Sosyal Krizin İz Düşümleri
Volkan Balkan
Nar Photos bundan 10 yıl önce kurulmuş patronu da işçisi de olmayan bağımsız bir kolektif. Anaakım medyanın dolanmadığı yerlerde dolanan, gösterilmeyenleri göstermek gibi derdi de olan bir fotoğraf ajansı diğer bir tabirle. 14’e yakın fotoğrafçıdan oluşan ekibin bir kısmının bir yıla yakın süredir birlikte üretmekte olduğu projeleri Son Durak vesilesiyle kentsel dönüşüme 5 ayrı göz ile bakalım…
Son DurakMehmet Kaçmaz: Bu aslında yıllardır üzerinde konuştuğumuz bir şeydi; İstanbul’u nasıl fotoğraflayacağımız, bu şehrin neyine bakacağımızı bir türlü anlayamamıştık. Hepimiz bu şehirde yaşıyoruz, ama arşivimize baksak ciddi anlamda bir iki kare bile fotoğrafımız yok. İçinde Galata Kulesi’nin, Eminönü Meydanı’nın olduğu hani o klasik, sembolik İstanbul fotoğrafları var ama İstanbul bunlardan ibaret bir yer değil. İznik’te bir atölye sırasında akşam yemekte konuşurken bir fikir çıktı ortaya: İstanbul’u fotoğraflayalım ama bildiğimiz ve gördüğümüz İstanbul resminin dışında bir resim sunsun, izleyene de bize de… Biz de hem anlamaya başlayalım İstanbul nasıl bir yer, bir yandan da kaydettiklerimizle bunu çoğaltalım ve yayalım istedik. “Son Durak” bunun bir bağlayanıydı. Tamamen son duraklarla ilgili bir şey değil. Fakat şunu düşündük: Bizi merkezden İstanbul’un çevresine atacak en önemli araçlardan bir tanesi İETT otobüsleri. Yani işte birtakım merkezler var; Topkapı, Eminönü, Taksim gibi… Buralardan bu otobüslere atlayalım ve Ateştuğla’ya, Maltepe Başıbüyük’e, Gülsuyu ya da Gülensu’ya gidelim. Bu projeyle İstanbul’un nereye doğru genişlediğini, nasıl bir mimari ve bu mimariye bağlı olarak nasıl bir sosyal hayatın oluştuğuna dair birtakım fotoğrafik izlenimler edinmeye başladık. Bir sene içerisinde 7 fotoğrafçı yüze yakın noktaya gitti. Bazı yerler bizim için daha sembolik olduğundan oralara defalarca gittik. Mesela Kayaşehir’e aramızdan gitmeyen kalmadı. Başakşehir’in arkasında çok büyük bir TOKİ sitesi ama başlı başına bir ülke gibi. Yeni bir hayat görüntüsü var orada. Çok da pozitif bir hayat görüntüsü değil bizim için. Çünkü 1960’lı yıllarda sosyal konut projeleri Batı’da terk edilirken, birtakım sosyal sonuçlar üzerinden yavaş yavaş bunlar yıkılırken, bugün Türkiye’de yeni bir şeymiş gibi sunuluyor ve pompalanıyor. Sanıyorum önümüzdeki 15-20 yılın sosyal krizlerinin bugün ipuçlarını takip ediyor oluyoruz biz. Yaptığımız iş biraz böyle bir şey.

Yeni İstanbul
Saner Şen: İstanbul’u ne kadar az tanıdığımızı fark ettik. Çünkü İstanbul’da kullandığımız alanlar çok sınırlı. İşte ajansın merkezi Beyoğlu’nda, yaşadığımız yerler genelde buna yakın bölgeler. Şu anda gittiğimiz yerlerin çoğu merkez kabul ettiğimiz noktadan en azından bir 20-30 km dışarıda olan yeni yerleşimler. Buralara gelen insanlara sunulan paket bir yaşam var, onun içine dâhil oluyorlar. Çok fazla betona hapis, yeşil alandan ve sosyal yaşamdan ciddi anlamda uzak, bazı yerler dışında merkeze ulaşım neredeyse imkânsız. Şunu fark ettik: Orada yaşayanlar İstanbul’un merkezine gelmeyen insanlar. Aynı, İstanbul’un merkezindekilerin o bölgelere gitmediği gibi. Bazen “Niye fotoğraf çekiyorsunuz?” diye soruyorlar. İstanbul’u anlatan bir kitap yaptığımızı söylüyoruz. “E burası mı kaldı İstanbul için çekilecek?” diye devam ediyor soru.
Serra Akcan: Değişim şimdi işte, zaten o değişimi fotoğraflıyoruz. Bir taraftan yeni yaşam alanları var, diğer taraftan kalan mahalleler var. Onlar da değişecekler mecburen. Onları da fotoğraflıyoruz. Hepsine bir arada baktığınızda, işte 10 sene sonra çok farklı bir görüntü çıkacak.
Eren Aytuğ: Yepyeni bir İstanbul oluşuyor, her uzağa gittiğimizde bir bunalımla dönüyoruz. Estetikten uzak, her bakımdan kurak bir iklim.
SA: Bazı yerler var; binalar yapılmış hazır, insanlar yok etrafta. Etrafta insanların birbiriyle iletişimi yok.
