“Sanat Bir Terapi midir?”
İnsel İnal
Kasım ayında kargART Salonu’nda sergilenecek “Terapi” sergisini, küratörü İnsel İnal yazdı.
Refleks Grubu Kasım ayı içinde KargART Sanat Galerisi’nde kişisel belleklerinden yola çıkarak “Terapi” konusu üzerinden derledikleriyle bir sergi açıyor. Kardelen Fincancı, Evrim Özarslan, Itır Demirci, Öznur Aksoy, Deniz Rona’nın katılımıyla ve İnsel İnal’in küratörlüğünde gerçekleşecek olan bu sergi, yaşamın, uyumsuzluklarından beslenen dilini gündeme getirmeyi planlıyor. Ayrıca bu sergide, sanatçılar eserleriyle, rahatsızlık verenin mi, yoksa rahatlatanın mı sanat olduğunu seyircisine sordurtmayı amaçlıyorlar.
Refleks Grubu, Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun gençlerin oluşturduğu bir grup. Üniversitede İnsel İnal’ın derslerinde başlayan buluşmalar, oluşturulan teorik altyapı ile hazırlanan ve uygulanan projeler, grubu bu sergiye taşıyor.
Grubun üyeleri, keşfetme süreçlerinde hesaplaşma ve yüzleşme dönemlerini eğitim aldıkları 4 yıl boyunca yaşadılar. Okul sonrası ise inşa etme süreçlerine girdiler. Havada uçuşan taşları yerlerine oturtmak için sarf ettiklerini kaydettiler.
Toplumla, yakın çevreleriyle ve kendi bellek ve bedenleriyle girdikleri ilişkilerde dillerini oluşturmaya çabaladılar. İnşa etme sonrasında da geriye çekilerek bakma ve ret etme arzusu ile ortak dil oluşturan bu genç yetenekler İnsel İnal’ın davetiyle tekrar bir araya geldiler.
Refleks Grubu aslında bir sivil inisiyatif mantığı ile çalışmayı arzulamakta. İktidar ve birey arasındaki sorunların toplumsal boyuttaki durumuyla ilgilenerek buna karşı kayıt oluşturan grup, halen birçok projenin peşinden gitmekte. Onlara göre egemen olanın giremediği yerlerde gezinmek, iktidarın yanlışlarını düzeltmeye çalışmaktan daha işlevsel sonuçlara ve yaratıcılığa gebe bırakıyor insanı. Dolayısıyla büyük harflerle yazılmış manifestoları, hemen kabul edilmeyi doğru bulmuyorlar.
Mutlu eden, ikna eden, rahatlatan, uzlaşmacı, dört başı mamur sergilemeyi eleştiren TERAPİ sergisi, seyircisinden algılarını tekrar sorgulayarak kurgulamasını talep ediyor. Bir diğer taraftan da kendi algılarıyla sanatın sorunsalları içinde mutlu etmenin, ideal güzelliği yakalamanın ne derece önemli olduğunu anlatıyor. Artık “sanatla ne yapılabilir?” arayışına giren Refleks Grubu bu sergide; en güzeli yansıtarak, taklit ederek sanata yapacağı katkılarla ilgilenmekten çok, onun kendilerine yaptığı katkıların kayıt ve belgelerini bize sunuyor. Sunulanların içeriği bilgi, kendisi ise eser iken tam tersi bir hal alıyor. Bilgi eserin kendisi oluveriyor. Bu şekilde üretilmiş bir serginin, seyircisiyle nasıl uzlaşacağı, bilgi ve eser arasındaki ilişkinin derecesi bu projenin merkezinde ele alınıyor.

Kardelen Fincancı, Evrim Özarslan, Itır Demirci, Öznur Aksoy, Deniz Rona bu sergide, klişeleşerek, algılanmayanları tekrar gösterme çabasıyla projelerini oluşturdular.
