Jack’s Hotel 301


Çeviri: “new media theory group”
Genet…
 
Bir kadın olsaydı en çok bu ismi; kısık bir sesle, gırtlaktan gelen duyulmaz bir hırıltıyla çıkartmak isterdi, dudaklarına doğru, bordomsu bir gülkurusu olan dudaklarına doğru, tükürüksüz kalmış dilini üzerlerinde dolaştırdığında neredeyse dilinin yapıştığı çatlaksız, altı dışa bükük –ve üstten kalınca- dudaklarına…
 
Yurdu dediği oysa kendine hiçbir şey ifade etmeyen bir kara parçasını tanımlamaya yarayan kelimenin usunda oluşturduğu imajın içinde ufak bir trip yaşıyor, sanki yağ bezelerinin arasına sıkışıp kalmış halüsinojenik kimyasal parçacıklarının yerlerinden kopup kana karışması ve anlık sanrıları oluşturup yok olması gibi…
 
Epigramlar hayatın kareleri gibi, hayatın karelerini seven biri olarak epigramları sevmek çıkarsaması bu sadece, epigramları ortaya koymak da kendi kendine yazdığı yaşamsal kareler sanki; bir kurgucu gibi, parça parça peliküllerin doldurduğu bir masanın içine gömülüp, masa lambasının ışığıyla karışan dumanın oluşturduğu efektte anlık kaybolumlar yaşamak…
 
Otel odaları gibi… kısacık paragraflara benzeyen otel odaları… İçleri dolu, alanları dar. Sıkışık bir bilinç, bu bilincin boşalımları…
 
Dostu Genet, birçoğu gibi uzun mesailer verdi odalarda, bir erkeğin bedenine, kağıda, kitaplara, devrime, usuna ve ruhuna dokundu, bunları dağıttı, bir araya getirdi, kesti, alıp başka bir yere yapıştırdı, yeniden bozdu, bir öncekine ekledi, Filistin gerillalarından Tanca’nın oğlanlarına uzanan sonsuz bir coğrafya idi dolandığı, küçücük otel odalarının bucaksız uzamı.
 
Junk için, seks için ya da Paris’teki küçük odasında kokain masasında yaşayan ve ölen Huncke gibi kokainin kimyasındaki bedensel alımların ruhsal gizemlere gebe kaldığı anlar için, yazmak için, susmak, kaybolmak, varoluşu bulup bulup yitirmek ve belki de saklanmak için: tümden…
 
Yaşamı otel odalarında geçen insanların ikinci bir yaşamı mekânsal olarak varolmadığından ölüm burada gelir, kendisi de küçük bir oda olan ölüm bu odada dolanır durur ve suyun çatlağı bulup yüzeye fışkırması gibi önce bedene sonra odaya doluverir, usul usul, renkler değişir, anlam değişir, kaybolur, belki ilk defa kendini bulur anlam, insanın acizliğinin ona yüklediği tüm tanımlamalardan ve açılımlardan kurtularak, özüyle ilk defa karşı karşıya kaldığında kişi, hayret ve susku, durgun bir dudak köşesi gölgesidir işte…
 
O gün sadece onunla yapacağı bir kahvaltının tarifsiz tadı vardı usunda, yaşamda bundan daha önemli başka bir eylem yoktu demek yanlış olur, başka bir eylem yoktu demek gereklidir en doğrusunca.
 
Söylemiştim ya sevgili Genet, hatırlarsın, Paris’in en sevdiğim sokaklarında usumun derinliklerinin ayaklarıma hükmettiği ve beni barındırdığı sokaklarda yürürken, ansızın sebebi bilinmez bir şekilde kafamı ağır ağır kaldırdığımda bir omzun üzerinden sarkmış ve rüzgara varlığını bırakmış tül bir eşarbın ritmik hareketlerine kapılıp giden, gözümün hissettiği yaşama ekleniveren o tülün yükseldiği aynı boyundan rüzgarla vücuduma hafifçe çarpan parfüm kokusu nasıl ki yaşamın tek gerçeği ise…”
 
Kahvaltıyı hazırlamıştı, adımları otel odasına doğru bedenini sürüklerken, sıcak suyu kontrol etmişti, kesinlikle yumurta vardı, ölümün kokusunu alamadı yürürken ama biliyordu, yumurta vardı. Bir Pazar sabahı gelen ölüm, tanrım ne kadar iç sıkıcı. Ölmek için ne denli resmi bir gün. Pazar; renksiz, can sıkıntısı miskinlerinin uyku günü, üretkiden ve yaşam sevincinden uzak, balkondaki begonyanın yaşamdan vazgeçebileceği tek gün.
Lanet bir basamaktan kayan ayağın, o güzelim kafanı bir beton parçasının sivri kenarı ile buluşturması… bu denli kolaydı değil mi ölüm, onlarca hapishane hücresinde, savaşın içinde, polisin kovalamacısında, terk edilmiş coğrafyalarda sana varamayan ölüm.
 
William’a hiç yazmadığını sanıyordu. Az konuda yanılan biri olarak hiç yazışmadıklarına emindi. Şimdi küçük ahşap masanın küçük ahşap çekmecesinden çıkarttığı silik fotograflara bakıyor; lanet olası Tanca… her yerden karşıma çıkan bu harf yığını, istemsiz olarak Bowles düşüyor aklına, aklına düşen ölümlerin onu tuhaf bir güce sürüklemesi ilginç mi? Bir tür yaratma gücü bu. İnsanın vasat algısının karşısına konduğunda gerçeğe dönen yalanlar. Oysa kurgunun tek gerçek olduğunu anlatabilmek isterdi insanlara. Ve anlatabilmek isterdi her bir kişiye sunduğu varolmayışın, sunduğu andan itibaren artık varolduğunu, ve bir gerçek meydana getirdiğini.
 
Öldüğü odada yazamayacağını sanıyordu, o köşeye kitlenip bir katatoni içinde güneşin doğuşuna ulaşacağını, derin bir boşluk hissiyle bu lanet diyardan bir uçağa atlayıp başka bir kanserli toprağa varacağını, tek kelimeyle: kaçamamaktı bu…
 
Bazen durup, her birinin ölümlerinin ardından gitmeyi koyuyordu kafasına, belki de ölene değin bahşedilen zaman, kendi içinde başkalaşımsallaşmış bir ölümdü. Neden olmasındı.
 
Bu sana son yazışım, şimdi bitiyor işte burada; Jack’s Otel’de 301 numaralı ahşap kapının ardında. Tanrı ve bu oda harici kimse burada neler olup bittiğini bilemeyecek ya, işte en çok bu gize, oda, kişi ve tanrı arasındaki bu mahreme ulaşamamak deli ediyor beni.”
 
Hepsi bu.
 
Metin: René Corbin
 
newmediatheory@rocketmail.com