"NEIN"
Kerem Oğuz
Yeni okulumu görmek için Fıstıkağacı’na gittiğimiz ilk günü çok iyi hatırlıyorum. Sınav sonuçlarının açıklandığının ertesi günüydü. Hayır, hayır, öyle değildi, biz sınav sonuçları bir gün önce gece yarısı aldığımız “erken baskı” gazeteden öğrenmiştik. Sabah erkenden de okula gitmiştik. Önümdeki 7 yılı geçireceğim Üsküdar Anadolu Lisesi’ni gerçekten de çok merak ediyordum. İlkokuldaki bir arkadaşımın abisi orada okuyordu. Kızın bana söylediğine göre okula bir yüzme havuzu bile yapılması düşünülüyordu. Kim bilir nasıl bir okuldu orası, aman yarappim! Bir sokaktan döndük ve sonra bir sokaktan daha. Babam sokağın ucundaki binayı işaret edip “Şurası galiba,” dedi. Okul fizikselü olarak karşıma çıkınca heyecandan oraya kustum. Annem tedarikli gelmişti, hemen ağzımı yüzümü sildi, ayak üstü tişörtümü değiştirdi. Heyecanlanınca kusuyordum çünkü ve o sabah uyandığımdan itibaren çok heyecanlıydım. Okula doğru yaklaştıkça heyecanım arttı. Neyse ki midemde bir şey kalmamıştı. Kapıdan girdiğimizde kendimizi basket sahasının ortasında bulduk. Potalar kırıktı. İyi bir edebiyatçı olsam kırılan potalar ve kırılan ümidim arasında nefis bir bağlantı kurmak isterdim. Siz ben o bağlantıyı kurdum sanın. Bir gün önce çok yağmur yağmıştı, potalardan bir tanesi küçük bir gölün içinde duruyor gibiydi. “Bak havuz da orada,” dedi babam. Yağmurun ardında bıraktığı su birikintisini göstererek. O an bir ihtimal de olsa babama düşmanca bakmış olabilirim ama şimdi düşünüyorum ki babamı bildim bileli yaptığı en iyi espriydi, bunu yıllar sonra fark ettim.Diğer tarafıma baktım, bir voleybol sahası ve o sahanın kenarında kaderine terk edilmiş Çiçek Abbas tarzı bir lacivert minibüs. Bir lastiği yok, diğerleri inmiş ya da patlamış. Okul binasına “sıfır” şekilde park edilmiş ama yarıya yakını da voleybol sahasının içinde. Önümüzde merdivenler var. Bir kot yukarıdaki okul binasının önüne çıktık. Atatürk büstü, bina üzerinde gezinen siyah bir kablo ve bağlı olduğu bir hoparlör. Binanın bitiminde bir derme çatma ek yapı daha gözüküyor. “Bari burası değişik bir şey olsa,” deyip, gidip penceresinden baktım. Karanlık, pis bir okul kantini Eylül ayının üçüncü haftasını bekliyordu. Tüm bu ziyaret iki buçuk dakika falan sürdü. Annemlere dönüp “Gidelim” dedim, “Gidelim” dediler. Yolda babam hayal kırıklığına uğradığımı fark edip durumu biraz kurtarmak istedi. “Ne güzel Almanca öğreneceksin,” dedi, İngilizceyi de aradan çıkardın mı al sana iki lisan. Doğrusu o okulu sadece Almanca eğitim verdiği için yazmıştık. Biraz daha güzel, biraz daha köklü ve her şeyden önemlisi Kadıköy’ün merkezinde bir okula da gidebilirdim.
Aradan yirmi beş sene geçti. Pekiyi Almanca konuşabiliyor muyum? “Nein” anasını satayım, hem de koskocaman bir “nein”. evrandir@gmail.com