Kolay Para
Kerem Oğuz
Ahlak dışı veya yasa dışı olmaları bir şey ifade etmiyor, kolay para kazanan insanları seviyorsun. İmreniyorsun onlara, haset ediyorsun. Korkmasan deneyeceksin belki. Italian Job'da polislerin tarafını tutan kimse görmemiş olman da bir tuhaflık yok mu? Bence polisler bile izlerken hırsızları tutuyorlar bu tarz filmlerde. Bizden çalmıyorlarsa amenna. Değil mi ama? Bastıkları paralar senin cebine girmediği sürece kalpazanları da sevmiyor musun? Annen sana böyle öüretmedi. Kimsenin annesi böyle öğretmedi ama yaşasınlar lkalpazanlar, varolsunlar istiyorsun. İstiyorsun istiyorsun. Hiç "paranın aslında nasıl değersiz bir meta olduğun ancak kalpazanların sayesinde ortaya çıkar" deme lütfen. Böyle entel oyunlara gelme, yemem. Sen de seviyorsun benim gibi, böyle kolaydan zengin olabilme ihtimalini. Taksici, kendisine uzattığım elliliği şöyle bir ışığa tutup sahte olup olmadığını kontrol ettiği anda yaşadığın heyecan peki? Onu da mı sevmiyorsun? yoksa hiç başına mı gelmedi? Aşk olsun... Sanki suçun bir parçasıymışsın gibi. Bir ihtimal sahte o parayı basan senmişsin gibi tekinsiz ve gösterişli bir havaya bürünmeyi sevmiyor musun? Seviyorsun seviyorsun.
***
Seni bilmiyorum azizim fakat ben ben kazıklanmayı hiç sevmem. Sahte paranın bir şekilde dolaşıp benim cebime girdiğini anlamam, yani mal / hizmet karşılığı uzattığım paranın sahte olduğu gerekçesi ile geri çevrildiği anda enayiliğim tescillendiği için rahatsız olurum. Ebelenmiş gibi hissederim. O parayı bir an önce başka birisine aktarmanın yolunu ararım. Bu uğurda o parayla hiç ihtiyaç duymadığım bir hizmeti / malı almaya da razı olurum üstelik. Bir keresinde Beşiktaş Taksim dolmuşunda uzattığım bir ytl sahte olduğu gerekçesi ile dolmuşçudan geri döndü. Başkasının başına böyle bir şey geldiğinde "kerize kakalamışlar sahte parayı" diye her seferinde dalga geçtiğim için, para dolmuşta gerisin geri bana döndüğünde de kendimi kötü hisettim. Alt tarafı bir ytl ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Elime aldım parayı inceledim. Bir kere hafifti. İkincisi, Atatürk gerçekten de şekilsizdi. Taksim'de inince önce gazete bayiine kakalamaya çalıştım parayı ama yemedi. Sonra tespihler 1 YTL diyen bir adamı görünce bunun simyacıvari bir işaret olduğunu görüp, belki de aslında kurtulmam gereken para sadece bir araçtır, benim tespihe başlamam gerekiyor deyip parayı adama verip adamın elindeki tespihlerden birisini tutup çektim, gelmedi. Bir daha çektim, yine gelmedi. "Başka para yok mu?" dedi tespihçi. Vardı. Ama ben tespihi sahte para ile almak istiyordum. "Yok" dedim başka para. "La havle" çektim. Belki de gerçekten de tespih çekmeye başlamam gerekiyordu. Tekrar cebime attığım sahte paradan kurtulmak düşüncesi ile berbere gittim. Parayı çırağa bahşiş niyetine mi versem dedim. ama bu kadarına da içim elvermedi. Ben de Ağa Camii'nin tuvaletine hacetimi yaptıktan sonra tuvaletciye verdim parayı. Artık hizmeti çoktaan almıştım ne de olsa. İş bitmişti. Tuvaletçi de başka para yok mu? dedi. "Yok" dedim, kaşlarımı kaldırıp, alt dudağımı uzatıp, başımı yana yatırarak hafiften. "Sahte de bu para" dedi. "Valla kusura bakma" dedim. Küçük elli kuruştu. Parayı kabul etti ama üstünü vermedi. Böylece kerizliğimizi paylaşmış olduk. Başta asap bozucu bu durum sonradan eğlenceli bir oyuna dönmüştü. Tam olarak kazandığım söylenemese de, kaybeden de ben değildim. Bir ortağım vardı.
Sahte paradan kurtulmak bu kadar eğlenceli olduğuna göre bilfiil parayı basıp piyasaya sürmenin heyecanını düşünemiyorum. Aslında çocukken denemişliğim var (1) ama mecmua sayfaları böylesi bir hikaye için dar. Kalpazanlıkla tanışmam Red Kit sayesinde olmuştu. Bir macerasında üç dolarlık banknot bastığı için, bir tanesinde de bastığı paraya kendi resmini koyup "tanrı kalpazanları korusun" yazdığı için yakalanan kalpazanlar vardı. Yine de bu konuda duyduklarımın en komiği, tam oranları hatırlamıyorum fakat, bir dolarlık bankontu 1 dolar 20 cent e mal eden ve yaptıkları iş sebebiyle zarar eden hippilerin hikayesidir. Devamını bilmiyorum. Bu kadarını biliyorum ki aslında anlattığım kısımdan da emin değilim. Ne zaman kendi anlattığım bir şeyden emin olmasam aklıma senin dediğin hiçbir şeye inanmıyorum diyen ilkokul öğretmenim geliyor. "Haklısınız, benim dediğim hiçbir şeye inanmayın" deyip, bu cümlem ile onu paradoksa soktuğumda bilmiyordum, yıllar sonra öğrenecektim, Girit sendromu (2)diye bir şeyin varlığını... Herneyse.
