HERKESE VAAD EDİLMİŞ TOPRAKLARIN MÜZİĞİ
Mahnov
Boogie Balagan Paris’teki yıllarında bir araya gelmiş, gerçek kimliklerini açık etmeyen, bunun yerine “Biblical” iki mâhlukata dayanarak, kendilerine Azri ve Gabri* demeyi seçen, “Filisrailli” iki müzisyenden müteşekkil bir grup. Benim kulağıma ilk önce 2008’de “Biomekanicamel” ile çalındılar. Solo gitarın sound’undaki keskinliğe, gitaristin artikülasyon becerilerine ve aynı zamanda ritmik örüntülerdeki basitliğe şaşırdığımı hatırlıyorum. Kulağıma doğal bir şekilde oryantal, ancak bir şekilde de Batılı kodlara uygun bir şekilde “hesaplanmış” ya da daha doğrusu, o bağlamda “düzgünce çerçevelenmiş” tınlıyorlardı.
Bu kadar “catchy” şarkılar yapan gruplar özelinde hep düşünmüşümdür. İyi şarkıların sırrı nedir? Ses mühendisliği harikaları olmaları? Eşsiz akor ilerlemeleri? Referansları zengin sözler? İşin aslı, işin içinde her zaman için bir tinsellik vardır, rezonanslar aracılığıyla bizimle konuşan bir tinsellik, müzisyenlerin performansları esnasında bedenlerinin, onun doğal uzantısı olan (ya da olması gereken) enstrümanların, dinleyicilerin ve mekânın kapasiteleriyle titreşime girmesi neticesi kendini hissettiren bir tinsellik hali.
Boogie Balagan’da işte bu var. Özgün ve samimi tutumlarını, sahnede bir de Fransız kabare gelenekleriyle birleştirmeyi, çeşitli perküsyon ve dans show’larıyla zenginleştirmeyi iyi biliyorlar. Şarkılarının basit yapıları, yoğun metaforlar ve göndermelerle yüklü grup kimliklerinin basıncı altında yoğunlaşıyor. Oryantal ezgilerin, blues’la harmanlandığı, İbranca, Arapça, Türkçe’nin birbirine karıştığı bir “rüya ülkesinden” sesleniyorlar.
Boogie müzisyenleri ile çeşitli vesileler dolayısıyla arkadaş oldum ve bunu kesinlikle bir güzellik olarak addediyorum. Bu ilginç şahsiyetleri yaklaşık 2 yıldır tanıyorum, sağ olsunlar tüm konserlerine davet ediyorlar, “rakı'n'roll ortamı”na davet etme nezaketlerinden ödün vermiyorlar. Bir daha geleceklerini duyup, Facebook’tan kendileriyle mecmua için bir söyleşi yapmak istediğimi söylüyorum, kabul ediyorlar.
Konser öncesi kuliste buluşuyoruz. Azri sağlam muhabbetlere her zaman güzel yemeklerin eşlik ettiğini söylüyor ve bizi yemeğe davet ediyor. Kekik’te bir masa ayarlıyoruz. Standart sorularla girmeyi düşündüğüm konuşma, bir müddet sonra bildiğin chit-chat’e dönüşüyor!

Muhabbet esnasında, ben de bir müzisyen olduğumdan olsa gerek, bir şey ciddi olarak dikkatimi çekiyor. Müzisyenler muhabbet ederken, kurdukları cümleler, sözcükler arasındaki geçişler daha yumuşak, daha bilinçli, birbirini besler olabiliyor. Bu fark meslekten ötürü geliyor diye düşünüyorum. Birbirlerine verdiklerine yanıtlarından tutun, aradaki çıkışlarda, hatta “sus”larda bile bu fark hissediliyor. -Belki de noktalamalardaki hassasiyet demeli?
Gabri birden Tarkan’dan bir bukle patlatıyor. Tarkan’ın bir gey ikonu olması üzerine konuşuyoruz, yeni davulcuları, ki aynı zamanda da bir prodüktör olduğunu öğreniyorum, bunu çok ilginç bulduğunu söylüyor. Daha önce konser verdikleri Beyoğlu’nda bir mekânda duvarlardaki Zeki Müren posterlerini hatırlatıyorum. “Türkiye kolayca anlaşılabilir bir yer olmayabilir.”
