Kuşaklar Buluşması-1
Mecmuanın dosya konusu kuşak / nesil olunca, Karga çevresinden 4 kuşağın temsilcilerini bir araya getirerek uzunca bir sohbet yaptık. Bir anlamda aramızda bir fark var mıymış, varsa neymiş anlayalım diye. Tabii ki seçilen tipoloji Karga taifesi olunca ne kadar genele yayılır buradan çıkacak ahkâmlar bilemeyiz. Bolca da “Bizim zamanımızda…” ile başlayan cümle kurduk ister istemez. Ama sonuçta bir fikir verebilir. Nesye efendim, sohbette kız tarafını (kuşak sırasıyla) Nigar Rona, Raife Polat, Oya Yalçın ve Seçil Kalenderoğlu; oğlan tarafını da (yine kuşak sırasıyla) Özer Bal, Tayfun Polat, Utkan Çınar, Yiğit Yüksel temsil ettiler. Bayağı uzun sürdü muhabbet. Bu sayı birinci kısım…
Nigar Rona: (Kayıt biraz geç girdiği için birkaç dakika eksik ama kafadan cinsellik konuşulmaya başlıyor) Arkadaşlarınız arasında alelade bir şeyden bahsedermiş gibi “Geçende şu oldu, şu sorunu yaşadım,” diye konuşabiliyor musunuz?
Seçil Kalenderoğlu: Bence konuşabiliyoruz. Ama kişiden kişiye göre değişiyor.
NR: Kadınlar çok daha rahat konuşuyorlar sanırım.
Yiğit Yüksel: Biz de çok rahat konuşuyoruz.
NR: Geyiğini yapmıyor musunuz?
YY: Kimle olduğuna bağlı daha çok.
NR: Dertleşebiliyorsunuz yani?
YY: Dertleşmek değil de daha çok dert etme şeklinde oluyor.
NR: (Özer’e soruyor) Peki ya senin için nasıldı?
Özer Bal: Şimdi yapabiliyorum ama o zaman yoktu. Tabii biz o kuşak içinde de bir grup gence tekabül ediyoruz. Bizim arkadaşlarımız diskoteğe giderken biz gitmezdik, onlar flörtlerini yaşarlarken biz belli bir dünya görüşü doğrultusunda yaşayamazdık. Hatta kendi dünya görüşümüzden olmayan biri ile bir şey yaşamak yasak gibi bir şeydi. Tüm kuşağı bağlayan bir şey değildi yani.
NR: Evet çok depresif bir kuşaktı. Çok sıkıntılıydı. Öyle “hadi sokağa çıkalım” mümkün değildi.
ÖB: Ama öyle yapanlar da vardı.
NR: Ben onlar içinde de bulundum, onların da benzer sıkıntıları vardı.
Utkan Çınar: Bir de şöyle bir şey var, 1980’den önce ve sonra diye çok keskin bir değişim var sanırım. Bilmem siz ne düşünüyorsunuz?
ÖB: Ben şöyle diyebilirim, her on senede bir kuşaktan bahsedebiliriz: Elliler, altmışlar, yetmişler, seksenler, doksanlar... Ama ikibinlerde o süre sanki azaldı. Değişimler 5 yılda bir gibi, öncesinde ve sonrasında da temel ciddi farklılıklar var. Ondan önce elliler değince herkes belli ortalama değerler çıkarabiliyordu, altmışlar denildiğinde de, seksenlerde de. Hatta doksanların başı. İkibin başları bu onar yıldan beşer yıla düştü .
UÇ: Kendimden on yaş büyük biri ile bazı konuları çok daha iyi anlaşabiliyorken kendimden beş-altı yaş küçük biri ile hiçbir şekilde anlaşamadığımı hissettiğim oluyor, büyük ihtimalle de bunla ilgili. Bir de benim gibi otuz civarındaki birçok insanda şöyle bir durum görüyorum; mesela kadınlar, hiçbiri -sözüm meclisden dışarı- evlenmek istemiyor. Bayağı sert tepki gösteriyorlar, çoluk çocuk dediğinde zaten küfür ediyormuşsun gibi davranıyorlar. Mesela bu tüm kuşaklarda var mıydı?
Raife Polat: Cinsellikten farklı olarak evlilik kavramını kast ediyorsun değil mi?
Oya Yalçın: Ben de öyle düşünüyordum. Karşı falan değildim ama evlilikle ilgili hiçbir takıntım ya da işte bir gün “evleneceğim” diye bir şey yoktu kafamda. Utkan’ın söylediği gibi “evlilik mi, işim olmaz” gibi bir tavır sanki var.
UÇ: Seçim gibi de değil bir tepkisellik gibi.
ÖB: Bizim zamanımız için şunu diyebilirim, insanlar açık ilişkilerini ve flörtlerini yaşamakta zorluk çektikleri için, evden ayrılmanın yolu -özellikle kızlar için- kesinkes evlenmekten geçiyordu. Erkekler de sürekli bir ilişkiyi ancak ve ancak evlenerek sağlıyorlardı. Bunun sosyal bir yansıması da var, herhangi bir şekilde kız arkadaşınla tatile gittiğinde bir yerde kalabilmenin olanakları kısıtlıydı. Turizm bölgeleri de dahil olmak üzere.
RP: Dolayısıyla da evlenmen gerekiyordu.