Kardelen Fincancı terapi ile sanatın insana kattıklarını terapi nesneleriyle oluşturduğu projesinde karşılaştırarak seyirciye sunuyor. Fincancı; “Bilginin rahatsızlık vererek artması, sanatı hem sanatçı hem de izleyici için terapi olmaktan çıkarır,” derken aslında seyirciyle mekânı da sorgulayan bir diyalog kurmakta. Bu çalışmada da, en bilinen terapi nesnelerinden biri olan terapi koltuğu (Josephine koltuk) mekânın tavanına monte edilerek seyirciyi yukarı davet ediyor. Bunun yanı sıra mekânın ortasında, tavanda baş aşağı duran böyle ağır bir nesne izleyiciyi, altından her geçişinde rahatsız ediyor. Tedavide hastayı rahatlatmak ve terapinin kalitesini arttırmak için kullanılan bu nesne, işlevini tam tersi yönünde tamamlayarak yeni bağlamlar kurulmasını sağlıyor.
Deniz Rona, projesinde seyirciyi bir tavuğun parçalanışına tanık ediyor. Yenmek üzere ısmarlanan tavuğun ayıklanırkenki duyulmamış kemik sesleri, seyirciyi tabaktakinin yiyecek olması fikrinden uzaklaştırıyor. Kaç kişi sofrasındaki tavuğun arkasından iç organlarını çıkarmış, bacaklarını elleriyle kırıp parçalamış, göğüs kafesini yırtmıştır? Her şey en steril haliyle önlerine gelmektedir ki rahatsızlık olmadan düzen devam edebilsin. Çok alışıldık olanın içinde barındırdığı rahatsızlık verici durumlarla seyirciyi yüzleştiren Rona, terapinin rahatlattığını, sanatın ise rahatsızlık verdiğini vurgulamaktadır. Ona göre sanat ortaya koyduğu görünmeyenlerle, fark edilmeyenleri görmenin yarattığı yabancılaşmayla izleyeni rahatsız eder. Aslında bu rahatsızlığın yaşanabilecek herhangi bir buhranın aksine aydınlanmayla eş değerde olduğunu üstüne basa basa belirten Rona, bu projesinde bunu hissettiriyor. Deniz Rona, yabani ve medeni kavramların arasındaki bağlama dikkat çekerek, terapiyle sanat bağlamlarının merkezindeki bu sergide kendi deneyimlediği rahatsızlığı tüm süreçleriyle gözler önüne seriyor.
Evrim Özarslan ise sanatı, kendi toplumunda var olan gerçekleri gösterecek, topluma doğruyu işaret edebilecek yeni ve etkili dil yöntemleri olarak görmekte. Besim Dellaloğlu’nun kitabındaki “Sanat, içinde doğmuş olduğu topluma yönelir ve yanlış gerçekliğe karşı olduğunu ifade eder” cümlesini Evrim Özarslan, kendi sanatını ifade ederken kullanmakta. Sanat, etkin bir işlevi varken, sadece eğitici ve kurtarıcı yanı öne çıkartılarak kutsallaştırılmıştır. Belirli malzemelerin etrafında kendini var eden sanat, dar bir alana hapsedilmiş gibidir. Özarslan; “Oluşturulan bu alanda kişilerin kendilerini en iyi şekilde ifade edeceğini savunan egemenler, havada dolaşan o seslerin anlamsızlığı ile kendileriyle gurur duymaktadırlar,” derken, sanatın bireyler için bir karşı duruşu ifade etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Sanatçı bu projesinde ise, geçmişten günümüze sanatın sıkıştırıldığı alanları ifade edebilmek için, sanat tarihinin ünlü tablolarından ve günümüzdeki hobi sanat atölyelerinin amatör ressamlarından örnekler toplayacak. Toplanan bu dokümanları bilgisayar ortamında birleştirerek yeni resimler oluşturacak olan sanatçı, boş zamanları doldurma ve rahatlatma işleviyle öne çıkan sanat biçimini deneysel bir tarzda seyirciye sunuyor.