Şunu soruyorum: “Sizi ‘Biomekanicamel’ ile tanıdık, daha sonra da radyo hit’i haline dönüşmüş ‘Ride On, Ride On’ ile size ısındık. Devamı gelmeyecek mi hocam bu güzel şarkıların?” Yeni albümün yolda olduğunu ve içinde bu sefer bazı Türkçe uyarlamaların da olacağını muştuluyorlar. Azri’nin, “Bu sefer daha mainstream bir albüm olacak,” diye düştüğü not beni inceden endişeye sürüklüyor, çaktırmıyorum.
Erkin Koray’a olan düşkünlüklerini biliyorum. “Erkin Koray şarkılarının bazılarına getirdiğiniz yorumları seviyorum,” diyorum. Mesela geçen seneki bir konserlerinde “Kızları da Alın Askere” şarkısının sözlerini “Kızları artık almayın askere” diye değiştirmeleri, orijinleri özelinde, böyle bir grup için oldukça etkileyiciydi**, hele de önlerinde Peace armalı bir örtüye sarınmış bir Türkiyeli dansöz dansederken..
Dediğim gibi oldukça metafor-yoğun bir grup. Balagan İbranca’da “mess” demek, Türkçe’ye bağlamına göre “kargaşa, dağınıklık, düzensizlik” olarak tercüme edilebilir. Eski Polonyalı kız arkadaşımdan biliyorum, balagan, daha doğrusu Lehçede “bawagan” yine aynı anlama geliyor. Bir zamanların en yoğun Yahudi nüfusuna sahip ülkelerinden birindeki bu dilsel geçişliliğin normal olduğu zannına kapıldığımı söylüyorum. Bana bunun aynı zamanda, Doğu Avrupa ve Rusya’da Yahudilere karşı kullanılmış pejoratif, ırkçı anti-semit kullanımları da olan bir söz olduğunu söylüyorlar. Grup, üzerinde taşıdığı mânâ evrenine bir çentik daha atıyor bu eklemeyle.
Sohbet ardından göndermeler üzerine koyulaşıyor. Ana vokalleri üstlenen Gabri’nin bazen Charlie Chaplin’i andıran bir mizansene büründüğü malum. Bu referans üzerine konuşurken oradan konu Chaplin ile tatsız anıları olan Guy Debord’a ve oradan Baudrillard’a kadar uzanıyor! Arkadaşlar anlaşılan entelektüel zirveleri test etmekten geri durmuyorlar.
Yemek bitiyor, sahnedeler. Sahne performansları çok güçlü, seyirciyle etkileşimleri had safhada. Daha önce dediğim gibi, müzisyenlerin performansları onları doğruca tartmamızın yegane yollarından biridir. Basit bir VST frekans öteleyicinin herhangi bir kişinin sesini Farrinelli gibi öttürebildiği bir çağda özellikle. Performans, müzisyenler için bir turnusol testi gibi, bu testi her zaman geçiyorlar.
Konserde bir İskandinav ve Türkiyeli kadının sahnede karşılıklı göbek dansı ettiği an bir kreşendo oluşturuyor: “Ancak İstanbul’da mümkün” denecek türden bir görüntü. Sonlara doğru durum değişmiyor, arkada danstan bitap düşüyoruz.
Filisrail***'den bir eşeğin sırtında yola çıkan, bluesy gitarlarıyla Mississippi plantasyonlarına selam çakan, bunu kendi coğrafyalarının ezgileriyle psychedelic bir tutumla harmanlayan Boogie Balagan, dünyaya, çıkış yaptıkları albümlerinin adı ve albüme adını veren meşhur şarkıları “Lamentation Wallo”da dedikleri gibi: “Henüz çocukken bir ülke hayal ederdim. Bir ülke ki, toprakları herkese vaad edilmiş…” mesajını yolluyorlar. Bize de eşlik etmek ve dans etmek, yerden toz kaldırmak, boogie’ye katılmak ve bunu kuts(l)amaktan başka çare kalmıyor. Irkçılığın zalim yüzünün ağır şekilde hissedilir olduğu bir coğrafyadan, belki de, gönderilebilecek en anlamlı mesaj değil mi bu?
Türkiye konserlerinin ilkinin gelirini ise Van depreminde zarar görenlere bırakmaları ayrı bir güzellik. İkinci albümlerinde, ‘60’ların barışçıl hippie “flower power” hareketine bir göndermede bulunarak “falafhell**** power” diyeceklerini ve kendilerini son derece rahat hissettikleri Türkiye'ye tekrar, tekrar geleceklerini ekliyorlar. “Eyvallah, Toda Raba, Şükran!” deyip gönderiyoruz biz de arkadaşları!