23 Nisan Ağıdı
Tayfun Polat
23 Nisan Ağıdı
Süreyyya Evren’in son kitabı 23 Nisan Ağıdı’nı vesile edip, memleketin şiir ortamı, kültür politkaları ve tezgahtakiler üzerine genişleyen bir söyleşi yaptık. Buyrunuz.
Tayfun Polat: Mecmuanın 2000’ler dosyasında yer alan görüşlerinizde de farklı mecralardaki yazılarınızda da bir süredir şiirin altını çiziyor; “Entelektüel enerjimizi şiire akıtmalıyız,” diyordunuz. Yeni kitabın bir şiir kitabı olacağı hissediliyordu. İlk şiirini 1991’de, ama ilk şiir kitabını 2010’da yayımlamış biri olarak şiirden kopuş ve şiire geri dönüş sürecinizi anlatır mısınız?
Süreyyya Evren: Ben kopma ve geri dönme olarak değil de “kopmadan bekleme” olarak kavramlaştırıyorum. Yoğun şiir yayınladığım ‘91-‘95 döneminden sonra 2007’ye kadar süreçte şiir yayınlama alanından çıktım ama şiir dünyasını takipten, şiiri takipten çıkmadım. Siyahi dergisinde şiirin son durumu ve sorunları, imkânları üzerine dosyalar yapmaya kadar giden bir takip. Bu giriş çıkışların hem kişisel hem de şiir dünyasına ait sebepleri var. İkisi biraz da iç içe. Benim 1995’te hazırladığım Genç Şairler ve Yazarlar Kitabı’ndan sonra bir tür aforoz / sükut suikasti sıkıntısı çekmem, bir tür küskünlük / reaksiyon içine girmem söz konusu denebilir. Aynı zamanda da Türkiye şiir iktidarlarının ‘95 sonrası tam bir altın çağ yaşamaları sonucu şiiri tıkadıkları bir aralığa tanık olmuştuk. O tıkanma 2000’lerden sonra, detaylı tartışmak gereken çeşitli sebeplerle, gevşedi ve yeniden şiire imkân açıldı. İktidar yapılarının gerilediği bir tür “Fetret Devri”nde olduğumuzu söyleyebiliriz bugün. Ve Osmanlı geri gelmeden esaslı bir isyan başlatmalıyız. Esaslı derken, kalıcı, yani kendi bilgisini yapabilen, sınır aşmadan ibaret olmayan bir isyan.
Entelektüel enerjimizi şiire akıtmalıyız görüşünü ise şiir cemaatinden daha geniş bir okur yazar kitlesine yöneltiyorum. Piyasanın endüstriyel kültürü rakipsizleştirdiği, romanın iyice edebiyat alanından uzaklaştığı şu günlerde, şiir “kör nokta”da durmasıyla, iktidarın kameralarına yakalanmayan, piyasanın iplemediği bir karanlık spot olmasıyla aynı zamanda bir imkân da haline geliyor. Türkiye, okur yazar insanların neredeyse bir tür gururla veya bir tür entelektüel paye simgesinden sözediyormuş edasıyla “Ben şiir sevmem / okumam,” diyebildikleri, şiiri ve “kokuşmuş şairleri” açıktan horgörmenin meşru olduğu bir ülke. Bu algının büyümesinde ciddi payı olan ‘90’ların hakim şiir iktidarlarının yerine, şiirin kör noktada olmasından hareketle çok daha dünyalı (yani şairler cemaatimiz tercih ettiği gibi fena halde milli değil) çok daha deneyci, çok daha radikal, endüstriyel kültürün hapishanesinden tünel kazıp çıkmamıza izin verebilecek bir şiire (ve şiir kavrayışına / okumasına) yüzümüzü dönebiliriz. İşte bu yüzden endüstriyel kültürden rahatsız herkesin şiire daha fazla entelektüel enerji akıtması gereken bir momentteyiz...
TP: Kitabın ilk şiir kitabınız olması dışında şiirde çok da sık karşılaşmadığımız bir durumu daha var; bir konsept kitap. İlk şiir kitabınızı oluştururken bir konsept seçmenizin nedeni nedir?
