini gösteriyor.

Ben ve Erdem (Şenocak) Diyarbakır'da Şehir Tiyatrosu'na yönelik bir atölye yapıyorduk. Orada Sülüklü Han diye bir yer vardır. Çok nefis bir yerdir. Atölye dışında bütün vaktimi ben orada geçiriyordum ve ne kadar ilham verici olduğunu düşünüyordum. Sonra bir gün neden bizim yapacağımız yer de böyle, bu derece ilham verici olmasın dedik ve han diyemeyeceğimize göre, yüksek öğrenim anlamına da gelen medrese diyelim dedik. Sonra yolumuz Sevan Nişanyan'la kesişti. Onun Matematik Köyü inşaatı deneyimlerini takip etmiştim basından. Kendisine danışmanlık için gidip bu projeyi anlattık. O da «Çok güzel bir proje bu, mutlaka Şirince’de yapmalısınız.» dedi. Matematik Köyü'nün varlığı, Sevan Bey'in ısrarı, Şirince’nin güzelliği birleşince yapmaya karar verdik ve başladık. Şu anda da devam ediyor inşaat.

Neler yapılıyor, neler hedefleniyor Medrese’de?

Geçtiğimiz yaz altı tane tiyatro kampı düzenledik, yüze yakın katılımcı Tiyatro Medresesi’nde yaşadı, konakladı, arkadaş oldu, çalıştı. Medresenin ana gövdesini tiyatro kampları oluşturacak ama salt bir eğitim-öğretim ya da kamp-atölye mekânı olsun istemiyoruz. Aynı zamanda sanatçıların kendi çalışmalarını yürütebilecekleri de bir yer olsun istiyoruz. Ya da seyircilerin ve oyuncuların belli bir süre birlikte yaşayacakları festivaller yapmak istiyoruz. İşin araştırma boyutunu ihmal etmeden yaratım, tanışma ve bir diyalog merkezi olmasını hayal ediyoruz. Geçtiğimiz yaz da bizi çok ümitlendirdi, çok pozitif geri dönüşler aldık. Katılan, orada yaşayan herkes mekânın büyüsünden, verdiği huzurdan, yaşadığı olumlu şeylerden bahsetti. Bir kere gelinse hatta fotoğrafına bile bakılsa benim hiçbir şey dememe gerek kalmayacak. Mekân kendisini anlatacak güzellikte.

Tehlikeli Oyunlar’a gelelim. 500 sayfalık bir romanı uyarlamışsınız. O süreçten biraz bahseder misin?

Tehlikeli Oyunlar da medrese fikri gibi tiyatro kamplarının içinden çıktı. Tehlikeli Oyunlar, Tiyatro Medresesi hayalini kurmamızı belki biraz daha mümkün kıldı. 2008 yazında her akşam birinin sesli olarak diğerlerine roman okuması gibi bir çalışma düşünmüştüm. Oğuz Atay’ın katılımcılar arasında çok bilinmediğini fark ettim ve hem Oğuz Atay’ı tanımış oluruz hem de bir çalışma olur diye Tehlikeli Oyunlar’ı okumaya karar verdik ve her akşam katılımcılardan biri Tehlikeli Oyunlar’dan bir pasaj okumaya başladı. O sırada da Erdem’le Ben Pierre Riviere isimli tek kişilik oyunu yapmıştık ve aldığımız oldukça güzel geri bildirim ve sonuçlar böyle bir çalışmayı tekrarlamamız gerektiğini bize söylüyordu. Sonra bir akşam Erdem okuyunca Tehlikeli Oyunlar’ı, hiç tereddütsüz tek kişilik bir oyun olacağını fark ettim ve “Bunu seneye hazırlayalım.” dedim. O da Allahtan “Çılgın mısın abi, 500 sayfalık romandan oyun mu olur?” demedi. Sonra reji danışmanımız Oğuz Arıcı’ya da söyledik ve böyle başladı Tehlikeli Oyunlar çalışması ve sekiz ay gibi çok uzun soluklu bir çalışmayla çıktı. Oğuz Atay fanatikleri tarafından “İnşallah yuhalanmayız” diye düşünerek oyunu çıkardık ve oyun çok sevildi. Üç sezondur da oynuyoruz. Öyle görünüyor ki emekli olacağız bu oyundan. (gülüyor)

Oyunu sahnelemek değil bir metni bestelemek gibi...

Ben oyunu sigarayı bırakma girişimlerimden birinde izledim. Ne yalan söyleyeyim; 130 dakika, tek kişilik oyun salona girmeden beni bir ürkütmedi değil.

