Karga’da 2011


Utkan Çınar, Tayfun Polat

Artık geleneksel hale gelen müzikal muasebemizin 2011 versiyonu burada başlıyor. Geçen yıl 2010’nun verimliliğinden bahsetmiştik. Bu yıl da pek sık dinlediğimiz ve uzun yıllar da dinleyeceğimiz albümler vardı. Gene çok öne çıkan bir türden bahsetmek imkânsız 2000’li yılların çoğunda olduğu gibi. Gene en yaratıcı kulvar indie gibi durmakta. Nostaljik sound’lar da öne çıktı diyebiliriz. Yerimiz dar herkese yer vermek, bütün albümleri tek tek yorumlamak mümkün değil tabii ki. Biz de Karga’nın kabininde çokça duyduğunuz, etrafta da çokça konuşulan isimleri ön plana alıyoruz. Buyrun çeteleye…


2. albümler…
Geçen sene debütlerle başlamıştık muhasebeye. Bu sene maalesef elle tutulur “ilk” çalışmalar açısından pek kuraktı. Ama 2. albümü merakla beklenen bir çok isim vardı. Bu konuda ilk akla gelen isim Jonathan Wilson. Geçtiğimiz ay geniş bir şekilde de mecmuada yer alan Wilson, çıkardığı Gentle Spirit (bir önceki Frankie Ray albümü resmi olarak yayınlanmadığı için debüt olarak geçmekte Gentle…) albümüyle yılın en sürpriz yapıtlarından birine imza attı. Başyapıt diyebileceğimiz tek albüm belki. Kaliforniya’nın Laurel Canyon sound’unu tekrar canlandırma neferi Wilson’un ‘70’ler folk takıntısı, ortaya her yönüyle komple bir iş çıkmasını sağladı. 2008’deki muhteşem For Emma, Forever Ago ile hepimizin iç dünyasını altüst eden Bon Iver’in yeni çalışması Bon Iver adıyla geçtiğimiz yılın en çok beklenen işlerinden biriydi. ‘80’ler pop sound’una alabildiğine indie ve yer yer deneysel yaklaşımlarla çok iyi bir albümdü. Ancak bir kulübede kaydedilen ve daha folk, daha içe işleyen o ilk çalışmasından sonra bu albüm o kadar derli toplu değildi belki de. Ama Justin Vernon’un Eno sevgisini gösterebilmesi açısından sıkıntı yok deriz. Fleet Foxes da Bon Iver gibi 2008’deki debütüyle çok başarılı olan bir ekipti ve 2. işleri merakla bekleniyordu. Helplessness Blues adıyla yaşam bulan albümleri her 2. albümün yaşadığı sıkıntıları yaşadıklarını hissettiriyor ama müzikal anlamda ilkinden geri kalır yanı yok. Daha pop olmadan da yaşayabileceğini kanıtlayan bir çalışmaydı. Tom Vek 2005’teki harika DIY albümü We Have Sound ile bizleri oldukça mutlu etmiş ardından da kayıplara karışmıştı. 2011’de çıkardığı ikinci albümü Leisure Seizure ilkinin genel havasını koruyup daha derli toplu bir sunumla karşımıza çıktı. Zamanında “İngiliz Beck” de denen Vek, araları bu kadar açmazsa daha popüler bir müzisyen olup hayallerine ulaşacaktır. İsveç’in az ve öz üretimlerinden biri de Lykke Li. 3 sene aradan sonra çıkardığı 2. albümü Wounded Rhymes onu uluslararası bir yıldız yapmaya yetti. İlk albümü sadece alternatif camiada beğenilirken şimdi artık popun önde gelen isimlerinden biri oldu. tUnE-yArDs nam-ı diğer Merrill Garbus iki sene aradan sonra çıkardığı albümü w h o k i l l ile Li kadar popüler olmasa da adını hepimize duyurdu. Wikipedia’da türü için lo-fi, R&B, experimental yazıyor. Anlayın artık. Ama bir karmaşa duymuyoruz o kesin. Battles’ın Tyondai Braxton ayrıldıktan sonra ne yapacağını merak ediyorduk. Gloss Drop bunun meyvesiydi. Bizim favorimiz hâlâ ilk işleri Mirrored. Yine de çok sağlam müzisyenlik fışkırıyor şarkılardan. Dinlemeden geçemediğimiz, elimizin de ara sıra gittiği bir albümdü.

