Sadakatsiz Kuşak

Uran Apak

Son zamanlarda annem ve babamın kuşağıyla benimkinin ilişkiler açısından farklarını düşünüyorum. 68 Kuşağı onlar, yani aşk çocukları olmalılar, özgür aşk falan. Ama bildiğim kadarıyla ilk ilişkileri ilk evlilikleri olmuş. Tamam, evlenecekleri kişileri kendileri seçmişler ama değişik adayları denemeden ışınlanıvermişler dünya evine.

Bir de benim kuşağa bakın. Bir ilişkide dikiş tutturamayan, mutluluğu hep bir sonraki ya da iki önceki insanda arayan, körü körüne âşık olan ama birkaç yıl sonra o muazzam aşkları hiç yaşamamışçasına yeni sulara yelken açan bir kuşak. ‘80'lerin başlarında doğanlardanım. Akranlarımdan evlenenler var ama çoğu boşandı bile. Tamam, belki Anadolu'da, büyük şehirlerden uzakta olan akranlarımın durumu böyle olmayabilir. Ama kesin olan bir şey var: evlilik eski nesillere göre daha az önemseniyor. Evliliğe meraklı olanlar bile onu bir oyun gibi görmeye meyilliler. Benim evliliğe bakışım da pek parlak değil. Neden ilişkimi devlete onaylatayım ki? Ona ne? Öte yandan, anne ve babamda gördüğüm o sadık, sabırlı (ve bazen sinirli) ilişkiyi sempatik buluyorum. Artık o kuşak da tivide evlilik programlarında cirit atmaya başladı ama o sadık ve sinirli evliliklerin örnekleri hâlâ mevcut. Bu “sağlam” evliliklerin sırrı özgürlükten büsbütün vazgeçmek mi acaba? Uzlaşmak adına sürekli aynı yemekleri yemek, tivide aynı programları izlemek, hatta gittikçe aynı fikirlere sahip olmak mı? Tabii ki tüm bu tavizlerin ardında paylaşmanın zevki var. Hem iki taraf da özgürlükten vazgeçiyorsa buna da özgür bir tercih denilebilir. Ama genellikle bir taraf vazgeçiyor özgürlükten ve diğerine boyun eğiyor. Politik duruşlarımızda faşizmden ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, kişisel ilişkilerimizden faşizmi silmek bir ütopya gibi duruyor hâlâ.

Bazen kendi sevgililerimi seçmek ve değiştirmek o kadar yüce bir özgürlük mü diye düşünüyorum. Evet, tabii ki toplumun insanları bir an önce evermek konusundaki baskılarının azalması harika bir şey. Ama işin bir de tüketim yanı var. Tükettiğimiz besinler, giysiler ve eşyalar gibi tecrübe edebiliyoruz aşkı. Acıları ve sevinçleriyle kendimizi aşka kaptırıyoruz ama gün geliyor, hayal gücümüz gerçeğe yeniliyor, sevgililerimize yakıştırdığımız tüm güzellikler yerlerini kusurlara bırakıyor. Ve hayatı her şeye rağmen birlikte omuzlamaktan, birbirimize destek olmaktan kaçıyoruz. Benim yaptığım gibi sevgililerinizden kaçıp (ya da sevgililerinizi kaçırıp) tüm hayatınızın geçtiği yerden kaçmamaksa tuhaf bir şey. Şöyle ki:

Kadıköy'de belki de binlerce kez geçtiğim sokaklardan bir kez daha geçiyorum. Bir zombi gibi sürekli içtiğim barlara seğirtiyor bacaklarım. Şurada, sahilde A ile yemek yediğimiz restoran gözüme çarpıyor. İşte B ile sürekli buluştuğumuz rıhtım köşesi. Bak C ile gittiğimiz sinema, yoksa D ile gittiğim sinema mıydı? Hep yarım kalmış duygusu uyandıran ilişkilerin anılarını kopuk film şeritleri gibi birleştirmeye çalışıyorum. Birleştirdiğim şeritler de saf değil. Aynı yerlerde üst üste çekilmiş sahneler, değişik zamanlar ve değişik oyuncular üst üste yığılmış, hareketler flulaşmış, üst üste binen yüzler tanınmaz hale gelmiş. İşin esas korkunç yanı, kimliğimi de bu yırtık film şeritlerinden kurmaya çalışmam, kendimi bu yolla anlamaya gayret etmem. Böyle bir aynaya baktığımda gördüğüm şeyse, fotoğraflardan kesilmiş yüz parçalarından oluşan tutarsız bir surat, bir ucube. Tüm bu tutarsız parçaları birleştiren, onlara boktan da olsa bir anlam katan tek bir şey var, bir his bu: yorgunluk hissi.

Ben saf aşkı arıyordum. Neden her başlayan ilişki son kokuyor artık? Bu neslimin tüm korkak serserileriyle paylaştığım bir lanet mi? Aşkın büyüsü uçtuğunda geriye kalanla yetinememenin cezası mı? Aşk aşkın temsili artık, aşk ağlanacak bir film ya da aşk aşkın ne kadar muazzam bir şey olduğunu hatırlatan bir film. Filmden sonra on dakika geçer ve unutursun...

Bacaklarım hızla boşalan bira bardaklarının karşısında stop ediyor ve üşüşüyor üstüme eski aşklar. Görünmez bir örümcek ağında, geometrik kesişimlerle kayan hayaletler yaklaşıyorlar bana. Yalnızken rüyalarım ve gündüz düşlerim gerçekliğin yerini alıyor ve konuşmaya başlıyorum hayaletlerimle. Kiminden küflü bir şefkat alıyorum, kimi “Ben sana demedim mi?” dercesine acı acı gülümsüyor bana. Tamam tamam, bir dahaki sefere daha dikkatli davranacağım. Aynı hataları tekrarlamamalı: bunu daha kolay sanırdım eskiden. Oysa kendimizi kandırmak için öyle iyi yöntemlerimiz var ki, eski hatalarımıza yeni bir parfüm sıkıp aynı sularda çark etmeye devam ediyoruz. Nesiller geçtikçe terk edilen sadakat ve tek eşlilik; bilgelik bu geride kalanlardaysa eğer, hayat boyunca tek kişiye katlanmaya değer. Ama insan ruhunun istemediği, mantıkla dayatılan her çözüm yolu başarısızlığa mahkûm uzun vadede. Çünkü insan tuhaf bir varlık, ne özgürlükten vazgeçebiliyor ne de kölelikten. Gene de âşık oluyor işte, çünkü aşk hayata anlam veriyor.

Hatalarıma bir kat daha parfüm sürüp çamurlu yatağımda aşkı çağırıyorum. Sürdüğüm parfüm yerimi belli ediyor, örümcekler yaklaşıyor.


uranapak@gmail.com