SE: Dediğiniz doğru görünmekle birlikte ben “konsept kitap” terimiyle düşünmemiştim. Belki kavramlarla düşünmeye eğilimli olduğumdandır... Belki de benim tarzım bu diye bakmak lazım. Hepimiz Gogol’un Palto’sundan Çıktık da bir öykü kitabı olarak konsept kitap diye görülebilir böyle bakınca. Yedi klasik öykünün yeniden yazımı gibi teknik bir konseptin yanı sıra ‘80’lere bir odaklanma da ortaktı. Kanlar Ülkesinde Karnaval ile birlikte iki darbe sonrası dönem kitabıydılar. Buruşuk Arzular da bir öykü kitabı olarak konsept kitap dediğiniz nitelikteydi. Cinsellik içinden geçen öyküler biraradaydı. Buruşuk arzuların kitabıydı gerçekten de. Romanlar için bu ifade herhalde kullanılamaz ama Viyana Nokta’yı bir dörtlemenin ilk kitabı olarak kodlayışım da gene bir tür “konsept kitaplar”ın işaretiydi. Görünen o ki ben böyle çalışıyorum... Kavramlarla...
TP: Konseptinizi (özetle 23 Nisan’da neşe dolamamanızı) sizin dilinizden dinlemek isteriz...
SE: 23 Nisan bayramı reel bayramsızlığın bir çatlağını işaret ediyor. Bu çatlak üzerine konuşmak gerekliydi. Ben zaten Türk şiirinin bu tür çatlakları komple atladığını düşünüyordum. 23 Nisan üzerinden, daha geniş, benim başka disiplinlerdeki emeklerimle içiçe geçtiğini düşündüğüm, bir iktidar ve otorite tartışmasına zemin açılıyor. Ancak konseptin politik içerimini nasıl gördüğümü birkaç cümleyle özetlemek istediğimden emin değilim.
Kitap aslında bir şairin serüveni olarak kurgulandı. Bir şair 23 Nisanlar’ın resmi okumasının tam tersinde bir acılar bilançosuyla karşılaşıyor, irkiliyor ve çığlığı basıyor. Sert üslup dedikleri yerler, küfürlü dedikleri yerler, benim gene kitapta “içevurumcu seksist bir ses” dediğim, hep bu isyanı patlatma bölümleri. Ama sonra giderek öfkesi düşünmeye doğru eğilimini arttırıyor, çocuğun, çocukların deneyimine sızması gerektiğini hissetmeye başlıyor ve bu noktada Başo’nun “bambuyu öğrenmek istiyorsanız bambuya gidin” sözünü kendi durumuna yakın buluyor. Evet, çocuktan bahsetmek için çocuğa gitmek gereklidir. Kitabın ikinci bölümünde dolayısıyla artık çığlık yok ve çocuğa gidiş var. Bu, şairin, çocuk olarak kendisine de gidişi demektir. Kitap bir yorgunluk, ümitsizlik ve aynı anda Kleist’ın Michael Kohlhaas’ındaki kahyanın havaya fırlattığı şapkayı hiza alan bir umutlanma ile kendini kapatıyor.
TP: Baba olmanızın bu konsepti seçmenizde etkisi oldu mu?