ÖB: Sosyal şartlar o tarafı şiddetle işaret ediyordu. Bir pansiyona bile gitsen, kızlı erkekli grup halinde giderdik, odalara kızlar erkekler ayrı gider sonra kendi içimizde o bölünmeyi yapardık. Bu şekilde yansıtılmazdı ama bunlara dikkat edildiğini ve özen gösterildiğini hatırlıyorum. (Yiğit ve Seçil’e dönerek) Şimdi siz erkek arkadaşınızla, kız arkadaşınızla gittiğinizde bir yere böyle bir sıkıntı yaşamıyorsunuz.
Tayfun Polat: Biz de on yıl sonrasından gelen bir kuşağız, bizde de yaşanıyordu ama biz bu yüzden evlenmiyorduk.
ÖB: Bu yüzden değil elbette, bütün sosyal durum.
TP: Tabii. Raife söylesin ama kadınlarda evlenip, evden kurtulmak daha kolay bir yöntemdi.
RP: Bizim kuşak için de aynı şey geçerliydi, evlenmeden -erkek arkadaşın olması da gerekmiyor- çıkman mümkün değil zaten ailenin yanından. Yani on sekiz yaşımı doldurdum, hadi geç on sekizi, yirmi beşime, yirmi altıma geldim…
TP: Para da kazanıyorum…
RP: Ben artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Erkek arkadaşım yok, olmak zorunda değil. O koşulda bile ailenin yanından ayrılamıyordum. Dolayısıyla madem öyle, hani evlilik bunu resmileştirmek ve evden ayrılmak için bir neden olabiliyordu.
ÖB: Şu an için bu değişmiş vaziyette mi?
OY: Şu an ben biraz değiştiğini düşünüyorum.
RP: Ama bu biraz ekonomiyle de alakalı, sadece kadın–erkek arasındaki ilişkiler de değil.
ÖB: Biraz da metropolle de alakalı sanırım. Büyükşehir olmayla.
UÇ: Çünkü büyük şehirde para kazanabiliyorsun. Çalışarak bir ev tutma.
ÖB: Eğitimin yaygınlaşması, üniversitelerin çoğalması, gençlerin şehir dışlarına gitmesi ve orada bu tür şeylerin başlaması söz konusu. Herhalde ‘70-‘80’lerde bu kadar üniversite de yoktu, sonuçta üniversiteye gitmek için bu kadar yer değiştirme de yoktu.
RP: Aslında öyle baktığın zaman Anadolu’dan kente gelen gençler arttı. Onlar da kendi ayakları üzerinde durma durumuna otomatikman geçiyorlar,
TP: Benim çevremdeki arkadaşlarımdan üniversitede şehir dışında okuyanlar, aile yanına geri döndüklerinde onların yanında en fazla bir iki ay kalıp -kız erkek fark etmiyor- kendi evine çıktılar. Bir de mesleği var. Evlilik bunun koşulu olmuyor artık. Ama genellersek bizim kuşağımız için değil tam olarak. Biz 70-80 kuşağıyız, bizden sonra oldu.
RP: Bizim kuşak için evlilik olmazsa olmaz bir şeydi. Eve çıkabilmek, erkek ya da kız arkadaşınla yaşayabilmek zordu. Ben mesela uzun zaman evlenmeden yaşadım. Zordu. Bunu yapabilen insanlar da garip karşılanıyordu gerçekten.
OY: Hatta şöyle bir şey var, erkek arkadaşınla eve çıkmayı falan bırak, annemin mantığı “şimdi niye kira parası vereceksin”di. O para ile ne istiyorsan yap. Fatura ödemiyorsun, yemek pişiyor.
ÖB: Sizin için böyle bir baskı var mı? Mesela kızlarda belli bir yaştan sonra evlenememiş olmak bizim toplumumuzda sözsüz akit gibi bir baskı uygular; evlenememiş, evde kalmış sosyal bir baskıydı. Teyzeler derdi kaç yaşına gelmiş evlenemedi.
UÇ: Bir sorun var gibi algılanıyordu.
YY: Erkekler üzerinde de var. Anneannem bana diyor mesela “Var mı ilişkin? Komşunun kızı Melisa şuraya gidiyor, şurda okuyor, bak güzelcene bir kız olacak.” Bir de biz daha evde kalacağımız yaşa gelmemiş gibi hissediyoruz tabii.
ÖB: Bizde ailenin ilişkileri göz etme gibi bir durumu vardı. Seçime katkı payları yüksekti. Şu anda aileler herhalde istiyordur zengin birini bul falan ama yönlendirici olma konusunda çok etkili değiller sanırım, arkadaş, eş seçimi konusunda.
UÇ: Ama sessiz bir psikolojik baskı var, çaktırmadan.
OY: O tam da şundan kaynaklanıyor, kadın evlenip evden çıkar ya, o artık düzenini kurmalı. İşte anneanne soruyor kızım işte ne zaman? Anneanne bilmiyorum, ne biliyim gibi cevaplar, ama böyle tatlı şeyler. Tabii baskı haline gelmeyecek şekilde.
RP: Ama işte o sessiz bir beklenti. Sen de o sessiz beklentiyi biliyorsun. Evlendikten sonra da çocuk için geliyor o beklenti. Evleniyorsun hadi artık çoluğa çocuğa karışmanız lazım. Bizim kuşakta da vardı çocuk yapmama durumu. Ama bizden sonraki kuşakta çocuk istememe durumu benim gözlemlediğim arttı. Ama tabii ailelerinde bu konuda o tuhaf, o sesiz baskı hali.