elektronik camiası…
Elektronik müzik son yıllarda diğer türlerle de girdiği ilişkilerle gücünü kaybetmişti. Sadece Four Tet ve Burial dinlemekten de sıkılmıştık. 2011’de çıkan birkaç albüm bizi oldukça mutlu etti. Öncelikle Danimarkalı sihirbaz Trentemoller’in Reworked / Remixed albümü uzun yıllardır beklediğimiz, toplama bile olsa, geniş yelpazeli bir çalışma olarak sıkça döndü kabinde.
Gene kuzeyden İsveçli The Field’ın (Axel Willner) Looping State of Mind babalar gibi technoya doyurdu bizi. Bir başka Danimarkalı ve remix’leriyle tanınan Whomadewho’nun mini LP’si Knee Deep, Alman Modeselektor’un Thom Yorke’un etkisiyle güzel tanıttığı Monkeytown, DJ Shadow’un The Less You Know The Better, eski dostlar Chemical Brothers’ın Hanna isimli filme yaptığı soundtrack, artık usta kontenjanından gelen İzlandalı Gusgus’ın Arabian Horse ve tam elektronik diyemesek de Red Snapper’ın Key isimli albümleri bu yıl elektronik camiasını mest etti. Hani umudumuzu çoktan kestik dediyseniz bile bir bakmak lazım bu güzel hareketlenmeye.

babalar…
Artık Radiohead’den bahsetmek gereksiz gibi. Biz diyecek söz bulamıyoruz. The King Of Limbs gene harika bir albümdü. Albümün From The Basement kayıtları daha da harika. Occupy hareketine de desteğini eksik etmeyen grup, uzun süre sonra da Amerikan televizyonlarına da çıktı. Albümün remix versiyonu elektronik bölümünde bahsettiğimiz bolluğun parçalarındandı. Tom Waits babanın uzun süredir beklenen çalışması Bad As Me ustanın külliyatının retrospektifi gibiydi. Her telden çalan Waits düşkırıklığına uğratmadı. MCA’in hastalığıyla albümlerini ertelemek zorunda kalan Beastie Boys 2011’i boş geçmeyerek Hot Sauce Committee pt.2’yu yayınladı.           Aynı Waits gibi kariyerlerinin her döneminden etkilerin hissedildiği çalışma bu üçlünün yaşlanmayı reddettiğinin ve tarihin en büyük isimlerinden biri olduğunun kanıtıydı. Karga’nın demirbaş isimlerinden Primus’un 8 yıl sonra çıkardığı albüm Green Naugahyde’dan beklentimiz büyüktü. Gene harika müzisyenlik gördüğümüz albüm, doğrusunu söylemek gerekirse beklentimizi pek de karşılamadı. Yine de bu bir sonrakini heyecanla beklememize engel değil. Artık hemşerimiz olan Peter Murphy’nin Ninth isimli albümü de oldukça keyifliydi. Murphy’nin popa göz kırptığı çalışma, babanın geniş yepazesini de ve yıllar geçtikçe güzelleşen sesini dinletti bize. Afghan Whigs’den bildiğimiz Greg Dulli’nin projesi Twilight Singers’ın albümü Dynamite Steps, Mark Lanegan ve Ani DiFranco gibi isimlerin katılımıyla şu ana kadarki en iyi ürünüydü. Şarkı ise “Be Invited”dı. Robbie Robertson, Ben Harper, 44 yıl sonra Smile’ı yayınlayan The Beach Boys, her albümüyle bizi mest eden usta müzisyen Joe Henry, artık baba kategorisine sokmakta beis görmediğimizi Elbow, David Lynch’in garip ama etkili eketro-pop’u geçtiğimiz yıl tanıdık yüzlerden duyduğumuz keyifli çalışmalardı.

indie şeridi…
Indie camiası son yıllarda olduğu gibi gene verimli bir yıl geçirdi. Bu yılın starları ise Kurt Vile ve eski grubu The War on Drugs’dı. Vile, Smoke Ring For My Halo ile kademe atlayıp bir saykodelik folk efsanesi haline gelirken, eski grubu The War On Drugs Slave Ambient ile en iyi işlerine imza attı. Bir başka yıldız ise Bradford Cox idi. İki farklı proje Deerhunter ve Atlas Sound ile çıkardığı albümler ile ne kadar yetenekli bir şarkı yazarı ve sound ustası olduğunu kanıtladı. Kadın indie’cilerin de revaçta olduğu bir yıldı 2011. St.Vincent usta işçiliğiyle bezediği son albümü Strange Mercy ile dikkatleri çeken isimdi. “Yeni Kate Bush” yakıştırmasını da rahatlıkla yapabileceğimizi bu yetenekli isim kendi kulvarında Feist gibi bir isimden daha önemliydi kanımızca. Sonic Youth’un efsane ismi Thurston Moore, 2011’de hem Kim Gordon’dan ayrıldı hem de Beck’in de yardımıyla Demolished Thoughts adında folka göz kırpan şık bir albüm yayınladı. Gene ‘80’lerin önemli isimlerinden, Dinosaur Jr.’dan tanıdığımız J Mascis, akustik gitarıyla öne çıktığı Several Shades of Why ile yürek dağlayan, uzun yıllar kulaklarımızın pasını silebilecek bir albüm çıkardı ortaya. Aslında sürprizlere de koyabileceğimizi bir isim ise EMA. “Indie’nin kraliçesi” diyebiliriz ona 2011 için. Past Life Martyred Saints albümü yılın en çok ilgi çeken ve eleştirmenlerce övgüye boğulan albümüydü. Grunge’dan aldığı kökünü birçok tarzla bir araya getiren ve sağlam sözleriyle kendini dinlettiren önemli bir albümdü. Atlamamak lazımdı.

