GECE SERVİSİ EKSTRA
Çeviri: Müge Turan
Tzadik: Bir Müminin Yolu
Amerikalı ressam Michael Goldberg, 2002 yazında evine davet ettiği John Zorn ile iki buçuk saatlik bir söyleşi gerçekleştirir. O sabah aralarında geçen sohbetin tonundan Zorn’un sadece müzisyen değil, hikâye anlatıcısı olarak da çok anlamlı ve üretken olduğunu anlıyoruz. 8 Ağustos’ta topluluğu Masada ile İstanbul’da çalmış olan John Zorn ve “inandığı” plak şirketi Tzadik üzerine içten bir diyalog olan bu yazı Bomb Magazine’in 80. sayısında yer almıştı. Burada söyleşinin bir kısmını Gece Servisi Ekstra aracılığıyla sunuyoruz.
Michael Goldberg: Elvin Jones'u tanır mısın? Bir ara kendisiyle sıkı fıkı bir ilişkimiz vardı. Bir süre hep görüşüyorduk. O, Coltrane ve Jimmy Garrison, San Francisco'ya gelirlerdi, ben o sırada Berkeley'de ders veriyordum. Sausalito'da yarıferibot sayılacak bir stüdyom vardı. Bluegrass kaydetmek için eş dost bir araya gelinirdi, kötü gözlerle bakan 20 kişi bir anda botuma çullanırdı. Düşün! Ben kendi kendime “Neler oluyor burada?” demeye kalmadan bir çalmaya başlarlardı ki... Ama ne olağanüstü bir deneyimdi! Elvin'e derdim ki “Müziği yarattığınız o anın içine girmek istiyorum ve giriyorum da, ama sonra çıkışı olmuyor.” O da, “Zaten olay o, ben de içine daldığımda çıkamıyorum,” derdi.
John Zorn: Kendini hipnotize etmek gibi bir şey. Bazen ben de notaları yazarken öyle bir yere geliyorum ki sanki müzik kendi kendine yazıyor ve ben araya girip müdahale etmemeye çalışıyorum. Şu ara yeni bir şey yazmaya çalışıyorum. Altı aydır düşünüyorum, enstrümantasyonları değiştiriyorum, adını değiştiriyorum, okumalar yapıyorum. Bol bol Aleister Crowley okuyorum.
MG: Müziğini plak şirketin, Tzadik'ten basıyorsun. Tzadik'in “bilge adam” demek olduğunu öğrendim. Daha doğrusu annem öyle söyledi. Doğru mu?
JZ: Evet, ama pek çok yan anlam taşıyan bir kelime, İbranice bir harf aslında. Adalet ya da doğruluk anlamına da gelebilir, ya da kutsal adam, küçük bir cemaatteki haham anlamına da tekabül edebiliyor. Tzadik'i başlatmamın bir nedeni de yapılan müzikleri her daim baskıda tutmaktı. Plak şirketlerinin bir albüm satmayınca “baskısı bitti” diyerek ondan vazgeçmelerinden çok sıkıldım. Tzadik'in varlık sebebi önemli işlerin sonsuza dek hayatta olması gerektiğine inanmasıdır, bir katalog gibiyiz. Üstüne bir de satarsak, harika...
MG: Tzadik şimdiye kadar kaç albüm bastı?
JZ: 250 kadar...
MG: Vay anasına! Bu işi daha çok sen mi üstlenmiş durumdasın?
JZ: Evet, çalışan iki üç insan var, ama bir ofisimiz veya sadık çalışan bir telefon hattımız yok. İşi evlerimizden yürütüyoruz ve gayet iyi de beceriyoruz.
MG: İnanılmaz! Peki kendi kendini döndürüyor mu?
JZ: Evet, genelde tapi çıkıyoruz. Her yıl 10–20 bin dolar kaybediyoruz. Ama sonra çalışanlardan biri çıkıp “Ben bu yılki payımı almayayım, ilerde alırım,” diyor ve biz bir şekilde yola devam ediyoruz. Her şey imece usulü...
MG: Harika, demek “inananlar” var sahiden.
JZ: Evet, onlar bugün bulunması zor türden, gerçekten değer veren insanlar. Şanslıyım, bu iş iyi niyet sayesinde yürüyor çünkü. Bu dünyada halen idealistler var olduğu için.
MG: O kadar da yoklar...
JZ: E, sen de onlardan birisin.