SK: Bir de şunu söylemek istiyorum, mesela verilmiş bir hak gibi benim özgürlüğüm. Bir şey oluyor, onun sinirini bozan ya da hoş gelmeyen “Sende işte, özgür bıraktık ama cılkını çıkardın. Tamam, belki özgürsün ama bunu sana ben veriyorum, onu doğru kullanmalısın.” Annem mesela sinemaya gidememiş, arkadaşları ile dolaşamamış. Annesi izin vermemiş ama bak o bana böyle yaptı, ben sana böyle yapıyorum, sen bunun değerini bil hissi oluyor yani.
UÇ: Çok sıkıcı da bir durum başa kakma, bizim zamanımızda yoktu, siz şimdi daha rahatsınız.
ÖB: O cümle hiç değişmedi.
RP: Hiç değişmedi. Ben de bazen kullanıyorum oğluma. Sus diyorum kendime. Ama garip bir şey o, içgüdüsel çıkıveriyor.
UÇ: Düşmanlık gibi bazen. Düşmanlık dememeli, ağır bir laf da, biz yapamadık onlar yapıyor gibisinden. Sürekli bir baskı var. Siz daha iyi yapın, okudunuz ettiniz…
ÖB: Biz ilk gençliğimizde isyankâr ve asi bir kuşağın temsilcileri olduğumuz için tümden bazı şeyleri red etme gibi bir durumumuz vardı. Tüm aile ilişkileri de olmak üzere hiç bir yönlendirmeyi kabul etmiyorduk, göğüs geriyorduk. Ama ortalama olarak kızlar üzerinde -okusa dahi- şöyle bir yönlenme vardı: Zengin koca bulmak. Üniversiteyi bitirmiş, mesleğini sahiplenmiş, iş hayatına girmiş kadınlarda hâlâ aynı sorun ortaya çıkıyor mu?
OY: Zengin değil. Seçil yanıtlasın.
SK: Artık gırgır biraz o. Ama işleyen bir gırgır. Aslında daha çok tembel bir nesil var. Zengin koca bulsam, kurtulsam çalışmaktan. Ben mesela şahsen diyorum bazen yani.
NR: Aslında bunlar kadın sorununa dair çok spesifik mevzular. Kadının bu toplumda ya da buna benzer toplumlardaki mücadelesini özetlemek adına söyleyebileceğimiz bir şey. Toplumsal değişimler, dönüşümler ağır aksak olur. Ben de zamanında asiydim; bu konuda şöyle olucak, böyle olucak diye bağımsızlık fikrim vardı. Ama sonradan hayatın içersinde -bu sadece koca atfettiğim insanla ilişkim değil, komün hayatı olarak da-, bu toplumdaki genel geçer kavramların beni için için nasıl biçimlendirdiğini gördüm. Huzursuz oldum. Yardım etmedim diye misafirlikte bir takıntı vardır ya mesela kadınlarda, erkeklerde olmuyor. Ben bunun gibi şeyleri merak ediyorum, siz mesela, bu anlamda yarattığınız alanı genişletebildiniz mi? Bunun sizin kişiliğinize yansıması, özellikle kadının? Bizde çok dar ve kısıtlıydı, birçok açıdan da eksikti.
SK: Ben mesela, baktığım zaman bunun hâlâ devam ettiğini görüyorum. Birinin evinde misafirsen o tabakları götüreceksin, götürmezsen kendini kötü hissediyorsun. Özellikle benim ailemde bunlar çok önemli şeylerdir ve dikkat edilir. Ama mesela görüyorum ikibin sonrası doğanlar inanılmaz farklılar. Öyle bir fark ki, yani ismimle hitap ediyorlar ve abla demek falan kesinlikle yok. Seçil gel, Seçil git. Geçen en basitinden misafirler bizim evimizde, ben bir şey seyredecektim “Oturabilir miyim?” dedim. “Hayır, ben bunu seyrediyorum, bekliyeceksin seyretmemin bitmesini,” dedi. Biz hiç öyle bir şey yapamazdık. Ve ben hiçbir şey diyemedim karşılarında ve öyle mantıklı konuşuyor ki. Yani benim kuşağım için devam ediyor böyle bir şey.
NR: Peki demin örneklediklerini olumlu buluyor musun?
SK: Aslında bu çok önemli bir şey. Çünkü sen burda bunu uygularken, ona başka şeyler içinde alan açıyorsun. Onun kendini ifade etmesi çok iyi bir şey çünkü. Ben aslında saygı için orda çok basit bir şey yapıyor gibi görünüyorum ama daha sonra başka şeyler konusunda da bana bir şeyler söyleme alanı açıyorum. Mesela bir akrabanı daha sonra senin hayatın hakkında atıp tutarken buluyorsun, ama saygı göstermek zorundasın, çünkü senden büyük.
OY: İçinden geçirdiğini makul bir tartışmayla bile anlatamıyorsun. Ama o ufak veletler bunu yapabiliyorlar.
