Bu Gitarın Kafası Güzel


Volkan Balkan

Mecmua sayfalarında keyifle enteresan bir müzisyeni daha ağırlıyoruz. Kiminizin Gevende’nin Sen Balık Değilsin Ki albümündeki konukluğundan, kiminizin oradan buradan, kiminizin de az sonra bir küçük tanışacağı Norveçli gitarist Eivind Aarset’le 15 Şubat’ta Borusan Müzik Evi’nde vereceği konser öncesi Oslo’ya gitmesek de kuş uçurarak yaptık bir şeyler. Konsere ve Eivind’in müziğine dair ip uçları aşağıda…


Gitar gibi pek çokları tarafından çalınagelmiş bir enstrümanda kendine has bir stil ortaya çıkarmak zor olsa gerek. Senin yaklaşımın nasıldı bu yola girdiğinde?

Çocukken dinlediğim bir Jimi Hendrix plağıyla gitara başladım. Çıkardığı tınılara bayılmıştım; feedback’ler, sesler… Gitar gibi tınlamıyordu, başka bir şeydi o, bir hayvan belki… Duygunun ve enerjinin sesiydi duyduğum. Gitardaki ses arayışlarımın temelini bunun oluşturduğunu düşünüyorum. Geriye bakınca görüyorum ki kendime has bir tını yakalamam uzun zaman almış. Bu da adım adım ve kendi kayıtlarımı üretmeye başlamamla oldu. Ama yine de kendi “sesim” daha önceden duyduklarım üzerine kurulu. Belki, bu etkileri başkalarından farklı bir araya getirmekle oluşturuluyordur üslup. Bana göre hepimiz daha önce yapılanların üzerine bir şeyler inşa ediyoruz.

Birlikte çalışmış olduğun isimler müziğe ​kazanımların oldu, kırılma noktaları var mı mesela?

Nils Petter Molvær’le yaptığım çalışmalar bu ortaklıkların en önemlilerinden biri. Bana kendi yerimi bulmam ve müziğine katkı sağlamam için geniş bir alan yarattı. Onun sayesinde geniş bir dinleyici kitlesiyle de tanışmış oldum. Bugge Wesseltoft grubunda çalmam için beni çağırdığında sololardan ve ritim çalmamdan kaçınmamı istemişti. Bu da farklı kelimeler kullanıp, yeni bir dil kurmam için iyi bir deneyim oldu.

Dhafer Youssef’in çeşitli projelerinde yer aldım. Onun eşsiz çalıp söyleme stiline eklemlenmeyi seviyorum. Ayrıca farklı ritimlerde çalmaya da alışıyorum böylelikle. Genelde 4/4’lük zamanda çalmaya alışmış birisi için pek de kolay bir şey değil bu. Dhafer sayesinde Hüsnü Şenlendirici ve Aytaç Doğan gibi harika müzisyenlerle de tanışma fırsatı buldum. Jon Hasell’le çalışmalarım da benim için çok önemli. Benim müzikteki en önemli kahramanlarımdan birisi. Onunla çalmak büyük keyif ve onurdu benim için.

Uzun yıllar Marilyn Mazur’un grubunda yer almak da keyifli bir aşama oldu benim için. Kendimi “evde” hissettiğim zamanlardan biriydi.

Sence Kuzey cazını cazın diğer türlerinden ayıran şey ne? Müziğini bu tür içinde tanımlar mısın ya da örtüştüğü noktalar olduğunu düşünüyor musun?
Norveç cazı “dört büyükler”den çok etkilenmiştir. Jan Garbarek, Terje Rypdal, Arild Andersen ve Jon Christensen’den oluşan bu dört isim, ECM plak şirketinin kurucusu Manfred Eicher’le yaptıkları iş birlikleri sonucunda caz müziğinde yeni bir estetik geliştirdi. Bu da daha az blues ve standart cazın etkisinde, sese (sound) virtüöziteden daha çok odaklanan (enstrümanlarına gerçekten hakim olmalarına rağmen) bir estetikti. Biz Norveçli müzisyenlerin ayaklarımızı basabileceğimiz bir zemin hazırladıklarını düşünüyorum.