***
Kolay para dediğimiz zaman dolandırıcılık ya da aslında benim daha çok sevdiğim ismiyle "tokatçılık" asla unutulmamalı. Giden para bizim paramızdı ama yine de ben bu memlekette Selçuk Parsadan'a Çiller'e yaptıklarından ötürü sempati duymayan kişiye rastlamadım henüz. Tabii ki dolandırıcılık veya tokatçılık dendiğinde literatüre bu işin piri olarak geçen Sülün Osman'ı anmamak olur mu, e olmaz tabi. Sevgili Mecmua okuyucusu, seni Sülün Osman'ın aziz anısı karşısında saygı duruşuna davet ederken bu noktada olabildiğince dürüst olmanı da rica ediyorum. Birisi sana gelip de Dolmabahçe saat kulesini, Boğaz köprüsünü satmaya çalışıyorsa ve sen de bunları alırsan... Yani sen gerçekten köprüyü bu şekilde alabileceğine inanacak kadar aptalsan tokatlanmayı haketmiyor musun? Ya lütfen dürüst olalım. Boğaz köprüsü için ödediğin para, aslında "welcome to the jungle we got funy games" diyen adamın sana verdiği hayat dersine karşı kestiği bir fatura bedelinden başka nedir ki? If you got the money honey we got your disease !
***
Mecmuada değinen arkadaşlar olacaktır paranın emek ile ilişkisine. Keşke ben de o kadar donanımlı olsaydım diye hayıflanıyorm bazen. Hayatını en az emek / en çok gelir seviyesinde yaşamak isteyen ben gibi bir kulunuz için herşey daha kolay olabilirdi, belki bu kadar korkak olmasaydım. Kolay para dendiğinde beni bu kadar heyecanlandıran da bu aslında. Yapmayı çok isteyen ama bir türlü yapamadığından ötürü diline vurmuş bir kart ayyaş gibiyim ; "Kadın bir soyundu, memeler dizlerine kadar. Kalk dedim. Giyin dedim. Bir küçük şişe daha içtikten sonra odaya döndük. Baktım göğüsleri yürmilik kızınkiler gibi olmuş. Hah hah hah!!!" Vah zavallı ben. Kolay para. Var mı bir yolu? Kimisine göre var. Ama kolay para edinme hikayeleri de, zamparalık hikayeleri gibi dilden dile dolaşıyor, abartılarak ve zenginleşerek büyüyor. Mesela bizimkisi gibi, bir zamanlar evini acilen terk etmek ve memleketini çok arkalarda burakmak zorunda kalmış insanların yaşadığı topraklarda bir de "definecilik" hastalığı vardır ki, sormayın gitsin. Gönül istiyor ki bir ekip kursun, dolaşsın tüm memleketi de şu define öykülerini bir toparlasın. Bunun için emek vermeye de değer vallahi, sonunda fazla para olmasa da hem de;
"...ben gençken köyün muhtarına Yunanistan'dan telefon geldi. ben de tesadüfen oradayım. muhtar telefonu açtı, anlamıyor karşıdaki ne diyor. telefonu ben aldım. karşı tarafta yaşlı, türkçesi bozuk bir adam. başta hiç anlamıyordum sonra alıştı kulağım sesine. diyor ki o bizim köyde doğmuş eskiden de, işte zenginmiş de, malı mülkü varmış da falan... sonra savaş çıktığında toplanıp kaçmaları gerekmiş, altınlarını da bir mağaraya saklamış. işte dediki bu altınlara çok ihtyacı olmuş, bunun için ona yardım edersem eli çok açık davranırmış falan. ulan pezevenk dedim içimden. ben bulsam sana mı veriririm altını... tabi dedim, yardımcı olurum şereftir falan... yalnız dedi ki tılsım var. olsun dedim, bizde de hoca var... hoca falan çözemez dedi. hem boşver hocayı, bu tılsım acayip, böylesi yok! dedi. kara kancalos varmış o zaman bu köyde büyücü. büyüyü o yapmış. gömünün olduğu mağarayı tarif etti ve sonra bana dedi ki aynen böyle dedi bak; "köyün orospusunu al dedi, git o mağaranın ağzında becer" dedi. "valla bana uyar" dedim. sonra dedi ki, mağaranın içinden yüzlerce, binlerce arı fırlayacak dedi. arılardan sakın kaçma dedi, tutabildiğince tut onları" dedi ve telefonu kapattı.
aldım ben malum kişiyi, mağaranın ağzında işlem tamam. sonra baktım içeride bir vızıltı gelmeye başladı. vızıltı oldu bir büyük uğultu, yaklaşıyorlar bana bulut gibi olmuşlar böyle nasıl.... or.spu da tabi korktu gürültüden voltaaa. baktım böye yüzlerce arı aynı adamın anlattığı gibi akın olmuşlar, böyle kara bir bulut gibi fırladılar mağazadan. önce biraz korktum ama sonra attım kendimi önlerine. bir baktım, bana çarpan arı altın sikke olup yere düşüyor. tutabildiğim kadar çoğunu tuttum böyle hızla geçip gittiler...
iki gün sonra adam yunanistan'dan bir daha aradı. emanetler ulaştı, sağolasın dedi. arılar oraya kadar gitmiş, adama varınca da altına dönmüşler. vay anasına dedim tılsıma bak yaa.
evrandir@gmail.com