RP: Bu biraz da kadın olma ve erkek olmayla ilgili. Sen kadınsın böyle davranmalısın, erkeksin şöyle davranmalısın, sen kızsın böyle davranmak zorundasın durumu hâlâ var. Ben bir erkek çocuk yetiştiriyorum ama ona erkek gibi değil bir birey gibi davranmaya çalışıyorum. Ama biz bazı şeyleri ne kadar -kırmak demeyeyim ama- tolere ederek aktarmaya çalışsak da bir şekilde farkına vararak ya da varmayarak aktarıyoruz.
TP: Sosyal kod onlar zaten.
RP: Evet, sonuçta bir erkek çocuğun giyeceği şeyin rengi belli, oynayacağı oyun belli, top oynamak zorunda, araba ile oynamak zorunda, kahramanları belli, ne okuyacağı, izleyeceği... Dolayısıyla bu kodlar çok değişmiyor ve çocuklar hâlâ bence o kodlarla büyüyorlar ve bu desteklenen bir şey.
ÖB: Hâlâ pipini göster.
RP: O boyutta değil belki ama erkek olma ve bir kız olma, o cinsiyet kodları çocukluktan itibaren hâlâ bizler tarafından aktarılıyor çocuklara. Ben bile aktarıyorum. Bize öğretilmiş bazı şeyler var; kız olmak, etrafı toplamak, çekip çevirmek. Evde ben bunu yapıyorum ve Kuzgun da bunu görüyor, babanın rolü ve annenin rolü olarak onu kodluyor, kaçınılmaz bir şey bu. Bence çok da değişmeyecek. Özer’in sorusuna geri dönersek, kadınlar artık istiyorlar zengin biri ile evlenmeyi. Bir statü olarak daha çok para kazanmaları gerekiyor. Erkekleri çok bilemiyeceğim ama benim kuşağım için ve benden sonra gelen kuşaklar için böyle.
OY: Rahat yaşamak anlamında.
ÖB: Bizim zamanımızda para kazanması gereken erkekti şimdi de erkek.
RP: Kariyer peşinde, çok hırslı kadınlar var artık. Erkeksi ya da erkekleşmiş kadınlar diyorlar, çok yanlış buluyorum bu tanımlamayı ama böyle bir şey var. Benim gördüğüm ailelerin baskısı hâlâ olabilir ama kadınların da bunu istediğini görüyorum.
TP: Bir de şu vardı, kızlar bohemlerle, rockçılarlar falan çıkarlar, sonra gider başka birisi ile evlenirler.
RP: İşte o statü meselesi.
ÖB: Takılacak adamlar, evlenecek adamlar…
RP: Sonrasında çocuk yapacak adamlar.
UÇ: Evlilik programlarında var ya, aşağıda yazıyor nelere sahip diye.
RP: Aslında bu starların yaptığı anlaşmalı evlilikler gibi. Artık sıradan insanların da yaptığı şeylere döndü.
NR: Bence bu hiç değişmeyen bir şey, sadece şu an dillendiriliyor. Bu kriterler bir kadın için her zaman vardı. Nasıl bir hayat geçireceği kafasında belliydi, bunu sağlamanın yolu da buydu. Ataerkil bir toplumda yaşıyoruz, roller bunlar. Erkek için de böyle, değişmiyor. Sosyalizasyonla alakalı, kafasında tahayüller var; nasıl mutlu olacak, nasıl bir hayatı olacak, ona göre seçiyorsun.
UÇ: Ben biraz da şundan bahsetmek istiyorum, bu isyankâr olma hali var ya, aileye büyüklere karşı; mesela kendimde ve tanıdığım insanlarda bir de şunu görüyorum, şu anda isyan edebileceğin fazla şey olmuyor. Mesela gidiyorsun, ailen “Senin seçimin,” diyor. Ben böyle cam pencere indirip rahatlamak istiyorum (gülüşmeler). İsyan gayet sağlıklı bir şey.
ÖB: Bizde gelenekçi bir yapı vardı, ona karşı çıkma, isyan etme durumundaydık. Gerici ve geleneksel olan her şeye karşıydık. Şimdi bunun bir ters ızdırabı mı yaşanıyor?
UÇ: Ben yaşadım ve zamanında, o ergenlik dönemlerinde biraz öyle bir sıkıntı var. Mesela kendi babamın babası ile olan ilişkisini biliyorum, o isyan yaşanmış ve biraz da sağlıklı da bir şey.
ÖB: Karşında “Olur,” diyen biri var ve bu şaşkınlık da yaratabiliyor.
UÇ: Evet. En ufak bir şeyde çatışayım istiyorsun. Şu anda çatışma kalmadı. Ben o kadar kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü öyle geliştirebilirsin karakterini.
OY: Ben çatışma yaşadım. Babamla değil de daha çok annemle. Ama bütün o süreç sırasında karşılıklı bir eğitim olduğunu, en sonunda bir uzlaşmaya varıldığını da biliyorum.
TP: Ne kadar doğru bilmiyorum ama bizim kuşakta erkekler daha az çakışıyordu, kadının üzeinde bir baskı olduğu için. Ben babama çok az karşı çıktığı bilirim ama Raife mesela aldı, yürüdü gitti, bizim önümüzü açtı.
OY: Evet, benim de iki erkek kardeşim var. Ben aldım, yürüdüm gittim. Onlar için mesela hiç aynı şeyler yaşanmadı.
RP: Bizim kuşakta erkeklerin durumu bazı hakların alınması açısından daha iyi durumdaydı.