Itır Demir ise bir video ile sergiye katılıyor. Demir videosunda, arınmış izlenimi yaratan beyaz bir odada üzerindeki beyaz elbisesiyle duvardan akan siyah boyayı fırça ve beyaz renkle kapatmaya çalışıyor. Ancak yoğunluğu artarak akmaya devam eden siyah boya, kapatılması imkânsız hale gelerek odayı ve figürü etkisi altına alıyor. Terapi merkezlerini çağrıştıran beyaz ve arınmış bir mekânda yine mekâna aykırı düşmeyen, mekânı tamamlayıp bütünleyen beyaz kıyafetiyle sanatçı, iç huzurunun durumu hakkında bizi bilgilendiriyor. Mekâna aykırı olarak siyah renkte akan boyalar, sanat tarihindeki kırılmalara neden olmuş toplumsal olayları ifade ederek, sanatçının aslında bu durumda ne kadar çaresiz kaldığını ve ne kendisi için ne de izleyici için elinden bir şey geldiğini betimlemekte.

Öznur Aksoy seyirciye, “Sanat, Duchamp’ın dediği gibi tüm insanlar arasında oynanan bir oyunsa ve insan sadece özgür olduğu yerde oyun oynayabiliyorsa, bu gün sanat hangisidir ve nasıl gerçekleşebilir?” sorusunu çalışmasıyla sordurtmayı amaçlıyor. Yaşamla arasındaki duvarları yıkarak özgür yaratıcılığın nefes alabildiği alternatif tek alan olabilmek gibi ulvi bir amaç üzerinde yükselen sanat, yaşamı daha katlanılır kılmak dışında hiçbir şeyi değiştirmeyen bir terapist midir? Bu düşüncelerden yola çıkan Öznur Aksoy, sanat ve sanatçı kavramlarını reddederken, kendi çalışmalarında da “yeni”nin arayışı içinde değil. Çalışmalarını sanat yapıtı olarak değerlendirmez. Halihazırda var olan ve basit bir oyuncak formunu kullanarak gerçekleştirdiği bu çalışmasında, sanatın toplumsal işlevlerinin ve sahip olduğu anlamların gerçekliğine dair yeni soru işaretleri üretmek dışında bir iddia taşımaz... “Kim sanatla terapi edildiği bir dünyanın yerine özgürce oyun oynayabildiği şenlikli bir dünyayı tercih etmez ki?” sorusunu soran Aksoy tavrını, sanatçı olarak değil de, konuyla ilişkilenmiş herhangi biri olarak “oyun”dan yana koyar.
Sanat uzun zamandır hayatla buluşacağı anların mücadelesini veriyor. Kuşkusuz sanat, tarihi boyunca bu mücadelenin ilk hesaplaşmasını geleneksel sanat anlayışının biricik değerleriyle yaşamıştır. Kalıcılıkla sürecin, özgünlükle kopyanın, dahilikle kolektifliğin, izleyiciyle katılımcının savaşında pek çok kavram yeniden tanımlanmış, sanatsal alanda yeni deneyimlerin olanakları yaratılmıştır.
Sanat bu gün tahmin ve kontrol edilebilir alandan hızla uzaklaştığını iddia ederken, avangardın bir geleneğe dönüşmesi onu yeniden kendisiyle bir hesaplaşmaya sürüklemiştir / sürüklemelidir. Çemberin dışına çıkmayı umarken daireyi tamamlayan bir halkaya dönüşen sanat, kuşkusuz bunu, “bir uzmanlık alanı olarak sanat”ı aşamamasına borçludur.
Bu sergi, rahatlatması için sularına girilip yüzülen sanatın, içinde yüzdükçe farklı korkular yarattığını, bu sebeple belki de başka terapi metotları gerektirdiğini ifade ederken ayrıca izleyenine, Nietzsche’nin “Sanat hayatın sıkıcılığına katlanmayı sağlar” düşüncesini de tekrar güncelleme ihtiyacını hissettirmektedir.
inselinal@gmail.com