Tarihin En Büyük Yalanı Olarak Poltik Doğruculuk ve Devrimci Şüphe - 1
Rafet Arslan
Tarihin En Büyük Yalanı Olarak Poltik Doğruculuk ve Devrimci Şüphe - 1
Büyük filozofları harekete geçirenin şüphe olduğuna inanırım ben. Var olandan kuşku duymak şüphesiz devrimci bir tavırdır, büyük kopuşları müjdeleyen fani kalplere. Ancak şüphe duyanlar; büyük yalanları, komploları gün yüzüne çıkarabilir. Hümanizmden şüphe (Sade), sanayileşmeden şüphe (Marx), rasyonel akıldan şüphe (Freud), gösteri’leşen toplumdan şüphe (Debord), masum gözüken kurumlardan şüphe (Foucault) gibi...
Son büyük kuşkucu ise Jean Baudrillard’dı, tüm Batı uygarlığına, onun demokrasisine, ideallerine, modernizmine şüphe ile bakan. Bu dünyadan göçmeden önce çağdaş sanatın komplosunu açığa çıkarttığı gibi, 20. yüzyılın tam da kırılma anında “politik doğruculuk” olarak adlandırılan illetinde ipliğini pazara çıkardı:
“Tüm sonuçları bakımından ‘siyasal açıdan doğruculuk (political correctness)’ olan şey, dilden başlayarak sürdürülen bir zihinsel arınma ve korunma girişimimidir. Siyahlar: color people, sakatlar: disabled, fahişeler: sex worker, olurlar. Kara para gibi aklanmaları gerekir. Her türlü olumsuz yazgının, saklamak istediğinden daha da edepsiz bir hileyle temizlenmesi gerekir... Sonuçta acıma temeli üzerinde, hep birlikte toplumsal sefaletle bir antlaşma imzalarlar. Toplumbilimciler zavallı biçimde konuşurlar ve zavallılar da toplumbilimsel bir biçimde konuşmaya koyulurlar... Yeni Aydınlar Düzeni, her yerde Yeni Dünya Düzeni’nin açtığı yolları izlemekte. Başkalarının felaketi, sefaleti, acıları her yerde hammaddeye ve ilk sahneye dönüştü. İnsan haklarıyla bezenmiş mağduriyet, iç karartıcı tek ideoloji gibi.”
Baudrillard; bu sözleri Saraybosna ateşler içersindeyken kaleme almıştı ve üstad ölene dek politik doğruculuğu ve onunla beslenen / güçlenen söylemleri topa tuttu. Kuşkusuz şimdi 21. yüzyılın bu dönemecinde, Baudrillard’ın eleştirdiği tablo çok daha vahşileşerek ilerledi.
Bu sürecin sonuçlarını kıssaca özetlemek mümkün:
- Tüm kavramların içinin boşaltılması ve manipülasyon temeliyle yeniden sunumu. Uzlaşma, dialog, kamusal alan, kimlik, ifade, barış kavramlarının “politik doğruculuk” ideolojisi doğrultusunda, hayatın her alanında “hizaya getirici” bir nosyon ile kullanıma sokulması.
- Politik doğruculuk üzerinden yeniden konumlandırılan toplum sözleşmesinin, küresel ölçekte geçerli ve hakim “tek” ideoloji haline gelmesi.
- Gerçekliğin kaybı, “sanal” olanın küresel gündelik hayat içerisinde artık tamamen “gerçek” yerine ikamesi; üretimi / tüketimi / yeniden üretimi.
- Azınlık söylemlerinin genelleştirilerek ve hatta kamusallaştırılarak evcilleştirilmesi, radikalleşecebilecek olası her kanalın; genel, sanal ve ne idigü belirsiz bir “özgürlük” söylemiyle hadım edilmesi.
- Verili / onaylanmış kodlar dışındaki söylemlerin yok sayılması / susturulması /sükût suikastı.
- Kuramın, çokuluslu şirket üniversitelerinin maaşlı kuramcıları vasıtasıyla küresel ideolojiyle çarpışmayacak hale getirilmesi, uysallaştırılması.
- Eleştirinin yitimi, imkânsız hale getirilmesi.
(Güncel sanat dünyasından örneklersek, sistemin içine girmeyenileri zaten yok sayma, piyasa içersindekileri eleştirecek “iyi, dekoratif, güzel, güncel” dışında kriterler sunmama. Vedat Milör’ün restoran / yemek eleştirisi kadar galeri / iş eleştirisinin yapılmaması. Estetiğin politik söyleminin toplumsal sorumluluk düzlemine geri çekilmesi. Ortamda hep efendi, uslu, şık sanatçıların olması; hiç arıza kalmaması.)
- Toplu bir unutkanlığın sürekli beslenmesi, küresel bir amnezi iklimi. Tarihsellik diye bir metodun varlığının silinmesi.
- Sınıfsal okumaların tarih sahnesinden silinmesi, majör olan her okumanın tedirginlik yaratması.
- Muhalefetin sistem içi bir protesto hareketine dönüştürülmesi, hippy kültürünün en “light” versiyonu ile yeniden popülerleştirilmesi, yardımseverliğin politik eylem yerinde idamesi.
- Gündelik hayatın önce pornografikleşmesi, ardından kitlesel “snuff” yaşamın bir normallik olarak yaşanması. Tahrir Meydanı’ndaki özgürlük çığlığının, Hilary Clinton’ın dilinde “WOW” çığlığına dönüşmesi, bu snuff filmin milyonlarca evde sapkın bir haz ile tüketilmesi.
- Sürekli çoğunluğu kutsayan kültürel, cinsel, cemaatsel söylemlerin hakimiyetinde “çokluk”un kendisinin ve onu besleyecek öznelliğin reddi. Radikal öznelliğin yok edilmesi, konsensus üzerinden robotik bir kitleleşmenin inşası.
- Burjuva demokrasisinin sınırının evrenin sınırı olarak tanımlanması, dünyanın sonunu sürekli hayal etmemiz ama küresel kapitalizmin yok oluşunu tahayyül bile edemememiz.......................
Yalanın Yıkımına Dair Bir Kaç Şüphe:
Artık yeni bin yılın yaşadığımız dönemecinde “politik doğruculuk” kavramı da yaşadığımız sürecin geldiği yeri özetlemeye, ifade etmeye yetmiyor. Biz bu yüzden bir süredir yaşadığımız çağın yeni tahakkümünü “Gerçeklik Terörü” olarak tanımladık.
Ama bu tanımları, tespitleri yapmak tek başına bir şey ifade etmiyor. Baudrillard’ın sözleriyle sözlersek “Hiçbir şeyi uzlaştırmamak gerekir.” Sonuçta radikal kuramın ödevi radikal dönüşüm ve onu ateşlendirecek praxis’tir. Yıkıcı, uzlaşmaz, isyancı bir toptan reddiyenin “tam tamları” çoktan çalıyor, gören gözlere, duyan kulaklara.
Aralık 2011/İstanbul
Devam edecek…
baypersembe@gmail.com