Teselli
Teselli
O korkunç kabustan sonra birazcık nefes almak için gözlerini kapadı, bir sahil hayal etti. Dalgaların çakıl taşlarına vuran sesini duyabiliyordu. Batmak üzere olan güneş... Hava ne sıcak ne soğuk... Hafif bir esinti yüzüne vuruyor. Düşündükçe o sahilin daha da içine giriyordu. Düşündükçe kendi görüntüsü daha da netleşiyordu bu resmin içinde. Yüzüne vuran suyun damlacığını dahi hissedebiliyordu. Kokular geliyordu burnuna, denizin ve göğün kokusu... Burada kalabilirdi, evet artık burada kalmak istiyordu. Gözlerini açtığında da burada olabilirdi. Eğer gerçekten isterse olabilirdi. Olabilirdi. Olacaktı. Olacak. Gözünü açtı.
Gözünü açtığında ilk önce masayı gördü. Görmek istediği şey bu masa değildi. Yine aynı hücredeydi. Yine aynı yatak... Bu dolap, bu kapı, pencere... Her şey aynıydı. Gerçek bir roman kahramanı gibi omuzunu silkti, yatağında gerindi. Bir nefes alıp esnemeye başladığı esnada ağzı açık kaldı. Esnemesi yarıda kesildi. Çünkü içeri birdenbire dört siyah giysili adam girmişti. Gerçek birer roman kahramanı gibi teklifsizce masaya oturdular. Masadaki kül tablasına dört sigara ilişti. Bir radyo kuruldu, radyoda kısa bir anonstan sonra Dimitri Shostakovich’in “Second Waltz”i çalmaya başladı. “Ne garip bir sabah,” diye fısıltıyla söylendi. Müzik kesildi. Masadaki adamlar dönüp ona hoşnutsuz bir şekilde baktılar. Hiç kıpırdayamadı. Korkudan ölmek üzereydi. Adamlar bitirmeleri gereken acil bir işi bir an önce bitirip gitmek istiyorlar gibi davranıyorlardı. Bunun için de dikkatlerini dağıtacak hiç bir şeye tahammülleri yoktu.
“İhtimaller!” dedi bıyıklı olan. Gözünde tek gözlüğü yaşlı adam da: “İşte yine Reaumur’un ciddi görünümlü aptal lafları! Tıpkı getirdiğin bu aptal matine müziği gibi!” Kafasında uzun, tuhaf şapkası olan üçüncü adam, bu genç adamla, yaşlı adamın atışmalarına çok alışmış bir tavırla “Evet beyler, Bay Fahrenheit lütfen, çok fazla vaktimiz yok,” dedi. Dördüncü iri yarı adam, hemen söze girdi: “Reaumur’un hakkı var. İhtimaller, bizi hüsrana götürüyorlar, bir şey seçme hakkımız olmasaydı... olmasaydı... Kendimizi ancak böyle koruyabiliriz.” Adam bu hücrenin içinde fazlasıyla
özgür olduğunu fark etti. Zira bu hücrede yapmayı isteyebileceği hiçbir seçeneğin ihtimali yoktu. İçinden düşündü, düşündü. Dalıp gitti...
“Ah bu dalıp gitmeler! Nereye dalıyorlar böyle üzgün üzgün, zaten gidecekler!” “Kes sesini Reaumur, şu aptal radyoyu da kapat. Sürekli aynı şarkıyı çalıyorlar!” “Bay Fahrenheit, herkesin bir fikri vardır.” “Fikirler, fikirler, aptal fikirler... Kimsenin fikri umurumda değil artık!”
Bazen tartıştılar, bazen kavga ettiler, bazen o kadar fikir birliğine vardılar ki birlikten ne yapacaklarını şaşırıp birbirlerine sarıldılar. Akşama kadar böyle konuştular konuştular. Akşam oldu. Hava karardı. “Ev sahibi herhalde bir mum yakıp sohbetimizi biraz aydınlatabilir, ne dersin Calvin?” “Ah, tabii niye aydınlatmasın, hadi bekleyelim o halde!” Neredeyse nefes almadan beklediler. Kalktı. Bir mum yaktı, mumu masaya koydu. Bir mumu da yatağının başucundaki demir komodinin üzerine koydu. Ne olduğunu anlamaya çalışmaktan vazgeçmişti. Sadece dinliyordu. Hatta sanki alışmıştı artık.