MG: Tamam belki, ama bende biraz çatlaklık var.
JZ: Bugünlerde hem idealist olup hem de deli olmaman mümkün değil. Öylesine derin bir yapı kurulmuş ki içine giremiyorsun. Biz de zaten girmek istemiyoruz, dışarıda kalmak istiyoruz. Ama dışarıda durup içeriye de bakmıyoruz, tam tersine, dışarıya bakıyoruz. O yüzden bence çok sağlıklı bir konumda durduğumuzu düşünüyorum. Toplumda her zaman idealistler olacaktır ve biz ayakta kalacağız.
MG: Müziğinin bölüm bölüm ayrıldığı fikrindeyim. Bu budur, bu böyledir gibi...
JZ: Plak şirketimizde bu çok hassas bir durum. Biliyorsun, çok fazla takıntım var. Ve bu yığınla takıntı arasında odaklanmam için ayrıştırmak gerekli bir yol. Bence Tzadik kendine yakın bulduğu müzik sahnesini oldukça destekliyor. İnsanlar bana Tzadik için uygun olmadığı bariz olan, saçma sapan şeyler gönderiyorlar. Emprovize müzikler, caz, normal plak şirketlerinin kabul edeceği türden şeyler... Ama ben onlarla ilgilenmiyorum, uçurumlarda takılan, arada kalmış müzikler ilgimi çekiyor.
MG: Masada grubunun ilk Alef kaydını dinlediğimde çok etkilenmiştim. Peki ya melodiye ilk nasıl bulaştın? Daha önce müziğinde öyle bir şey yoktu, duymamıştım sanki.
JZ: Yoktu, orada melodi adına müthiş bir keşif yaşadım ben. Gershwin ya da Thelonious Monk gibi şarkılardan oluşan bir kitap yazıp yazamadığımı görebilmek için bir besteci olarak kendime meydan okudum. Yaptığın şeye olan ilgini sürdürebilmek için önüne kışkırtıcı şeyler koyarsın. Ben de her yıl 100 beste yapmayı deneyeceğim dedim.
MG: Halen o hızda gidiyor musun, yoksa bıraktın mı?
JZ: Yok, ikinci yıl 50'ye düştü. Üçüncü yıl 25 – 30, sonraki yıl da bir 25, sonra da durdum. O dört yıllık bir projeydi, toplamında 200 beste çıkardım. Artık öyle çalışmıyorum.
MG: Masada konser verecek mi?
JZ: Biz sahneye çıkıp düğmeye basıyoruz, öncesinde prova yapmamıza gerek yok. O yüzden de New York'ta çalmaya devam edeceğiz, eğlencesine. Hayır diyemeyeceğim bir topluluk, çünkü zahmet gerekmiyor.
MG: Galiba klasik müzik yazıp kaydetmekle meşgulsün. Bütün bir senfoniye müzik yazmayı düşündün mü hiç?
JZ: Yaptım da… Mesela 90 kişilik orkestra için bir piyano konçertosu yazdım. Aslında çocukken de böyle başlamıştım, klasik müzikle yani. Caza çok sonra girdim. Tabii sonra hayatımın büyük bir kısmını dolduran film müzikleri, rock gibi diğer takıntılara da. Bazen bazı şeyler su yüzeyine çıkıyor ve daha çok ilgi istiyor, diğerleri de geri plana düşüyor, sonra bu resim değişiyor. Şu aralar konser müzikleri üzerine çalışıyorum, çünkü böylece evde kalabiliyorum. Seyahat etmekten çok yoruldum. Eğer bir grubun varsa, onlarla tura çıkmak zorundasın, çünkü ancak o şekilde iyi bir grup olursun. Bu sebeple ‘50 ve ‘60'lardaki topluluklar o kadar iyi çalıyormuş, sürekli çalışıyorlarmış çünkü. Five Spot'ta bir başlıyorlar, üç ay haftada altı gün çalıyorlar! Benim fikrim ise şöyle: O kadar sıklıkta kendi şehrinde çal, kendi yatağında uyu, müzik nasıl olsa başka yerlere gidecektir.
MG: Five Spot'a erken yaşta girdim ben. Oranın karşısında oturan arkadaşlarım çağırdılar, “Burada iyi müzik var, gel!” diye.
JZ: '58 yılı mıydı?
MG: Daha da önce, 1955 idi sanki. Joe ve Iggy Termini isimli kardeşler vardı.
