"Hasret Uzaktakinin Yakınlığının Acısıdır"


Umut Koçanlı
sözün zerafetine diyecek yok. heidegger bu hissi, o yanı başındayken dahi duyumsamış, şüphem varsa bileklerimi keserim. devam edelim; nihilizmin yaslandığı bir duvar var malûm, her bilinmez gibi insanı tedirgin ediyor elbette. yani bir gün bütün bu tarihin, felsefenin, siyasetin, bilimin vs.’nin aslında koca bir yalandan ibaret olduğu, aslolanın basit bir organizma olarak durmadan gelişmeye çalışmaktan ziyade yaşamın tadını çıkarmak olduğu ortaya çıkarsa çok ağlayacağız. neticede bilinç dediğin hayatta kalma çabasıyla evrilmiş, bugünlere gelmiş. “vur” demişiz öldürmüş, bokunu çıkarmış; binlerce yıl sonunda bizi getirdiği nokta ortada. olumlu yanından bakmak isterdim ancak o meşhur istatistiklerle konuşmak gerekirse: 1 milyar insan aç, 2.6 milyar sağlık hizmetinden yoksun, yine 1 milyarın içecek temiz suyu bile yok, biz hâlâ zorunlu iyimserlik tohumları sallıyoruz ortalığa. ayıp denen bir şey var; leş gibi bir dünyada yaşıyoruz, önce bunu kabul edeceğiz. dostoyevski diyordu ki; “cennet fikrini gökyüzünden yeryüzüne indirdiniz, ne değişti?” haklı tabii bir bakıma; benden sonra yaşanacak güzelliğe inanıp çabalamanın öteki dünyaya inanmaktan ne farkı var, ikisini de görmeyeceğim, ikisinin de gerçekliğinden şüpheliyim. aslolan bunlar değil evet, şimdi için bir şeyler yapacaksın hepsi o, çünkü o hem geçmiş hem de gelecektir.

mitchell heisman diye bir adam var, 35 yaşında, arkasında 1905 sayfalık bir intihar notuyla gitmiş. notun son sayfasını okuyayım dedim, gödel esher bach adlı pulitzer ödüllü bir kitaptan alıntıyla bitirmiş. alıntıyı çevirdim: öğrenci doko zen ustasına gelmiş ve demiş ki; gerçeği arıyorum. hangi ruh halinde kendimi eğitmeliyim, ki gerçeği bulayım? usta demiş ki; zihin falan yok. istediğin ruh haline girebilirsin. gerçek falan da yok, dolayısıyla kendini bunun için eğitmene gerek de yok. doko demiş ki; madem burada eğitilecek bir zihin ve bulunacak bir gerçek yok, öyleyse bu kadar keşişi neden toplayıp onlara zen öğretilerini anlatıyorsun a şerefsiz demiş. (a şerefsiz, çeviri hatası) toplamak mı? demiş usta, burada onları toplayacak bir odam yok benim, ayrıca onlara bir şeyler öğretecek dilim de yok, demiş. doko, gözümün içine baka baka nasıl böyle yalan söylersin, demiş usta da: dilim yok dedim ya az önce, nasıl yalan söyleyeyim dilim olmadan, demiş. doko delirmiş tabii, senin ağzına sıçayım zen ustası kere, bu şekilde senin yolundan gidemem ve seni anlayamam lanet olası, demiş. usta da son sözünü söylemiş: yahu sen onu bırak, ben kendimi anlamıyorum zaten sen beni anlasan ne olur, demiş. 

evet, hikâye aşağı yukarı bu. hikâyenin alıntı yapıldığı kitap epey övülmüş, onu okumadan bir şey diyemem ancak 1905 sayfalık bir “elveda”nın sonuna konduysa bundan fazlasıdır herhalde diye düşünüp üzerine biraz kafa yordum. sonra intihar notunun önceki sayfalarına gittim, biraz daha okudum. derken anladım ki; bu arkadaş resmen intiharını meşru kılmaya çabalamış. fakat işin garibi bunu “aslında her şey anlamsız” gibi bir noktadan yapma çabası. her şey anlamsızsa 1905 sayfayı niye yazıyorsun. hayatın çelişkisine mi vurgu yaptın, ne yaptın mitchell!?

hikâyeye dönersek; ben bu tür öğretileri bir bakıma seviyorum aslında. adamların o dinginliğine, o çileci tavrını saygıya değer buluyorum. gerçekten de dil denilen yapı bile bu kadar kaypak ve kısıtlıyken, bir şeyin kesinliğini böyle dağlardan tepelerden küstahça bağırarak iddia etmek bana da bazen gülünç geliyor. buradaki olay da bir bakıma o; adam sana bir yol sunmuyor, yolunu bulmanın yolunu sunmaya çalışıyor bir nevi. fakat asıl zorluk ondan sonra başlıyor işte. kimin sözüydü bilmiyorum “başkalarının düşleriyle yaşayacak kadar çaresiz olma” gibi bir sözdü işte. bir bakıma doğru, evet, kendi yolunu çizdiği gibi kendi düşünü de yaratabilmeli insan. insanlığa dair ortak bir düş kurmak güzel ama ya adam onu istemiyorsa, zorla mı dayatacaksın düşünü ona? bu durumda ortaklık koca bir yalan. ortaklık ancak ve ancak farklılıkların birarada yaşayabileceği bir şekilde mümkün olur, zorla ortaklık olmaz.

şimdi çemberi kapayalım, hasret uzaktakinin yakınlığının acısıdır demiş ya adam. hah, işte onu bir tek aşkına dememiş: düşlerini düşün; içinde yaşatırsın, kendi potansiyelini hissedersin, hep yakınında bir yerlerindedirler ama bir o kadar da uzaktırlar işte. böyle böyle sevdiğin her şeye hasret ölürsün. 1905 sayfa da yetmez o boşluğu örtmeye, uğraşma.
info@kargamecmua.org