folk işleri…
William Elliot Whitmore bu dalda en sevdiğimiz müzisyen oldu. Albümü Field Songs ile bir banjo ve güçlü bir ses ile neler yapılabileceğini gösterdi. Her zaman albümlerine yer verdiğimiz, artık babalar arasına da girmeyi hakeden Bonnie Prince Billy’nin son albümü Wolfroy Goes To Town da yılın en güzel albümlerinden biriydi. 21 yaşında olmasına rağmen 3. albümü A Creature I Don’t Know’u yayınlayan İngiliz şarkıyazarı Laura Marling de büyük sükse yapan sanatçılardandı. Hem anaakımda yer alıp hem de tarzından ödün vermeyen genç yetenek önümüzdeki yıllar için de umutlandırdı bizi. Wolverhampton’dan ses veren ve favori ismlerimizden Scott Matthews’un 3. albümü What The Night Delivers’da ilk albümündeki tadı tekrar bize hatırlattı. Ona da “yeni Jeff Buckley” diyorlardı. Artık başkalarına “yeni Scott Matthews” diyeceğiz. Country müziğin en yetenekli gitaristlerinden Buddy Miller’ın solosu The Majestic Silver Strings de yılın en kaliteli işlerinden biriydi. Her tarza göz kırpan albüm müthiş prodüksiyonuyla da dikkatimizi çekti. Yeniden hareketlenen Seattle’ın yetiştirdiği önemli ismlerden Jesse Sykes ve grubu The Sweet Hereafter’ın çalışması Marble Son da oldukça iddialı kotarılmış, beklentileri aşan bir iş olarak hafızalara kazındı.

sürprizler…
En büyük sürprizi herhalde herkes kabul eder. Lou Reed ve Metallica’nın ortak albüm yayınlaması hani rüyada görsek inanamayacağımız bir olaydı. Konsept albüm Lulu eleştirmenlerce yerin dibine batırılırken, sevenleri de oldu. Biz ise “The View”, “Junior Dad” gibi şarkıları pek beğendik. Zaten kanıtlayacak bir şeyleri kalmayan iki isim için de enteresan bir deneyimdi. Daha fazla da konuşmayalım. 17 yaşındaki İngiliz müzisyen Archy Marshall’ın projesi King Krule ile yayınladığı ilk EP bu yılın en şaşırtıcı işlerindendi. Evde kaydedilmiş new wave-dubstep karışımı şarkılarıyla o geyik “bu çocuklar harika” lafını akla getiriyor. 2011’e kadar son 20 yılda sadece 2 albüm yayınlamış “utangaç kraliçe” Kate Bush, 2 albümle birden çıkagelince kaşları kaldırmamak olacak gibi değildi. İlk iş Director’s Cut eski şarkıları yeniden yorumlandığı ve onun ne kadar büyük bir şarkıyazarı ve besteci olduğunu bize hatırlatan bir çalışmaydı. Özellikle “Deeper Understanding”in yeni hali muazzamdı. Yeni şarkılardan oluşan 50 Words For Snow da Steve Gadd, Danny Thompson, Elton John gibi isimlerin katılımıyla gene Bush’a yakışır kalitede bir albüm olarak arşivimizin değerli bir köşesine kuruldu. 2009’da aramızdan ayrılan John Martyn’den yeni biri albüm duymak şaşırttı tabii ki. Dostlarının yardımıyla yayınlanmaya hazır hale getirilen Heaven And Earth Martyn’in son zamanlarında bile ne kadar güçlü bir şarkıyazarı olduğunu bize tekrar kanıtlayan es geçilmemesi gereken bir iş oldu.