JZ: Tabii, şu meşhur pintiler...
MG: Yakın dostum Norman Blum ile birlikte haftada altı gün oraya takılırdık, içerdik. Sürekli ucuz şampanya içip hesap kaldırıyorduk. Hiç unutmam, Ivan Black adında bir adam vardı, bir ajan, Termini'yi iyi bir piyano almaya ve Monk'u çağırmaya ikna etmişti. Benim için müthiş bir deneyimdi, bu adamın aynı müziğe bu denli farklı yerlerden yaklaştığına tanık olmak. Her gece, her seferinde farklıydı. Çok güzel çalıyordu.
JZ: Peki o zamanlar seyirci nasıldı, büyük mü?
MG: Genelde sanatçılar vardı, çok kalabalık oluyordu. Nasıl oluyordu hatırlamıyorum, ama sonra Ornette geldi. Ve orada beş altı ay kaldı. Neyse, o zamanlar acayip müzik dinliyordum ve bol bol şampanya içiyordum. Bu arada sen de Japonya’da epey bir zaman geçirdin, değil mi? Duyduğuma göre, müziğin orada çok tutuluyormuş.
JZ: Ben müziğimin hiç bir yerde rağbet gördüğünü düşünmüyorum ama hep küçük de olsa bir insan grubu oluyor, yaptıklarıma inanan ya da etkilenen, ya da pek çok farklı sebepten dolayı kendisini müziğime çekilmiş bulan. Bu arada bu sebeplerden bazıları boktan şeyler de olabilir, bazıları ise geçerli. Ben bunlara giremem. Ama Japonya gitmeli gelmeli, aralıklarla 10 yıl kadar evim oldu benim. Orada bir dairem vardı ve bağlı olduğum bir görevim. Sonrasında gerçek evim olarak New York’a döndüm. Japonya çok yalnız bir yer. İnsanlar takılmıyor. Yani bizim gibi takılmıyor. Sen ve ben bir bağlantı kurduk şimdi, di mi! Bu gerçek bir iletişim. Büyük ihtimalle bundan birkaç hafta ya da ay sonra sana akşam yemeğine gelirim. Orada ise bu şekilde bir şey olamaz. İnsanlar çok korumalı. Seni aramıyorlar, arkadaş canlısı olmadıkları için değil, senin üstünde öyle bir zahmet uygulamamak için. Velhasıl insanlar çok kapalı, izole yaşamlar… Babam öldüğünde arkadaşlık, dostluk, aile gibi şeyleri düşünmeye başladım, bu kelimelerin ne anlama geldiğini. Japon kültüründe buradakinden çok daha farklı anlamları var. Ben bu tanımlarla büyüdüm, orada tümüyle bir dönüşüme razı olamadım, uzlaşamadım.
MG: Peki neden gitmiştin oraya?
JZ: Müzik, yemek, sinema, arkadaşlar. Üç aylığına gitmiştim, çalmaya. Gerçekten çok sevdim ve kaldım. Halen her yıl giderim.
MG: Ve dillerini de öğrendin…
JZ: Dili konuşmayı ve okumayı öğrendim. Japon kültürünün karın altı kısmında fena bir zaman geçirmedim. Bu da gerçek bir öğrenme deneyimi oldu. Kim olduğumu anlamama yaradı. Başka bir dil öğrenmek sahiden de insana yardımcı oluyor. İletişimini sahici bir biçimde odaklamanı sağlıyor, bu da harika bir şeydi. Baştan sona bambaşka bir kültürle haşır neşir olmak kendi kültürümü tanıyıp onu takdir etmeme yaradı. Eğer Japonya’da yaşamasaydım, Musevilik işine bu kadar derin girmezdim.
MG: Peki saksafona başladığında, ilk çaldığın şey bebop mı oldu?
JZ: İlk yıl içersinde bebop çalmaya başladım. O dönem o enstrümanın kitabında bu yazıyordu. O müziği anlaman gerekiyor.
MG: Halen pratik yapıyor musun?
JZ: 20 yılı geçti, yapmıyorum. En son 1981 idi. Ben kendimi arada sırada çalan bir besteci olarak görüyorum. Daha çok müzisyenlerle iletişim kurmak, interaktif bir durum yaratmak için faydacı bir yol olarak bakıyorum, yoksa bir çalgıcı değilim.
MG: Piyano ve saksafon dışında da çaldığın alet var mı?