SE: Olmaz mı, oldu elbet. Aynı anda iki çocuk babası birden oldum, hem yeni doğmuş bir oğlan çocuğu hem de yeni ilkokula başlamış bir kız çocuğu. Bütün duygu durumlarım çocuklar üzerine ayarlandı haliyle. Sonra Abdulsemat’ın 23 Nisan 2009’da boğulması geldi. Bizim oğlanın doğmasına bir hafta kala. O olay bir çentik attı bana. Daha sonra kitabın yazım sürecinde de babalığın etkisi çok oldu. Birincisi geçen seneyi gündüzleri evde fiilen bebek bakarak geçirdim ve 23 Nisan Ağıdı’ndaki hemen bütün şiirleri bir omzumda minik Yaz, evin içinde volta atarak yazdım. Bir yandan ufaklığı uyuturken, düşünerek, söyleyerek içimden (çoğu şiirde ses belki ondan var), dolaştım. Bir bebekle konuşarak yazılmışlığı var bu anlamda kitabın. Ve kendimi fazlasıyla şiirle kuşatılmış hisettiğim zayıf düşme anlarında, şiir hakkındaki en doğrudan düşüncelerimi, sizinle veya arkadaşlarımla paylaşmakta zorlandığım bir lirizmin eşlik ettiği düşünceler, küçük kızımla konuşarak, paylaşarak geliştirdim. İtiraf etmek gerekirse ilk başta neden bahsettiğimi pek anlamayacağını varsaydığım birisiyle konuşmanın korunaklılığı ile de ona yönelmiştim, ama her seferinde dikkatle dinledi, ve apaçık ve çok isabetli katılım gösterdi. Her konuşmadan sonra da kendisi bir şiir yazmaya gidiyordu beni bırakıp :)

TP: Kitabın iktidara bu denli sert ve yoğun bir eleştiri yapmasını, diğer taraftan (benim ne demek olduğunu pek anlamadığım ama sağda solda tanımlandığı biçimde) postmodern bir dile sahip olmasını radikal siyaset ve avangard sanat üzerine doktora yapıyor olmanıza mı yormalıyız? Aslında şunu sormak istiyorum, şiirinizin dili tasarlanmış, üzerinde bayağı çalışılmış hissi veriyor. Konu edindiklerinin seçimi de. Zaten bir konsept kitap olması da bu hissi güçlendiriyor. Özetle, kitabın oluşturulma sürecini merak ediyorum.
SE: Sürdürdüğüm doktora çalışması daha önceki bütün çalışmalarımla, çeşitli yazılar kadar çıkartılan dergiler, başka dergilere hazırlanan dosyalar, söyleşiler, çeviriler ve hatta kurmaca eserler ile birlikte ele alındığında anlamını bulacaktır zannedersem. Sanatsal radikalizm ile radikal siyaset ve teori üzerinde kurmaya çalıştığım, edebiyat, güncel sanatlar ve siyaset teorisi olarak üç koldan gittiğini düşünegeldiğim denge, herhalde izlerini bunların hepsinde olduğu gibi elinizdeki kitapta da gösteriyor.
Kitabın kendi formunu tartıştığı yerlerin, lirizmle yaşadığı gerilimin, bahsettiğiniz oluşumu işaret eden yerler olduğunu sanıyorum. Ayrıca yukarıda bahsettiğim şairin serüveni olarak kısaca andığım, kitabın kendi akışına dair anlatı da bir ipucu. Şiirlerin formlarındaki değişimlerle bu akışın evrelerinin uyumluluğundan bahsetmek gerekiyor diyebiliriz. Ama bu konudan daha fazla söz açmam kitaptaki şiirler, akış, ritm, farklı formların işlevlendirilmeye çalışılması, hakkında tek tek konuşmaya gidecektir...
TP: Birikim Dergisi’ndeki röportajınızda bizim de dillendirmeyi pek sevdiğimiz “şiirin köşebaşları”, “biat sistemi” gibi kavramlar kullanıyorsunuz. Kültür endüstrisi ve şiiri yan yana getiremiyor ve şiiri (az önce de belirttiğiniz gibi) kültür endüstrisinin kör noktasında olarak görüyorsunuz. Sizce Türk şiiri bu kör noktada durmanın avantajını değerlendirerek dirilebilecek mi?
SE: Ben böyle bir umutluluk ya da ışık görme üzerinden konuşmuyorum aslında, tespit başka bir şeye işaret ediyor. Yapılabilirliğe. Yani yapılabilir, ben yapabilirim, siz yapabilirsiniz. Yapmak mümkün ve gerekli. Fetret devirleri her zaman biter. Bitmeden yapmak gerekir. Demek ki bir çağrı yanı var...
Türkiye şiirinin iktidar yapıları üzerine daha çok çalışmak gerekiyor. ‘90’lardan bugüne gelen iktidar ilişkileri gereğinden çok çok az irdeleniyor ve görünürleştiriliyor. 1995’te yayınladığım Genç Şairler ve Yazarlar Kitabı’nın önsözündeki analizlerin 15. Yılındayız. Bir toplu değerlendirme yapmayı planlıyorum...