TP: Verilmiş haklar vardı. 1-0 önde başlıyorsun zaten.
RP: Kuşağın kadınları ise bazı şeyler için o direnci göstermek zorundaydı. Ben de sonuna kadar gösterdim, çatışma yaşadık. Kötü mü oldu? Bence iyi oldu. O anlamda zordu. Daha rahattı erkek çocuk olmak.
UÇ: Mesela Fight Club diye bir film vardı ya, orda da adamlar hayatları gayet düzgün giderken, geceleri kavga ediyorlardı. Çünkü bir şey yapmaları gerekiyordu. Kalkın da birini bıçaklayın demiyorum ama bir ihtiyaç söz konusu oluyor.
ÖB: Çatışmaların bir besleyici tarafı var. Şunu da tespit etmek mümkün, ilk çatışma aile ile başlıyor. Bu çatışma bir şekilde bireysel davranışını da belirliyor. Kendi değerlerini belirleyebilmek veya standart kendisine sunulanlara boyun eğmek.
UÇ: Bir de şu var ya, tartışmayı bilmemek bizim bir yanımız. Televizyonda görüyorsun, sokakta da öyle. Ya kavga ediyorsun ya da eyvallah diyorsun. Arası yok gibi bir durum.
RP: Ama bu söylediğin şey kafamda tehlike çanlarını çaldırdı. Açıkçası gözlemlediğim şöyle bir şey var benim jenarasyonumda, özellikle çocuk yetiştiren insanlarda; inanılmaz bir özgürlükler alanında yaşıyor çocuklar, ne derlerse o oluyor. Ve çocuklarla ebeveynler nerdeyse hiç çatışmıyorlar. Çocuk o haklarla okula gittiğinde ailesi bu sefer okula ve eğitim sistemine karşı arkasında bir duvar örüyor. Bu tartışmayı da yapan anne ve baba oluyor, çocuk olmuyor. Böyle baktığımız zaman bence bu bir tehlike çanı, fena bir durum. Bunu yine tabii ki kent hayatı için, belli bir eğitim ve kültür seviyesinde olanlar için, yine bizim kuşak için söylüyorum. Kesinlikle bu şekilde çocuk yetiştiriliyor. Biz çok çatıştık aman onlar üzülmesin, her istediklerini yapalım. Şımarık, acayip, her şeyi bilen çok tuhaf bir kuşak yetişiyor. Bence çocuklar da bunu başka türlü bir şekilde aşmaya çalışacaklar. Biraz daha büyüdüklerinde göreceğiz bunu, yaşayacağız. Ben özgüven sorunları oluğunu düşünüyorum. O kadar arkalarında anne babaları var ki, mesela çok cesurca bir adım atıyor, ama her zaman anne baba tarafından sakınıldığı için bir süre sonra geri adım atıyor.
ÖB: Burada bence Yiğit ve Seçil’e dönelim. Mesela toplumsal varoluşta aileyle olan çatışma mı sizin için ön planda yoksa toplumla olan çatışma mı ön planda? Toplumla olan bu çelişkide aile sizin yanınızda mı toplumun yanında mı yer alıyor? Size destek pozisyonunda mı sizin algınıza göre?
YY: Duruma göre değişir ama genel olarak çatışma belli bir yaşa kadar hep aileyle daha sonra toplumla. Utkan’ın dediği gibi değil. Benim ailemle çatıştığım zamanlar oldu genel bir sürü tercihimde. Ama bu çatışmanın bir dengesi olmalı, her istediği yapılan çocuklardaki bu özgüven problemi, az özgüven problemi değil de gereğinden fazla bir özgüven.
UÇ: Sahte bir özgüven.
RP: Ama o işte. Gerçek bir tehlikeyle, gerçek bir problemle karşılaştığında çocuk bocalıyor, çünkü şişirilmiş bir özgüven o. Gerçek değil, ayakları yere basmıyor.
SK: Ben mesela bu konuda şunu söyleyebilirim, babam tarafından ikibin sonrası şimdiki çocuklar gibi yetiştirildim. Annem de çok çatışamıyordu ama durum daha dengeliydi. Ben çocukken son derece şımarıktım ve ne istersem yapılıyordu. Ama ergenlik döneminde mesela dershaneyi bırakmaya karar verdim, “Ben ayrılıyorum dershaneden,” dedim, ayrıldım ÖSS’ye iki ay kala. Eve gittim, “Ben dershaneden ayrıldım,” dedim. Babam “İyi peki,” dedi, annem (iki elini açarak) şu boyutta bir masa kırdı. Böyle küçük bir sehpa gibi bir şey. “Nasıl olur ya Selahattin, bir şey söyle, ayrıldım diyor,” derken babam “Ne yapalım çocuk stres oldu,” diyor. Annem bildiğin hastahaneye götürülücek hale geldi. O rahatlık hep vardı üzerimde. Bir şeyi yapacaksam yaparım şeklinde. Ama o sahte özgüvenle de karşılaştım gerçekten. İlkokula gittiğim zaman öğretmen otoritesi öyle bir otoriteydi ki hiçbir şey yapamıyorsun. Arkadaşlarımızı dövüyorlardı. Dayak ben evde görmemişim, elime cetvelle vuruyorlar, hiç bir şey yapamıyorum. Eve gidiyorum okul değiştir, okul değiştir. Her okulda aynı sorun ve doğal olarak değiştim. O özgüvensizliği de aileme karşı olan özgüveni de hissederim.