istim üzerindekiler…
PJ Harvey yaşlandıkça müziği de olgunlaşıyor. 2011’de çıkardığı Let England Shake kariyerinin belki de en özgün albümü. Bir önceki White Chalk’ta piyanosuyla karşımıza çıktıktan sonra bu sefer de autoharp öğrenerek müziğini çeşitlendirdi. Hem politik altyapısı hem de müzikal zenginliğiyle yılın tartışmasız en iyi albümlerindendi. Smog’dan kendi ismine geçtiğinden beri üstüste şaheserler yayınlayan şarkıcı / şarkıyazarı Bill Callahan’ın son albümü Apocalypse’in sanatçının en iyi albümlerinden biri olduğunu söylesek yalan olmaz. “Drover” gibi bir hit’e, “America!” gibi bir güce, “Free’s” gibi nostaljik bir harikaya sahip albüm, bütün sene kabinden en çok yayılanlar arasındaydı. 70’lik blues’cu Seasick Steve, You Can’t Teach an Old Dog New Tricks ile bolca dans ettirdi bizi. Daha güçlü ve gürültülü sound’u ile enerjisinden hiç bir şey kaybetmediğini ve ortamın en farklı gitarcılarından biri olduğunu kanıtladı. Canımız ciğerimiz Wild Beasts de 3. ve en iyi çalışmaları Smother’la yılın en sükse yapan isimlerindendi. Yılın sonlarında İstanbul’da pek keyifli bir konser veren İngiliz grup indie pop tarzında krallıklarını ilan etti. The Black Keys ise Brothers’dan sadece bir yıl sonra yeni albümleri El Camino’yu yayınladı. Biraz “akarken doldur” hissiyatıyla yapılmış izlenimi veren ve bolca hit barındırma iddiasındaki albüm, bizi biraz kıllandırsa da kulvarlarında tek olduklarını da kabul etmek gerek. Artık Karga’da düzenli olarak duymaya alıştığımız Fink’in yeni albümü Perfect Darkness daha sert hatta yer yer grunge’a kaçan tarzıyla sanatçının ufak dokunuşlarla ne kadar çeşitli tatlar bulabildiğini kanıtladı. Gene güzel, yine güzel. Timbre Timbre ve Metronomy’e de buradan selam çakalım.

Utkan Çınar

yerli kafalar
2011, buralı müzisyenler açısından hayli verimli geçti. Yasal albümler yanında demolar, grupların kendi olanaklarıyla sürüme verdikleri kayıtlar, Myspace patlamaları derken, bayağı iyi kayıtlar dinledik, gruplar keşfettik ve iyi müzik hep vardı. Senenin açık ara en iyi albümü dediğimizde neticeyi teke indiremeyerek 2 albüme eşit paye veriyoruz. Gevende’nin Sen Balık Değilsin ki ve Peyk’in İçimdeki İz albümleri. 20 yıla ulaşan müzikal serüvenlerini ikinci albümleriyle taçlandıran Peyk, usta işi bir kayıt, hem muhalif hem eğlenceli sözler ve pek çok türü harmanladıkları tarzlarıyla kemik dinleyici kitlelerini fazlasıyla tatmin etti. Bir dolu yeni dinleyici edindiklerine de eminiz. Gevende ise ilk albümleriyle dikkat çekmiş, aradan geçen yıllarda kilometrelerce yol kat edip albümler dolusu ses biriktirmişlerdi. Sen Balık Değilsin ki, grubun müzikal olarak basamaklarca yukarı çıktığı, arayışlarla geçen zamanda kendilerini ifade etmeyi artık çok daha iyi becerdikleri bir olgunluk dönemi işi. Ve uzundur kafa yordukları sahnedeki ritüeli albüm kaydında verebilme işini de çözmüş görünüyorlar. Bu arada kabinde dönmeleri dışında bu iki grup ikişer kez de Canlı Karga sahnesinde yer aldılar. 4 konserde çok çok iyiydi.


Tarz olarak benzemeyen bu iki albüme en benzeyen iki albüm ise Mabel Matiz’in kendi adını taşıyan albümüyle Luxus’un Bi’ Lareya albümü. Mabel Matiz’in hüzünlü şarkıları değil belki ama eğlenceliklerden “Barışırsa Ruhum” bolca döndü kabinde. Oriental Blues icracıları Luxus’un bir önceki albümü Acayip Şeyler kabinde döner dururken sene sonuna doğru 2. Albüm geldi. Daha az çalındı ama senenin en iyilerinden biri olarak da ayrıldı kenara. Henüz albümü olmamasına rağmen, bu senenin en iyi çıkışını yakalayan grubu Büyük Ev Ablukada ise, şimdiye kadar adı geçen gruplar arasında Karga hacmini en çok dolduran grup oldu. İnternette paylaştıkları her şeyden örnekler çalındı.