Caz adı altında kendimi rahat hissetmiyorum. Müziğim farklı köklere sahip; rock, caz, contemporary, ambient, world, pop gibi… Eğer saydıklarım dışında bana ilham vermiş birkaç isim daha sayacak olursam; Brian Eno, Miles Davis, Daniel Lanois, Erkan Oğur, Arvo Pärth, Sigur Rós, Christian Fennesz, Tricky diye devam edebilirim. Bunların çoğu da yıllar içinde birlikte çalışmış olduğum insanlar.

Seni tanımayanlar için, konserde nasıl bir şey bekliyor olacak gelenleri, okura bir şeyler söylemek ister misin?

Sesler üzerine kurulu hayali, hülyalı, müzikal bir yolculuk olacak; bazen güzel, bazen garip… Sahnede canlı sampler’lar ve elektroniklerde gerçekten etkileyici bir isim Jan Bang ve ben varız, gitarım ve efektleriyle birlikte. Umarım müzikal bir yolculuğa kendinizi bırakıp süzülmek üzere orada olursunuz.

Şu sıra neler yapıyorsun, üzerinde çalıştığın yeni bir proje var mı?

Grubumla yeni bir kayıt yapmayı düşünüyorum. Japon avangart koto çalgıcılarından biriyle yaptığım ambient türünde bir albüm post – prodüksiyon aşamasında. Bu yıl grubumla dolanabildiğim kadar dolanmak istiyorum. Bir de Dhafer’in (Youssef) yeni albümünde çalacağız birlikte ki laf aramızda çok sıkı bir iş çıkacak!

Gevende’yle tanışman nasıl oldu? Müziklerini dinlediğinde ilk tepkin neydi?

Ahmet, Oslo’dayken beni aradı. Tanışmamızla onları ve müziklerini sevmem bir oldu. Açık fikirlilik, samimiyet ve dost canlısı olmaları müzikleri ve kişiliklerine dair aklıma ilk gelenler…

Karganın (kuş olan) her hangi ​özel bir anlamı var mı senin için?

Çok zeki bir kuş olduğunu biliyorum. Mecmua ve okuyucularının da öyle olduğunu sanıyorum. (gülüyor) Ama bunun dışında özel bir düşüncem yok kargalara dair.

Biz Mecmua’da her ay bir konuyu işliyoruz çaktırmadan. Bu ay da konumuz “hayal kırıklığı”. Birkaç kelam etmek istersen…

Hayal kırıklığı pek hoşlanmadığım şeylerden biri… Kendime dair bir hayal kırıklığı yaşadığımda buna olumlu taraftan bakarım. Daha iyi bir insan olmak için açılmış bir yoldur bu aynı zamanda.

Başkaları üzerinden, kişisel düzeyde hayal kırıklığı yaşamak kaçındığım şeylerden biri. Tatsız durumlara yol açacağından duygularımla hareket etmekten kaçınmaya çalışıyorum. Başkalarının kararlarını ya da eylemlerini duygusal çöküntülere uğramadan kabul etmeye çalışıyorum.

Başka bir tür hayal kırıklığı da konser ya da kayıtlarımdaki beklentimin beni tatmin etmemesiyle ortaya çıkabiliyor. Ama bunda sorun yok, bu sağlıklı bir eleştirel yargılamayı beraberinde getirmekle birlikte bana dair olan ve olmayanlar hakkında bir iç görü edinmemi sağlıyor.
Üniversitedeki Gevende evinde ECM’in Garbarek, Micus vs. dışındaki isimlerini keşfetmeye başladık, oradan yollar Oslo’ya gitti. Nils, Bugge, Terje Rypdal derken Eivind’de bulduk kendimizi. Ben Oslo’ya giderken Eivind’i aradım. Çay, kahve, sohbet derken gitmeler gelmeler arttı. Eivind de geldi İstanbul’a… O sırada SBDK’yi kaydediyorduk, albümün tek misafiri olarak yerini aldı “Beboyi Yerkı” ile. – Ahmet Kenan Bilgiç (Gevende)
juzma2@yahoo.com