RP: Yeni jenarasyona baktığımda artık her şey daha ellerinin altında, daha ulaşılabilir. Bilgiye ulaşmak da daha kolay, bazı şeyleri bireysel olarak yorumlamak da. Yine büyük kentte yaşadığınız için özgürlükler de daha fazla. Dolayısıyla genç kuşaklar bunları rahat ve bol bol yaşıyorlar, çok çabuk tüketiyorlar. O tüketimin sonrasında “Niye bunu bu kadar büyütüyorsunuz? Bunu bu kadar büyütecek, deşifre edecek, pelesenk edecek bir durum yok,” diyecek noktaya gelebilirler diye düşünüyorum.
UÇ: Değişim hızı çok arttı ve insanın içindeki o yavaşlatma isteği, içindeki tutuculuktan çıkıyor olabilir. Hani her şey patlamış, ulaşılmış, biraz duralım. Yavaşlayalım. Tutuculuk hiç güzel bir şey değil elbette ama bu yeni jenarasyonun tutucu olduğunu düşünüyorum ve nedeni bu olabilir.
ÖB: Geldiğimiz noktayı bir anlayıp, sindirelim.
TP: Hiç böyle düşündüklerini sanmıyorum. Daha çok yardıralım, ne varsa tüketelim…
ÖB: Sindirelim ister istemez değişimin hızından gelen korku aslında. O kadar süratli değişiyor ki, bir şeyi anladığında eskiyor o. Veya akıl yürüttüğünde yeni bir şey geliyor. Değişimin hızı insanda bir şaşkınlık yaratıyor, o sindirelim isteğinden dolayı değil, değişim hızına duyulan bir tepki.
NR: Maddi bir sıkıntıları yok. Maddi derken finansalı kastetmiyorum. Kadınları da biraz ayrı tutuyorum, onların kadın olma hallerinden dolayı bir sıkıntıları var. O yüzden tırmalamaya devam ediyorlar. Ama cins ayrımı yapmaksızın düşünürsek her şey elimizin altında. Teknoloji çağında yaşadığımız için bir bombardıman halindeyiz. Eskiden iyi–kötü tanımları çok daha netti, solcu, sağcı falan filan dediğimiz şeyler vardı. O tür tanımlamalar, o tür kavramlarla hareket edilmiyor. Onlar artık aşılmış şeyler. Engin bir dünya var, bir türlü kavrayamıyorlar, bir türlü tutamıyorlar. Gerici hareketler de ondan çıkmaz mı? Hiçbir yerde tutunamadım, kimliğimi bulamadım, o zaman bari ben örf ve adetlerimize döneyim diyerek. Ya da milliyetçilik?
RP: Aslında keşfedecekleri çok fazla şey yok. Ben bir boşluk görüyorum yeni jenarasyonda, çok da haksız bulmuyorum onları. Son 15-20 yılda o kadar hızlı bir değişim yaşadık ki biz o değişimi onlardan çok daha iyi sindiriyoruz şu anda, çünkü biz başka bir şey de gördük ve merak ediyoruz şimdi.
ÖB: Onlar hızın içine doğdular.
RP: Bunu biliyorlar, bunu yaşıyorlar. Her şey var, her şey ortada, her şey açık. Bu nedenle kendi içlerine dönmek istiyorlar.
ÖB: Yiğit’le Seçil’e sorayım o zaman, evinizde ansiklopedi var mı? Size ait olan ama, annenize, babanıza ait olan değil.
SK: Hayır.
YY: Hayır. Gerçi geçen gün bir çöpün kenarında Yaşam Ansikolopedisi buldum, atmışlar. Salonunuzu nasıl düzenleyebilirsiniz, mutfağınızın kokusunu nasıl giderebilirsiniz diye bilgiler vardı. Aldım altı cilt, eve götürdüm.
ÖB: Ama bu hobi gibi değil mi?
UÇ: Denk gelmiş, bir ay önce konuşsak yok diyeceksin.
ÖB: Mesela bizim için bir ansiklopedi edinmek çok önemli bir şeydi. Hakikaten bilgi kaynağı ders kitapları ile sınırlıydı. Bir şaşkınlık yaşıyoruz. Çocukluğumda ansiklopediye sahip olmak ayrıcalıktı. Ama şimdi ihtiyaç yok.
TP: İnternet var.
RP: Wikipedia var.
ÖB: Aslında tarihi de tespit etmek mümkün, sonuçta bu doksanlardan itibaren başlayan bir durum. Seksen doğumlu ve üstlerinin bize ait olan ama onlara ait olmayan böyle birtakım değişiklikleri var.
YY: Ama her şeyin keşfedilmiş olması bence bir boşluğa sürüklemiyor, bence tam tersine ilgilenmek istediğin her konuda ulaşabileceğin bilgi miktarı sonsuz. Biraz ilgin varsa boş kalamıyorsun.
UÇ: Biraz muhakeme sahibiysen yapabilirsin bence.
ÖB: Şimdi evet, bizim zamanımızda bilgiye ulaşmak zor idi. O bir vakitte harcıyordu.
NR: Muhakeme için bir çerçeveye ihtiyacın var. O çerçeveyi oluşturman lazım.