JZ: Yok. Daha gençken farklı şeyler denedim, gitar çaldım, bir surf grubunda bas çaldım, sonra trombon, flüt, klarnet. Bestecilik için gereken her şeyi öğrenmek adına…
MG: Kendi dünyamda, birkaç resmi aynı anda yapmaya çalışıyorum. Yavaştan bir şizofren olmaya doğru gidiyorum.
JZ: Ben de durum aynı. Bir stüdyoya giriyorum, biri için rock türünde film müziği kaydediyorum, bir iki gün sürüyor. Sonra aynı zamanda bir salon konseri için çalışıyorum, akşamları canlı Masada ile çalıyorum. Hepsi eş zamanlı gidiyor. Günümüz dünyasında bu anlaşılır bir şey. ‘50’lerde de böyle miydi? Yoksa insanlar daha belli konulara göre mi bölünüyordu?
MG: Müzik kısmını bilmiyorum, ama ‘40 sonları, ‘50 başlarında resim yapmak örneğin, devrimsel bir kavramdı, dünyayı değiştirebileceğini hissetmek anlamında. Son dönem modernizmin temeli buydu zaten, mühim bir şey yaptığını hissediyordun.
JZ: Artık öyle hissetmiyor musun?
MG: Şöyle, Lenin’di galiba bunu söyleyen “Özgürlük ihtiyacın kabulüdür.” Ve bence biz sanatçıların da öyle bir durumu var. Gerekli olan neyse ona göre kendimizi indirgeyip, ihtiyaca göre kısabiliyoruz.
JZ: Şu anda sürdürdüğümüz hayatı yaşayabilmek için çok şey kurban verdik ve insanlar bunun değerini bilmiyorlar. Bizim öylesine takıldığımızı sanıyorlar, ama işin aslı öyle değil. Kendi içimize kapanmış vaziyette eşek gibi çalışıyoruz. Derken sonra birlik, sevgi ve anlayış gibi normal insani ihtiyaçlar dikkatini bozuyor oluyor. Bunlar çalışmamı engelliyor. O yüzden ne dergi, gazete okuyorum, ne televizyona bakabiliyorum. Ne önemliyse ona odaklanmaya çalışıyorum, o da benim için işin kendisi. Yapabileceğinin en iyisini, en öz şekilde, ortaya koyabileceğin en yüksek hayal gücü, teknik ve samimiyetle yapmak...
MG: Sana şüphe desem, ne dersin?
JZ: Şüphe, her günümüzün her mikro saniyesinde yaşadığımız bir şey. Ben yaptığım şeyle ilgili sürekli bir kuşku taşıyorum, kendime uyguladığım bitmez bir işkence. Bu yüzden mutluluğun geçersiz olduğunu söylüyorum. Mutluluk çocuklar ve yuppi’ler için olabilir. Ben mutluluk için delirmiyorum, sadece bazı işler yapmaya çalışıyorum. Ve bazen en iyi işler şüphe duymadan yapıldığında olabiliyor. Ne yaptığını sürekli yeniden düşünme, gözden geçirme, tamam diyene kadar üzerinde çalışma… Bu da ilginç bir nokta aslına bakarsan, ne zaman durman gerektiğini bilmek. Bazen öyle büyülü anlar oluyor, her şey yerli yerine oturuyor. O anlar pek sık gelmiyor, belki birkaç yılda bir… Bana en son bitirdiğim ama henüz kaydedilmemiş bir keman konçertosunda oldu. Joseph Cornell'ın işlerinden esinlenerek yazdım. Flushing, Queens’de büyüdüğüm zamanlar, evimiz onunkinin yanındaydı, Manny's şeker dükkânında takılırken görürdüm onu. Neyse, esere “Comtes de Fées” (Peri Masalı) adını verdim. Tam annemin öldüğü zamanlardı ve yapısal anlamda çık sıkı kurallarla müzik çalışıyordum. Hep katı kurallarım yoktur, ama o kez önce keman bölümünü yazdım, baştan sona. Sonra o keman bölümündeki ses aralıklarını aldım, bir kağıda geçirdim ve o aynı aralık düzenini eserin geri kalanının orkestrasyonunda da uyguladım. Yarısına kadar geldikten sonra yeniden başa döndüm. Başta olması gereken bir sayfa vardı, sonunda sona koyuverdim, sonra keman bölümünden aldığım ses aralıklarını bir interlüd olarak kullandım. Birdenbire her şey garip bir şekilde bir araya geldi, ne olduğunu bilmiyorum ama bir nevi aydınlanma oldu. Kendi kendime “İnanılmaz, tamamen organik,” dedim, her bakımdan tamamdı.