Senenin en çalışkanı ödülünü de alan Erkin Gören, aynı yıl iki iyi albüm çıkarınca bolca çalındı doğal olarak. Hem Kestim Öldün hem de Robust’tan şarkılar eski işleriyle karışıp sürekli el altında tutuldu kabinde. Benzer biçimde albümlerini bağımsız olarak üreten Seni Görmem İmkansız’ın Bana En Çok Sen Lazımsın EP’sinden de çalınmadık şarkı kalmadı desek yeridir. Demo ya da kendi üretimi albüm kafasının bu satırların yazarını en etkileyen örneği ise The Ringo Jets’ten geldi. Kendi adlarını taşıyan 5 şarkılık mini albümlerini tek kelimeyle anlatmak pek olası değil ama ipucu sözcükleri; enerji patlaması, çiğ rock ‘n’ roll, garaj tozu. The Ringo Jets’in vokallerinden biri olan Deniz Ağan’ın geçen sene Roxy Müzik Yarışması’nda 1. ödülü alan grubu Eskiz’in kazandıkları ödül olarak çıkan Yoksa Bir Rakı Masası mı Görüyorum? adlı single’ındaki 2 şarkıyı da çevirdik kabinde. Yılların punk üçlüsü Cemiyette Pişiyorum da bu yıl Et Rengi Tuzak adlı (galiba 10.) demo’larını çıkarttılar ve son dönem eserleri ya da bazı eski şarkıların temiz kayıtlarının yer aldığı bu demo’dan şarkıları da anmadan olmaz.

Elektronik müzik memlekette düşüşte ama üç iyi iş var, senenin en iyi albümlerindenler ve dolayısıyla kabinden de eksik olmadılar. Bon Mod’un kendi plak firmaları Remoov Records’tan 2010’da çıkarttıkları Idolize Yourself albümü gördüğü büyük ilgi sonucu bu yıl Topkapı Müzik’ten tekrar basıldı. “Ne Çirkin Büyümek”, “Mama Said Go” ve çok iyi bir Bloc Party kapaması olan “Banquet” başta olmak üzere albümden çaldıkça çaldık. Modern zaman aşk hikâyeleri anlatıcısı Onor Bumbum da kendi plak firması Kuzu Müzik’ten çıkarttığı Diyorum ki albümünün hemen hemen bütün şarkılarıyla kabinde kendine yer buldu. Çoğunluğunu kendi ürettiği elektronik oyuncaklarla down-tempo, ambient müzik üreten Onor Bumbum’un en büyük başarısı, bu tarzlarda çok rastlanmayan Türkçe sözleri çok iyi kullanması. Yine down-tempo, trip hop sularında gezen, ama sahnede azıp electronica’ya dönen Nu Park, seneyi Promise EP’si ile kapattı. EP’den önce dönmeye başlamıştı zaten şarkılar kabinde. Son dönemde memleketten çıkan en iyi erkek vokal olduğunu düşündüğümüz Uran Apak’ın vokallerine kayıtsız kalmak zor çünkü.

Senenin sonuna denk geldiği için kabinde pek döndüremediğimiz iki albümü de analım; Kesmeşeker’in 7 yıl aradan sonar çıkarttığı Doğdum Ben Memlekette’si ve Şirin Soysal’ın Bir Şeyler Var’ı. Aslında adı anılması gerekenler bu kadar değil. Kesmeşeker en muhalif albümüyle geri dönerken, Cenk Taner ne kadar önemli bir söz yazarı olduğunu bir kez daha ispatladı. Deneysel işlerinden tanıdığımız Şevket Akıncı’nın düzenlemeleriyle memlekette pek rastlanmayan kabare, şanson türlerinde çok çok iyi bir album Bir Şeyler Var.

Aslında bu yıl kabinde en çok dönen yerli albüm Kompile Karga 2 oldu, yalan yok. Bu vesileyle hâlâ indirmeyen kaldıysa albümü kargabar.org adresinden ücretsiz indirebileceğinizi hatırlatıp, yer darlığı nedeniyle birkaç album daha sayarak seneyi kapatalım. Kül’ün Artık Güçler Dengede, kim ki o’nun, Dans, Barıştık Mı Göstembil Project’in, Göstembil Sessions, Farfara’nın Farfara ve bandista’nın Daima!’sı senenin iyileri arasında yer aldı.

Tayfun Polat

 

khgv@hotmail.com, tayfun@kargart.com