RP: Boşluk dediğim durum oydu aslında benim. Her şeye o kadar kolay ulaşılıyor ki. Tamam, var, egemen, ama neresinden tutucağını her zaman bilemiyor, çünkü her şey önünde. Hangisi? Ona karar vermek zorlaşıyor.
ÖB: İşte bizim zamanımızda harcanan zaman ve çaba belirleyici idi. Şimdi ise bilgi ve dezenformasyon o kadar çok ki onu ayıklayabilmek için de bir muhakeme gücüne sahip olmak gerekiyor, doğru bir sonuç çıkartabilmek için.
RP: Bir de galiba çaba harcayarak ulaştığımız şey değerliydi bizim için. Şimdi bir değer de yok.
OY: O süreç de seni dönüştürüyordu zaten. Sende bir şey yaratıyordu Raife’nin dediği gibi. Bir film bir yerde gösteriliyormuş alıp başımı oraya kilometrelerce gidebiliyordum. Giderken de başıma bir şeyler geliyordu, iyi-kötü deneyimlediğim bir şeyler vardı.
ÖB: Şimdi indirip seyredebiliyorum.
SK: Mesela en basitinden dün bir kanalın programlarını internete koyduğunu keşfettim. Normalde o saatte kurulup seyrediyordum. “Aa,” dedim “bu da internette var, bir boş günümde oturup bütün programları seyrederim kaçırdığımda.”
ÖB: Bundan 3 sene öncesine kadar ben bu fikre hazır değildim. Hazır olmadığım gibi bir tespitim de yoktu açıkçası. Ben internetin bazı medya araçlarını bu kadar solladığını bile anlamıyordum. Sonra gerçekten bu konudaki rakamlara falan bakınca… Biz zannediyorduk ki televizyon ve mass medya tüm dünyaya manipule edebilecek bir güce sahip.
RP: Biz öyle öğrendik.
TP: Oysa kilometrelerce gidip film izleyince, o deneyimle gidip izlenen filmi unutmuyorsun. Son on yılda seyrettiğim kadar hayatımın hiçbir döneminde film seyretmemişimdir. Ama izlediklerimi hatırlamıyorum, isimlerini hatırlamıyorum, yönetmenini hatırlamıyorum. Ama Maslak’tan kalkıp İstanbul Üniversitesi Sinema Külübü’ne gittiğimde orada seyrettiğim Rumble Fish filmini hâlâ hatırlıyorum. Deneyimlemek, benim altını çizmek istediğim şey bu. Kolay elde ettiğin şeyi hazmetmen, muhakemesini yapman çok kolay olmuyor.
ÖB: Bu akışta zor artık.
TP: Doğruyu bulmak zor. Çok kaynak var bilgi ile alakalı, dezenformasyon da çok olduğu için sokağa çıkmak ve deneyimlemek gerekiyor.
SK: Bir de zaman yetmiyor, böyle bir şey var mı? Hiçbir şeye zaman yetmiyor.
RP: Nasıl oluyor o? Nasıl hiç bir şeye zaman yetmiyor. Benim çok kafama takılıyor bu konu. Gerçekten ben yirmili yaşlarımdayken, hatta otuzlu yaşlarımdayken zaman çok daha genişti. Herkeste bu var, zaman yok, zaman yok, zaman yok. Sürekli birileri sanki bizim zamanımızı yiyor.
ÖB: Bunun formülü de şu değil mi, aynı zamana çok şey sığarsa zaman kısalır. Algısal olarak zaman aynı zaman ama onun içersinde o kadar çok şey birikiyor ki: hareket, eylem, bilgi... Doğal olarak azalmış oluyor.
UÇ: Bir belgesel seyretmiştim, Amerika’daki plak dükkânları ile ilgili. Son dört yılda 3500 tane plak dükkânı kapanmış. Adamlar da anlatıyor. Oraya gidersin, bakarsın, elinle seçersin, dokunursun. En basitinden elleri gelişmiyor insanların. Mesela verin bir marangozun yanında çalışsın.
TP: Marangoz da kalmadı ki, nerde, İkea’da mı çalışsın? O da paketlenip geliyor.
OY: Garsonluk yapsın, bir şey yapsın.
NR: Çok farklı bir örnek vermeye gerek yok, evde yemek pişirmiyor kimse. Bence yetmişler, seksenler fark etmiyor. En sert kuşak bile uyum sağlıyor. Siz cepsiz zamanı hatırlıyor musunuz?
UÇ: Sigara gibi bir şey cep telefonu, bütün zararları ortaya konuldu ama hiç kimseyi bozmadı. “Zararlıymış ya, kullanmayalım” falan olmadı. Taksim’den dolmuşa biniyorsun, kırk beş dakika buraya gelene kadar, herkes cep telefonuyla konuşuyor.
NR: Kuşaklar arasında bir sonraki kuşak bir öncekinden mutlaka daha rahat, somut yaşanan hayat koşulları benzer oluyordu. Teknolojik gelişmelerle apayrı bir evrene kaydı.
TP: Sıçrama oldu yani.
NR: Evet, eski kuşağın hiç yaşamadığı bir hayattan söz ediyorsun.
OY: Seçiller onun içine doğdular. İşte 4-5 yaşında evde bir bilgisayar var. Biz ise öğrendik. Hâlâ daha öğreniyoruz, ben mesela.