MG: İlk dönem müziğini dinlediğimde, diyelim saksafonda, sanki enstrümandan olup olabilecek ne ses varsa buluyormuşsun gibi. Doğru mu bu?
JZ: Başta bir kılavuz yarattım. Mısır sanatına çok meraklıydım, hâlâ öyleyim. Hiyerogliflere bakıp hiyeroglif sözlükler okuyordum ve kendime seslerden oluşan, enstrüman için özel bir lügat yarattım. Herhangi bir enstrüman için tüm olası sesleri toplayan bir belge hazırlamak mümkün değil tabii, ama geceleri çok tuhaf gıcırtı ve uğultulardan oluşan bereketli, hoş bir ses listem vardı.
MG: Klasik bestecilerden kimleri dinlersin, seversin?
JZ: O kadar çok ki, hangisinden başlayayım… Gyorgi Ligeti var, Steve Reich'ın müziğini seviyorum, Harry Partch, Xenakis, Feldman, Boulez ve Stravinsky.
MG: Kimse artık Partch’den bahsetmiyor.
JZ: Partch en iyisi. Kendine sıfırdan bir dünya yarattı. Kendi enstrümanlarını yaptı, o enstrümanlara özgü bir nota sistemi geliştirdi, sonra o parçaları doğru çalabilecek müzisyenlerden bir topluluk oluşturdu. Müzisyenlerle çalışma yöntemim üzerinde Partch’in önemli bir etkisi vardır. Duke Ellington’ın birlikte sürekli çaldığı bir topluluk kurması gibi Harry Partch’in daimi birlikte çalışan, yaşayan müzisyenlerden oluşan bir grubu vardı. Ben benim adamlarla yaşamak istemiyorum ama güvendiğim, işareti verdiğimde iyi bir iş çıkaracağına inandığım bir müzisyen havuzum var.
MG: Kayıt için stüdyoya girdiğinde bestelerle denemeler şeklinde mi gidiyor?
JZ: Bazen her şey stüdyoda oluşuyor. Bazense deneme, düzeltmeler sonucu, bazense her şey tam da kafamda canlandırdığım gibi gelişiyor. Bu dünyada yaşamak için esnek olman gerekiyor, insanlarla çalıştığında birçok soru işareti söz konusu. Örneğin birinden yapamayacağı bir şeyi istiyor olabilirsin. Ya da o kişisenin yapacağından daha farklı yapabiliyor. Ama kıvrak olmayı, onların değişkenliğini, yorumlarını kabul etmeyi öğrenmen gerekiyor. Bu Duke Ellington kavramının sırrıdır, sen birine bir şey verdiğinde, o onu kendi filtresinden geçirip başka bir şeye dönüştürür. Ve eğer filtresi seninkiyle çok yaratıcı ve ortak bir uyum gösteriyorsa o zaman gruba birini buldun demektir. Öyle öyle bir havuz oluşuyor. Müziği yazarken yalnızım, sadece kalem ve kağıt. O zaman benimle dinleyici arasındaki müziği canlandıracak müzisyenleri düşünüyorum. Bir bestecinin işi ressamınkinden farklı o anlamda. Sen doğrudan tuval üzerinde çalışıyorsun, ne gerekiyorsa yaparsın. O tuval izleyiciye gider ve onu görürler. Ama dinleyici o esere bakıp ne olduğunu hayal edemez. Bense sonradan sahnede dinleyiciye çalacak o müzisyen için yazmak zorundayım. Ve karşındaki şey de bir insanın içinde var olan her tür durum: Nevroz, ego, kibir, dar kafalılık, inanılmaz hassasiyet, destekçi, şevk dolu ve yaratıcı enerji. Benim notaları kağıda dökerken tüm bunları hesaba katmam gerekiyor. Öyle
bir şey yaratmam lazım ki o müzisyeni heyecanlandırsın ve onun enerjisi kâğıttan müzisyene, oradan da dinleyiciye geçsin. Sır da bu ilişkide yatıyor.
MG: Son iki yıldır dört albüm duydum, bir tanesi Tom Varner, geriye giderek, yüzyıl kadar geriye, bir avuç dolusu Amerikan şarkılarını yeniden yaptı. Sonra Uri Caine de o tip bir Amerikana şarkı kitabı çıkardı.