Mumlar yakılmıştı. Toplantının ikinci yarısı açılacak derken içeri kucağında bebeğiyle bir kadın geldi. Sanki yıllardır bebeğini emziyormuş gibi alışkın bir halde bebeğini emzirmeye devam ederken tek koluyla duvarın dibindeki sandalyeyi getirerek masanın kenarına oturdu. Bay Calvin konuşuyordu: “Eğer hüsrana uğrarsam yanında mutlaka çektiğim acıyı azaltacak bir teselli olmalıdır. Yoksa insan nasıl dayanabilirdi ki? Vah zavallı insana...” Kadın bir süre konuşmaları dinledi. Fakat bu saçma konuşmalardan artık sıkılmıştı. O kadar sıkılmıştı ki; birazcık eğlenmek istedi.
Bebeği emzirmeyi bıraktı, kundağıyla onu masanın üzerine koydu. Hepsi bir yandan bebekle ilgilenmek zorunda kalmışlardı. Biri düşmesin diye kıçından yakalıyor, öteki çıngırağıyla ara sıra oynatıyordu. Kadın Bay Fahrenhet’in kolundan tutarak “Bu aptal matine müziğiyle dans edeceksin Bay Fahrenheit!” dedi ve Bay Fahrenheit’i dakikalarca döndürdü, döndürdü. Bay Fahrenheit sandalyenin üzerine yığılmıştı. Bebek ağlamaya başlamıştı, meme istiyordu. Kadın memesini açtı. Bebeği kucağına aldı.
Bebek heyecanla sustu. Memeye yaklaşmanın zevkiyle hıçkırmaya başladı. Kadın cebinden çıkardığı kılları memesine yapıştırdı. Bebek kadının ne yaptığından habersiz büyük bir iştahla iç çekmeye başladı. Artık hiç bir derdi kalmamıştı. Ağzını iştah ve zevkle memeye değdirdi. O iğrenç kıllara rağmen inatla emmeye çalıştı. Kılların altında kalan memeye diş etleriyle ulaşmaya çalıştı. Dakikalarca mücadele etti. Fakat anladı ki; meme artık ölmüştü. Hem de bir anda, birdenbire bir kıl yığının altında boğulmuştu. Kadın hüsran içinde ağlayan bebeğe tekrar memesini uzattı. Fakat bebek artık memeye yüzünü dahi dönmek istemiyordu. Hiç kıpırdamadan onu izleyen donuk suratlı dört adama baktı: “Gördünüz mü? Artık bana güvenmiyor!” diyerek kirpiklerini kırpıştırdı. Adamlar bir türlü toplantıyı açamadıkları için homurdanıyorlardı, bebek ağlıyordu, kadın kirpiklerini kırpıştırırken birdenbire durdu. Ağlayan bebeğini omuzuna attı. Gerçek bir roman kahramanı gibi bir hışımla kapıyı açtı ve çıktı.
Adamlar konuşmalarına devam ettiller.
Saatler geçmişti. Hâlâ aynı müzik çalıyordu. Adamlar hâlâ konuşuyorlardı.
Uzun şapkalı adam: “Vaktimiz doluyor, daha fazla konuşamayız, toparlayın Bay Fahrenheit.” “Kahretsin! Nasıl da geçti zaman, ne yaptık saatlerce, bari birazcık da poker oynasaydık. Şimdi bu kadar pişman olmazdım, of!” Adamlar ayağa kalktılar, konuşmaya devam ediyorlardı. “Maalesef, çaresi yok Bay Fahrenheit, başka bir akşamınız olsa içip, kederlenip, mutsuz olabilirdiniz fakat başka akşamınız da yok.”
“Kes sesini Reaumur, hayat zaten çok zor!” Konuşa konuşa kapıdan çıktılar. Ne tuhaf bir gündü ve bugün de böylece geçmişti.
Belki de geçmemişti.