1 Albüm 2 Yorum


Tayfun Polat, Utkan Çınar
5 yıl aradan sonra gelen U2’nun 12. stüdyo albümü No Line on the Horizon’a temkinli yaklaşmak için nedenler vardı. Temkin konusunda değil de, beğeni konusunda ikiye ayrılınca iki ayrı görüş almak lazım geldi.
 
U2 osursa müzik olur (mu?)
Olmasına olur ama son iki albüm de osuruk gibiydi açıkçası, yalan yok. Hatta Pop’u bile dahil edebilirim kendimce. Ama bu adamlarla ömür tüketmiş biri olarak olabildiğince nesnel bir albüm kritiği yapmaya çalışacağım.
 
Hiçbir müziği üretenlerinden ayrı düşünemem. Bu yeni albümü Bono’nun hallerine takılmadan, sağlıklı incelemek zor, bunu kabul edelim önce. U2’nun önde gideni, son yıllarda öyle bir antipati topladı ki, ağızlarıyla kuş tutsalar onlara gıcık olacaklar olacaktır. Fakat Micka Assayas’ın Bono ile yaptığı uzun sohbetlerden derlenen Bono’nun Odasında adlı kitabı okuduktan sonra (mecburen okuyacağım tabii, gönül borcu gibi düşünün) anladım ben Bono’yu. Hak verdim demiyorum, anladım. Başım göğe ermedi ama kıl olma durumdan da muzdarip değilim artık. Bono zaten her daim dünyayı kurtarmaya yeltenmişti. Daha ilk albümde “Refugee”, üçüncü albümde “Sunday Bloody Sunday” gibi gayet politik şarkılar yazmış, Live Aid ve Band Aid konserlerinden sonra 2 yıl boyunca eşiyle Afrika’da gönüllü olarak çalışmış (1984-86), San Salvador ve Nikaragua’yı dolaştıktan sonra buradaki gözlemleriyle “Bullet The Blue Sky” ile Amerika’yı topa tutmuş, “Mothers of Dissapeared” ile Cumartesi Anneleri’ni bir pop albümüne taşımış, Britanya’yı geçip Amerika’ya kafayı sardıktan sonra Martin Luther King için “Pride”ı yazmış ve hayatının her döneminde Uluslararası Af Örgütü’ne maddi manevi destek olmuş birinden sözediyoruz. Achtung Baby albümüyle beraber ulaştıkları olağanüstü popülariteyle, Bono’da her şeyi çözemeyeceğini farkedip, bir süre kendi farsını oynadı sahnede. ZooTV projesiyle kendi medyasını oluşturup çözüm derdinde olmaksızın, ama medyatik gücünü kullanarak herkese salça olmaya başladı. Kafayı biraz bozması da bu olağanüstü, her şeyler üstü popülarite dönemine denk geliyor. Ama son 12 yılda U2’nun bariz müzikal gerilemesini Bono’nun bu hadiseye kendini fazlaca kaptırması ve müziği geri plana atması olarak yorumlamak da mümkün.
 
Her neyse, uzatmadan yeni albüme gelellim. Öncelikle U2 daha önce hiç bu kadar ara vermemişti albüm yapmadan önce. Bunun ayrı bir iştah yarattığı düşünülebilir. Ben düşünüyorum mesela. Albüm kafadan Achtung Baby tonunda açılınca heyecanlandım hatta. Beğenmediğim albümler dahil birçok kere birlikte çalıştı U2 ve Brian Eno, Daniel Lanois takımı. Ama bu müziğin artık sıkıntı vermesi durumuna hepsi aymış sanırım. Güçlü başlıyor albüm. Eski günlerdeki gibi. Fakat işte aynı The Edge gitarları, aynı Bono ses hareketlerine rağmen ilk iki şarkıda “Dur lan, bişiler olacak galiba,” derken bildik U2 şarkıları peş peşe geliyor. Tam “Eeeh, yine mi yaa,” tadına gelince ise (6. şarkıya kadar sabretmek durumundayım, seviyorum n’aapayım) bir umut kapısı aralanıyor. “Get On Your Boots” alışılmadık bir U2 kaydı. Ritmi, gitar oyunları, basın tonu… U2 nasıl indie pop yapılır naziresi yapmış. Dans pistlerinde bu şarkıya yer açın. Ardından gelen “Stand Up Comedy”de The Edge’in de yıllardır aynı tonlarda gezinmekten sıkıldığını görüyoruz. Adam Clayton’un sağı solu belli olmaz günlük hayatında ama görev adamıdır, usulcacık çalar basını. Ama o da sahne çalmış bu sefer, ilk defa. “Fez-Being Born” ile yine geçmişe, Zoopora-Pop arası bir müziğe, yani bildiğimiz sulara geri dönüyorlar. Sanırım esas sıkıntım The Edge’den sürekli benzer gitar riff’leri duymakmış. “Breathe”de ise Rattle and Hum günlerine dönüş var. Son şarkı “Cedars of Lebenon” bir yerlerden biliyormuş gibi dinlenen tipik bir U2 baladı. Bono ve sözleri önde. “Bu işi biliyoruz,” demeye getirilmiş, dört dörtlük bir balad.
 
Sonuç olarak beş yıl aradan sonra gelen No Line on the Horizon, Bono’nun söylediği gibi “en iyi” U2 albümü değil. Ama gayet iyi bir albüm. Bütün albümlerin retrospektifi gibi düşünülebilir. İki ayrıksı şarkı dışında. Ki bunlardan “Get on Your Boots”u ilk single olarak çıkartmak gayet akıllıca. “Yine mi?” diye burun kıvıracaklara akıllıca verilmiş bir cevap. İkinci single da albümün ikinci parçası “Magnificent” olacakmış. Albüm neredeyse tüm dünyada 1 numaradan listelere girdi. Onlar kadar dinleyici de iştahlı belli ki. Bu iştaha rağmen, bu müzik ruhu besler.
 