JZ: Tin Pan Alley.
MG: Sen hiç böyle bir şey yaptın mı?
JZ: Başka insanların müziklerini ele alarak yorumlama huyum yok artık. İlk başta çok önemliydi benim için, kendi müzikal dilimi tanımlama adına başka müzikleri alıp yaratıcılıkla kendi filtremden, dilimle geçirmek. Şimdi ise öyle bir ihtiyaç duymuyorum. Son 25-30 yıl içersinde geliştirdiğim o dilde neredeyse dokunaklı bir şekilde ifade edebiliyorum.
MG: Senin klasik müzik personan diğer müzik türlerinden farklı mıdır? Diğer bir deyişle, klasik müzik konserine çıkarken daha farklı giyinir misin?
JZ: Ben gece gündüz hep böyle giyiniyorum.
MG: Ne demek istediğimi anladın, değil mi?
JZ: Evet, anlıyorum. Senin bahsettiğin şeyin birçok boyutu var. Bir, hiç kasıtsızca ortaya koyduğun bir persona var, çünkü sen aslında osun. Sonra diğer insanların ister seni anlasınlar ya da anlamasınlar gördüğü, algıladığı bir persona var. Sonra bir de işin kendisi var. Ben o persona yerine işten konuşulmasını tercih ediyorum. O persona ise geri kalan dünyanın üzerine konuşmak istediği şey. Peki neden? Çünkü sözel olmayan bir yaratıcılık hakkında konuşmak zor mu? Veya kült kişiliklerle ilgili böyle tuhaf takıntıları mı var insanların? İnsanlar ne giydiğimi, nasıl konuştuğumla ilgileniyor. Ben de olduğu gibi bir adamım, senin gibi. Neyse onu söylerim. Biri bana saçmaladığında, ben de ona, “Defol git, benimle uğraşma,” derim. Ve o zaman da insanlar kendilerini tehdit altında hissediyor. Ve de senin iğrenç bir herif olduğunu düşünüyorlar, senin her şey hakkında doğru ve açık olman fark etmiyor. İnsan insanla ilgileniyor, olay bu mu? Neden işle ilgilenmiyorlar? İnsanlar evime gelip “Mobilya nerede?” diye soruyor. Evde hiç mobilyam yok. Oturmak istiyorsan, yere oturabilirsin. Küçük bir yer, duvardan duvara her yer kitap, CD, plak ve filmlerle kaplı. Görenler aklını kaçırıyor, burada neler oluyor diye… Ben bunu anlamıyorum. Mutfak yok, bir konuğu karşılayacak bir yer değil. Ben de “Burası yaşadığım yer,” diyorum. Bence sanatçının toplumun dışında duruyor fikri halen canlı ve bu önemli bir rol. Hakkı teslim edilmeyen bir rol, işin yapılması için hayat tarzımızın farklı olması gerekiyor ve bu yüzden kurban gösteriliyor, hedef tahtası oluyoruz. Çok fazla fedakârlık…
MG: Aynı fikirdeyim, ama bazı sanatçılar toplum değerlerini bütünüyle kabullenip onları daha yüksek sesle söylüyorlar.
JZ: Bana sorarsan, onların cehenneme kadar yolları var. Yaptığın şeyin elitist doğası büyüleyici bir şey bence. Çünkü sen hiç elitist bir insan değilsin aslında ve yaptığın şeyin süreci o kadar sahici ki… Tamam, müzik o anlamda farklı. Bir CD yaparsın ve onu herkese 10–15 dolar karşılığında satabilirsin. Müzik de eskiden sanat gibi elitist idi. Eski zamanlarda kralların, sarayların bestecileri vardı, kiliseler besteci tutarlardı, müzik dinlemek başka bir şeydi.
MG: Rubens, aynı zamanda Hollandalı bir diplomat, görev için seyahate gittiğinde yanına 16 kişilik telliler orkestrasını da alırmış. Ne zaman dursalar, orkestra onun için çalarmış.
JZ: (Gülerek) Ben de okudum bunu.
MG: Bu da benim tutkum! İyisi mi, bu notada duralım.
JZ: Haklısın, güzel bir nota bu.
Söyleşinin tamamına geceservisi.net adresinden ulaşabilirsiniz.
info@geceservisi.net