ÖB: Mesela Seçil’in televizyondan uzaklaşmış olması. Biz radyo çocuklarıyız. Bizden sonra gelen nesil aptal kutusu televizyona bağlıydı. Şimdi yeni gelen nesil aptal kutusu televizyona bağlı değil.
RP: Bilgisayara bağlı.
OY: İnternete.
ÖB: Yani bu başka, bizim tanımlayamayacağımız, anlayamacağımız bir durum. Bizim çok da iyi bulmadığımız anaakım gazeteler ve televizyona bağlılık gitti, bizim çok daha iyi bilmediğimiz bilgisayar ve internet geldi. Yeni nesil bir şeyi aldığında öğrenme diye bir şey yok. Alıp kullanmaya başlıyor. Geçmişi yok. Ama bizim için onu öğrenmek diye bir şey var. Önceden ufak bir çocuğun böyle alet kullanımı falan söz konusu değildi. Radyoları parçalardık içinden bir şeyler çıkarırdık.
RP: Ben hep Erol Evgin’i arardım.
UÇ: Hâlâ aranıyor. Bir tek Erol Evgin değişmedi mesela.
YY: Erol Evgin konusunda bir kuşak çatışması yaşamıyoruz.
UÇ: Bütün bu bahsettiklerimizin refah artışıyla da bir alakası var. Seksenler, bu serbest ekonomi, kapitalizimin hızlanışı. Doksanların başında falan o kadar zengin bir ülke değildik. Şimdi insanlar çok zengin. Yaşadığımız ortamla da ilgili bir şey. Sahte özgüven olsun, bahsettiğimiz nihilist tavır olsun, bence bunla da alakalı. Bir de çok kapitalist gençler.
ÖB: Zenginlik artıyor değil de burada bir çeşitlilik söz konusu.
RP: Mesela pazardan alırdın daha ucuz olsun diye, şimdi mağazadan alıyorsun aynı fiyata. Dolayısıyla zenginlik tamam, belki bir ekonomik rahatlık var, onunla birlikte tüketimi teşvik edecek bir sürü ürün yelpazesi, en ucuzundan en kalitelisine kadar bir yelpaze var ve insanlar sürekli alıyorlar. İhtiyacı olsun olmasın.
UÇ: İşte şu alışveriş merkezi mantığı o değil mi? Bütün gün orda vakit geçiriyorsun.
TP: Ama satın alma gücü anlamında bakarsan zengin falan değiliz. Tam Özal döneminde her şeyin piyasaya sökün ettiği sırada ben üniversiteye gidiyordum. Yirmi milyon haftalığım vardı, şimdinin yirmi lirasından bahsediyorum. Ben okula gidiyordum, kumar oynuyordum, her şeyi yapabiliyordum. CD alıyordum, bildiğin CD alıyordum.
RP: Paramızı da biriktirebilirdik.
OY: Evet o bana çok tuhaf geliyor. Nasıl yapabiliyorduk?
SK: Ben bir de Ereğli’ye gitmiştim. Tam bu konuda altmışta bir araştırma var, seksen sonrası için gittim. Orayla hep bir ilişkim vardı ama çok uzun zamandır gitmemiştim ve çok şaşırdım. Oralarda mesela hep bakkalardan alışveriş yapılır. Her şey vardır bakkalarda. Bu gittiğimde her yer BİM, DİA olmuş. Ve yengem bakkala, köylüden yoğurt almaya önem verirdi, güzeldir böyle şeyler. Bir baktım BİM’in kampanya günlerini kovalıyor, ne bileyim çaydanlık takımı geliyor onu alıyorlar. Yani orda bile gördüm.
RP: Semt pazarından alışveriş etmiyorlar, ben aynı şeyi Safranbolu’da gördüm. Biz İstanbul’dan gitmişiz, ne ürünler çıkmış diye pazara geldik, o kadar sakin bir pazar ki, 3-5 tane köylü var. Dedim nerde insanlar. Dediler marketten alışveriş ediyorlar.
NR: Şimdi biz globalleşme etkilerini konuşmaya başladık galiba.
YY: Kapitalizm, evet.
UÇ: O zaman ben lafımı şöyle düzeltiyim, kapitalizm çok içselleştirildi. Belki yeni jenarasyon bunu çok doğal karşıladı, Sovyetleri falan da görmedikleri için. Şimdi bizim ülkenin de çok daha liberal bir ekonomisi var ya. Bırakın yapsınlar kafası. Ben onun da değişime etkisi olduğunu düşünüyorum.
RP: Bunu biz gündem konusu yapıp konuşuyoruz. Biz daha da eskisini bildiğimiz için bunu benimseyip buna adapte olmaya ya da direnç göstermeye çalışıp bunu tartışıyoruz. Yeni jenerasyon çocuklar buraya doğduğu için, gerçekleri bu olduğu için, normalleri bu. Seçil ve Yiğit’ten sonrası için bile söylüyorum.
YY: Seksenden sonra doğan herkes için böyledir herhalde Türkiye’de. Seksende o geçişi yaşamayan herkes için.
ÖB: Seksen öncesi ve sonrası dönem kuşaklar üzerinde farklı etkiler çıkarıyor. Çıkardığı bazı şeyleri bu kuşakla beraber öğreniyoruz. Bilgisayarı, interneti, onlar gibi olmasa da beraber öğreniyoruz.
Devam edecek…