MK: Biz daha çok Eren’le yolculuk yaptığımız için aramızda yaptığımız, tekrar eden esprilerden biri şu: Ben bir yer gösteriyorum, mesela Kayaşehir’deki 27. katın balkonu… “Şu evi sana veriyoruz, kaç günde depresyona girersin?” Bunu konuşmak bile bir süre sonra bize acayip sıkıntı vermeye başladı. Bu espri olmaktan çıktı ve zulme dönüşmeye başladı. Kayaşehir gerçekten ilginç bir yer o anlamda. Orası bir yer ama bir yandan da hiçbir yer. Size ait bir ev var, ama o evin size ait olduğunu gösterecek hiçbir unsur yok. Bütün balkonlar aynı, bütün yapılar aynı. Mimari falan yok, beton bloklar var aslında. Tuhaf bir biçimde bu modernizm olarak sunuluyor. Beton eşittir modernizm gibi bir algı da var. İnsanlar da buna kısmen razılar. Sanıyorum 10-15 yıl sonra sadece şehrin görünümü açısından değil de bunun sosyal sonuçlarını da çok keskin ve net bir biçimde göreceğiz. '60’lı '70’li yıllarda Batı’daki toplu konutlar yıkılıyor; çünkü intihar oranları, suça meyillilik, asosyal kişilik bozuklukları gibi bir ton sorun çıkıyor ortaya. Çıkması da doğal, çünkü orada var olmak, orayı gözlemlemek fotoğrafçılar olarak bize sıkıntı veriyorsa yaşayanın hâlini siz düşünün.
Siz yerinizi satmıyorsunuz ama 10 yıl sonra bakıyorsunuz ki çevrenizde doğal bir duvarla set oluşturulmuş
Tolga Sezgin: Bir sonraki kuşak, o toplu konutların, o sitelerin nasıl boşaldığının tanıklığını başka bir şekilde tabir edecek.MK: Birileri de o yıkımları fotoğraflayacak muhtemelen. Düşünün ki gazetelerde ve televizyonlardaki reklam bölümünün %60’ını, %70’ini herhalde inşaat sektörü işgal ediyor. Yani Ali Ağaoğlu’nun reklamları günde herhalde 500 kez dönüyor, tuhaf bir biçimde. Bir yandan konut fazlası olduğu söyleniyor, bir yandan alıcının konut alamadığı söyleniyor, bir yandan da bir nüfus problemimiz var. İnsanlar zar zor asgari ücretle kira yetiştirmeye çalışıyorlar, kentin merkezi boşaltılıyor ve işte Sulukule, Tarlabaşı gibi yerlerdeki insanlar yavaş yavaş İstanbul’un çevresine sürülüyor. Fakat bizim gözlemlediğimiz, İstanbul’da çevre merkez ilişkisinin kalmadığı. Oralardaki insanlar merkeze gelmiyorlar, çünkü orası ayrı bir merkez zaten. İçinde süpermarketi olan, camisi olan, yüzme havuzu olan, tenis bilmem nesi olan…
EA: Hatta bazı sitelerde içinde “Boğaz” olan…
Tedirgin hâller, kuşatmalar
SA: Bir taraftan da kentsel dönüşümün başlayıp da hızlanmadığı yerler var. İnsanlar da tedirginlikle bekliyorlar. Bir adamla sohbet etmiştik. “Bence buraları çekme, çünkü burada satılacak bir yer yok… Bunları gösterme… Ben senin niye çektiğini de biliyorum…” gibisinden bir tartışamaya da girdik. Ama insanlar tedirgin, ya burası da fark edilirse diye. Bir kısmı öyleyken, bir kısmı da bazı yerlerde “Ne zaman bizde de değişim olacak, gelsinler, baksınlar… İşte şurada apartmanım var… Böyle bir söylenti var, ne zaman kentsel dönüşüm buraya da gelecekmiş, siz takip ediyorsunuzdur, haberiniz vardır…” diye soranlar da var.
SŞ: Bu bölgelerin bir kısmı eskiden boş olan alanlar. Bir kısmı da bundan 10-15 sene öncesinde “Ya, böyle yerleşim mi olur?” diye tanımladığımız hatta yadırgadığımız, fakat yeni yapılan binaların yanında bize sevimli görünen yerleşimler. İşte oralara yapılmış gecekondu mahalleler… Onların bazıları zaman içinde oturmuş; bahçeleri olmuş, ağaçları büyümüş… Onlar şimdi koca koca siteler arasında küçük, hap mahalleler olarak kaldılar. Ve hepsi yok olmaya mahkum. O insanlar bir yerlere gönderilecek ve oralarda da etrafındakiler gibi binalar oluşturulacak.
MK: Bu bir yandan da bir strateji. Yeni konut projeleri bir şekilde o küçük mahalleleri çevreliyor. O insanlara da dışarıyla bir bağlantı, bir yaşam alanı kalmıyor. En son, o ikna edilemeyen kitle de “Zaten çevrelendik betonlarla, artık burayı satalım, gidelim,” diyor. Mimariyi bir şiddet olarak da kullanıyor bu konut projeleri, aslında farkında olmadan. Siz yerinizi satmıyorsunuz ama 10 yıl sonra bakıyorsunuz ki çevrenizde doğal bir duvarla set oluşturulmuş. Artık mahalleniz mahalle olmaktan çıkıyor. juzma2@yahoo.com