TP: Şiirlerinizin aksak ritimli ve detone, kelime oyunlarıyla imgelemi dağıtan, toparlanması konusunda çok da kaygı duymayan, okuyanı alakaya davet eden dilinin yeni önermeleri olduğu ve bunun dahasının geleceğini düşünüyorum. Okuduğum hikâye kitaplarınız ve romanlarınızın dili de, biçemleri de yenilikçiydi. Ama şiirinizde yarattığınız dil tek kitaplık bir dosya çalışması için değil gibi? Gerisi nedir?
SE: İmgelemin toparlanması konusunda kaygı duymadığım yorumu yadırgayacağım bir yorum olacaktır. Kesinlikle ve her zaman böyle bir kaygı duymuşumdur diyebilirim çünkü. Ama benim toparlanmaktan anladığım farklı olabiliyor. Bence Ur Lokantası’nda da aynı kaygı vardır, sözgelimi. Ayrıca ben sıklıkla mesaj kaygısı duyan işler de yaparım!
Gerisi nedir sorusunu şu anda neler üzerinde çalışıyorsunuz olarak anlıyorum. Siyaset ile başlayayım: Post-Anarşizm üzerine, genel bir toparlayıcı önsöz metnini de kaleme aldığım bir referans kitabı hazırladık, Kanadalı Duane Rousselle ile birlikte. İngiltere’deki Pluto Yayınları’ndan çıkacak, muhtemelen Şubat 2011 gibi. Onun hazırlıkları sürüyor. Gene Duane Rousselle ile birlikte bir de anarşist dergi çıkarmanın hazırlıkları içindeyiz. İsmi Anarchist Developments in Cultural Studies (Kültürel Çalışmalarda Anarşist Gelişmeler). İsminden de anlaşılabileceği gibi, anarşist dergi denince sadece Bakunin, İspanya Devrimi ve küreselleşme karşıtı hareket üzerine yazıların toplandığı kendi üzerine kapanan bir anarşizm dergisi anlamıyoruz. Anarşizmin son yıllarda bir radikal sol eleştiri çerçevesi olarak çeşitli disiplinlerde –ve diyebilirim ki Marksizmin yerine– kullanılmaya başlandığı bir momentteyiz. Bu gelişmeyi görünür kılmak ve bir dergi sahnesinde toplamak istedik. Dergiyi e-dergi olarak başlatacağız. Ve fiili dergiye (internetten serbest erişim özelliğini bozmadan) kısa zamanda geçeceğiz, her şey planlandığı gibi giderse. Dünyadaki ikinci hakemli anarşist dergi olacak (diğeri İngiltere’de yayımlanan Anarchist Studies). Sonuçta bu proje Karaşın’dan Siyahi’ye uzanan postyapısalcı anarşist çizgimizin uluslararası bir yansıması. Ayrıca Türkiye’de de Siyahi’yi değişen politik şartlarda yeni bir anlayışla devreye girmeye ısındırıyoruz. Bir iki yıldır dinleniyor Siyahi bildiğiniz gibi. Güncel sanatlarda ne var derseniz; Halil Altındere ile bir ortak kitap çalışması içindeyiz yine. Daha önce yaptığımız Kullanma Kılavuzu, Türkiye’de Güncel Sanat (User’s Manual) adlı kitabımızı andıran bir eser olmasını planlıyoruz. Halil’in şu günlerde de Tütün Deposu’nda açık olan Fikirler Suça Dönüşünce sergisi ve Birikim’in tasarımını çalan ilginç kataloğu gündemimdeydi, pek bir katkım olmadıysa da. Bir de art-ist yayınları bünyesindeki sanatçı kitapları dizisine katılımım olacak. Edebiyatla kapayalım: öykü dergiciliği dünyasına heterodoks bir müdahale olarak kurguladığımız Sıcak Nal dergisi epey mesaimi alıyor. Sıcak Nal ile başka bir öykü tadı bırakmaya ve başka bir bakışın mümkünlüğü fikrini güçlendirmeye çalışıyoruz. Sürekli öykü düşünmemi ve yazmamı da tetikliyor bu çalışmalar haliyle. Şiirde ise tek tek giden deneysel çalışmalar dışında konsept olarak üzerinde durduğum bir Houdini kitabı bir de Abu Gharib kitabı var. Biri daha çok kendime diğeri daha çok size bakıyor. Hangisi gerçekten biter, hangisi önce biter, herhangi biri biter mi, bilemiyorum.