Aslında ilk düşüncemiz ikişer saatten iki perde olmasıydı. Birinci perde çıktığında, düşündüğümüz sahneler tam iki saat sürmüştü, ikinci perde de iki saat olur herhalde diye düşündük. Bence olabilirdi de çünkü Seyyar Sahne’nin şöyle bir avantajı var. Tümüyle deneysel olabilir. Yani birkaç kez oynayıp kaldırabilirdik de oyunu. Bir iki kere oynadığımız, aylarca çalışıp da içimize sinmediği için kaldırdığımız oyunlar olmuştur. Bunları da hanemize başarısızlık olarak hiç yazmadık. Tiyatroya akademik yaklaştığımız yanımız da ağır basıyor sanırım. Bu bizim için bir deneyimdi. Böyle hacimli bir romanı sahneye birkaç kez taşısak bile bizim için önemliydi. İkinci perdenin metin düzenlemesinde birlikte çalıştık ve 50-60 dakikaya sığdırabildik. Belki birinci perdeyi de aynı şekilde yapabilirdik ama bence hiçbir sorun yok. Nitekim uzun oluşuyla ilgili şikâyet gelmemesine rağmen birinci perdeden bir bölümü çıkarttım ve onunla ilgili epey eleştiri aldığımı söyleyebilirim.

Oyundan çıktığımda uzun gelmemesi bir yana gözüm kapalı tavsiye edebileceğim bir oyun da izlemiş oldum. Bir de sigara yaktım tabii… Çalışma sürecindeki kırılma noktalarına gelelim. Nasıl bir yöntem izlediniz?

Şiddetli bir mücadele, bir çarpışma değil de bir diyalog şeklinde ilerlemeyi tercih ettik ve daha yaratıcı sonuçlar elde ettiğimizi söyleyebilirim. Tıkanma noktalarında iki taraf da kendini zaaflarıyla, eksiklikleriyle, tamamen açtığında oyuncu ile yönetmen arasında mutlak bir güven oluşuyor. Ama bu güven, bir suistimale yol açmıyor ve oluşan diyalogda ortaya çıkan ne tek başına yönetmenin işi oluyor ne de oyuncunun. Ortaya ikisinin diyaloğundan yeni bir şey çıkıyor.

Oyun ziyadesiyle melodik. Müzik kullanılmamasına rağmen çıkınca kulakta bir melodi kalıyor.

Tümüyle müzikal düşündüğümüz için. Oyunu sahnelemek değil bir metni bestelemek gibi. Hep bu terminolojiyle konuşuyoruz zaten. Metnin ritmini, melodisini, yükselişlerini, tonunu yani genel makamını bulmaya çalışıyoruz. O makamı keşfettiğimizde de oyun aslında çıkmış oluyor.

Gelelim değirmenin suyunun nereden geldiğine. Sahne bulmakta zorlanırken pek çokları, Tiyatro Medresesi kurmaya kalkışmak pek de aklı selim işi olması gerek. (gülüyoruz)

Bence bu, biz tiyatrocuların biraz da çılgın projesi herhalde. Gerçekten çok inanılır değil böyle bir şeyi yapmak. Bu büyüklükte bir şey yapacağımızı birkaç ay öncesinde biri söyleseydi herhalde gülerdim. Ama Anadolu'da bir söz vardır ya; «Canı veren Allah rızkını da verir.» O ilk adımı attıktan sonra desteğin geleceğine inanıyorduk, nitekim öyle de oldu. Arsayı alacak kadar paramız yoktu ama «Şu kadar paramız var, şu kadar paraya da ihtiyacımız var,» diye yakın çevremize haber saldığımızda o parayı bir şekilde denkleştirdik. Temel atıp inşaata başladığımızda da artık tanımadığımız ya da uzaktan tanıdığımız insanlar da destek olmaya başladılar. Tabii bu arada kendi elimizde avucumuzda cebimizde ne varsa, kişisel birikimlerimiz de dahil bu projeye aktı. Biz ne kadar koyduysak, o kadar bağış da geldi diyebiliriz. O şekilde ilerliyoruz. Şu anda da durumumuz çok parlak değil, epeyce de borcumuz var. Bu sene devam etmek için de çok fazla bir kaynak yok elimizde ama herhalde tiyatrocular bu sene de Tiyatro Medresesi için oyunlarını sergileyecekler, eş dost yine ellerini ceplerine atıp bize destek olacaklar diye umut ediyoruz. Çünkü burası gelecek kuşaklara kalacak çok güzel bir eser olacak yani kimsenin özel mülkü olmayacak. Buna inandırdığımızı düşünüyoruz, o yüzden bir şekilde ilerliyor. Zorlansak da, bazen uykularımız kaçıp borçlarımız kâbuslarımıza girse de çok şikâyet ettiğimiz söylenemez.

* www.pam.org.tr
  juzma2@yahoo.com