Tayfun Polat
Sen de U2
U2’dan artık nefret etmiyorum. İlgilenmek istemiyorum sadece. Ama işte bu son albüm her yerde bir numara olup da, sağda solda “Vallahi harika müzik!” sesleri duyunca iki kelam etmek istedim.
 
Bu kötü albüme şarkı şarkı değinmek istemiyorum. Ben 4’e kadar dayanabildim. Benim için geçen seneki Coldplay fiyaskosundan (çok mu şaşırdık?) farkı yok (Eno? Napıyosun olm?). Tamamen beklenen akorlar, artık tarih olmuş riff’ler, uyumsuz söz ve vokal melodileri, Bono’nun enerjisinin çoktan kaybetmiş bağırmaları (“Breathe”deki vokaller en kötüsü herhalde tarihinin) ve her şarkıdaki “Lan bu melodiyi daha önce duymuştum” hissiyatı. Ayrıntıya girmeyelim. “I Will Follow”, “The Fly” ve The Unforgettable Fire diyorum.
 
Sorun müzikle ilgili değil artık. Ve bu albümle de ilgili değil. Zooropa’dan sonra U2 önceliklerini karıştırmaya başladı. Vokalistin dizginlenemez narsizmiydi bu yolu açan. Ya da hep yanlış fikirleri aldılar. Ben gene de Tayfun gibi Pop’u tamamiyle dahil etmek istemem. “Gone” gibi, “Do You Feel Loved” gibi güzel şarkılar vardı o albümde. Ama ya ilk 45’lik olan “Discotheque”. Tamam kötü değildi ama zamana (elektronika çağına) ayak uydurma çabasını, “biz yaşlanmıyoruz”u gösterme telaşı değil miydi bu? PopMart turnesi felaketti. Koca limonlar (ki kilitli kalmışlardır bir konserde bunun içinde. Daha iyi bir uyarı olamazdı hal ve gidişleriyle ilgili), milyon dolarlık sahne şovları... Wim Wenders filmi (Bono’nun götünü kaldıran adamlardan biridir bu da ne kadar iyi sinemacı olsa da. O da bozulmuştur sonradan) Wings of Desire’daki “Stay” şarkısındaki öz bu kadar değişmeli veya reddedilmeli miydi bu kadar zamanda. Sonrası Bono’nun sesinin gitmesi (Sarajevo Konseri), saçlarının dökülmesi (en başarılı kaynak, hakkını verelim) sakinleşmeleri gerektiğinin alametleriydi.
 
Sonrası madem müzikte iyi değiliz, dur biraz sosyal takılalım kafası. Geldof’la kankalık, Ortadoğu’yu pas geçip, sadece Afrika’ya odaklanma. Gidip Bush’la el sıkışması yapılabilecek en büyük denyoluk. Bu adamlarla anlaşmayacaksın. O zaman Rock N’Roll değilsin. Hiç bir şey değilsin. Ben kendisinden Irak’taki kan dondurucu işgal hakkında tek bir söz duymadım. “Konformist isyan” böyle bir şey olsa gerek. Evet, U2 için ZooTV döneminden sonra söylenebilecek en iyi söz kanımca, konformist. Cool’un kitabını yazmak istemek. Her döneme uyum gösterme çabası. Hala MTV’nin adamı olmak istemek. (Britney Spears’dan ayar yemek?) Ve bütün bunların müzikal yaratıcılıklarının başaşağı gidişiyle nasıl örtüştüğüne bir bakın. Bono müzikal olarak her başarısızlığını, başka konularla örtmeye çalıştı sanki. Hatta şu son 3D hadisesi. Dikkati müzikten başka yerlere çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar sanki. (Ne diyor “Get On Your Boots”ta? “Bahsetmek istemiyorum uluslar-arası savaştan, şimdi değil.” Obama konserinde olur belki? Bu adamın ağzına bakıyorlar ya Filistin için bir söz söylesin diye, kimseyi üzmeden. Bozarım ağzımı.)
U2 artık kimseyi düşünüdürmeyen, büyük şehirlerdeki spor salonlarının müziği. Bakın sorun popülerlik değil. Ama müzisyen bu kadar olmamalı. Şöhretine güvenip dinleyicileri aptal yerine koymamalı. Her zaman rahatsız her zaman yeni, her zaman evrimin peşinde olmalı. Sanırım bu son albümün kayıtlarının başlangıcı her şeyi özetliyor:
U2, Fas’ta bir stüdyoya girer. Söylentilere göre Fas müziği etkileri olacaktır albümde. Prodüktör olarakta Rick Rubin seçilir. Rubin şarkıları hazırlayıp gelmelerini ister. Grup bunu reddeder. Banka hesaplarını konuşturup hepsi birer efsane olan Brian Eno ve Daniel Lanois ve Steve Lillywhite’ı yardıma çağırırlar. Hepsi tek başına U2’nun çıkardığı tüm albümlerden daha saygın işlere imza atmışlardır. Ama sonuç No Line On The Horizon’dır. Ne yeni, ne özgün, ne de güzel...
 
Sonuçta hâlâ koyup dinleyeceğim bazen “Zooropa”, “Acrobat” vs... Ama o kadar da bir şey beklemeyeceğim artık onlardan. Çünkü kızgınım bana müzik üzerine böyle bir yazı yazdırdıkları için.
 
Utkan Çınar
 
 
 

 

tayfunpolat@hotmail.com, khgv@hotmail.com