YELDEĞİRMENİ NOTLARI 02
Saffet Sözen
1 – Son zamanlarda spor, siyaset bilim, sosyoloji gibi dalların ilgi alanındaki bazı sıfat ve tanımlamalar günlük kullanıma aniden giriverdiler. Sizin de dikkatinizi çekmiştir mutlaka.
Empati: Radikal gazetesinin arka sayfasından “thanks to Çaçaron Teyze” dalga dalga bütün ülkeye yayıldı. İnsanlar birbirini anlayabilmek için yıllardır sanki bu sihirli kelimeyi bekliyormuş gibiler. Gerçi Bekir Çoşkun ve Mehmet Ali Kışlalı gibi adamları anlayabilmek için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var ama neyse.
Politik Doğruculuk: Barbaros Devecioğlu, radyo programlarında Bono gibi ifrit olduğu adamları tarif ederken kullanırdı. Ne olduğu tam olarak anlaşılamadığı için günlük kullanıma pek giremedi ama TRT bir akşamda sakatı engelliye dönüştürmekten de geri durmadı.
Akıl Tutulması: Gazetelere yazı yollayan akademisyenler ve büyük gazetelerin Ankara temsilcileri arasında kullanımı oldukça yaygın. Kendisi gibi düşünmeyenleri suçlarken kullanıyorlar.
Kırılma Noktası: Galatasaray teknik direktörüyken ilk defa Lucescu bir Avrupa kupası maçı sonrasında kullanmıştı. Ertesi gün bütün Türkiye’nin ağzına büyük bir iştahla yerleşiverdi. Futbol yorumcuları arasında ayaktakımı olarak bilinen güruhun ağzına kadar düşünce eski cazibesini yitirdi.
Kırmızı Çizgiler: Son dönem Kıbrıs görüşmeleri sırasında RTE tarafından dilimize kazandırıldı. Bir hafta içinde Genelkurmayından en sade vatandaşa kadar herkes kırmızı çizgilere sahip oluverdi.
En İyi Geri Dönüş: Günlük kullanıma bizim NBA’ciler soktu. İngiliz müzik dergileri yılsonu değerlendirmelerinde çaptan düşen adamların yeni çıkan vasat albümleri için kullanırlar sıkça. Her kötü çeviri gibi kekremsi bir tadı var ama tatsız tuzsuz maç geyiklerine bir güneş gibi doğdu. Gerçi Roll dergisinde en azından bu şekliyle kullanılmıyordur. Hepsi okumuş çocuklar olduğu için, içinde filancanın geri dönüşü şeklinde bir yazı gönderirseniz geri kesik yiyor.
Amiral Gemisi: Kısa bir süre öncesine kadar memlekette sadece Sayın Ertuğrul’un gazetesi için kullanılan bir tanımlamayken şimdi, kadın pedi üreticisinden çocuk maması ithalatçısına kadar herkesin dilinde. En ciddi surat ifadelerini takınarak çıktıkları televizyon ekranlarından sektörün lideri oldukları iddiasını yinelerlerken, aslında ne olamadıklarını ve ne olmaya çalıştıklarını gayet sıkıcı bir şekilde açık ederlerken anahtar tanım hep bu oluyor.
Oksimoron: Sizin de arkadaş çevrenizde birileri mutlaka kullanıyordur. Ben de onlardan kaptım ve çok sevdim: Birbiriyle çelişen iki kavramı, anlam zenginliği katmak için bir arada kullanma. “Sessizce haykırmak” nasıl anlam zenginliğine yol açıyorsa, Taraf gazetesinde yayınlanan Kanal 7 TV program ilanları o kadar anlamsızlığa yol açıyor ama bir şekilde oksimoron oluyorlar. Belki de gerçek oksimoron bu kadar Kadıköy muhabbeti yapıp Galatasaraylı olmaktır bilemeyeceğim.
2 - Unisex sıfatların yanısıra sadece kadınlar ve sadece erkekler için kullanılan sıfatlar var. Kadınlara yönelik olanların büyük çoğunluğu olumsuz bel altı sıfatları tabii. Sadece erkeklere özel ve çok yaygın kullanımı olan bir tanesi var: Dangalak. Kadınlar çok konuşur ama asla dangalaklık yapmaz. Bu, biz erkeklere özgü bir şey. Açık sözlülük, samimiyet, sözünü sakınmamayla karıştırılıyor çoğu zaman. Havalı bir iki laf edelim, iki dakika şebeklik yapalım millet gülsün derken delikanlılık elden gidiyor, bazen de fena halde kalpler kırılıyor farkında olmadan.
3 - Başını Altan Tanrıkulu’nun çektiği genç futbol yorumcu ve yazarları var birkaç yıldır ortalıkta. Futbolun biraz da istatistik üzerinden tartışılmaya başlanması bu arkadaşların yıldızını parlattı. Beklenti, futbol yorumlarındaki ve TV programlarındaki genel seviyenin yukarı çekilmesiydi ama gelinen nokta şu oldu: Yapılan analizler futbolun kendinden çok futbolcu, teknik adam, yönetici ve seyirci üzerine. “Futbolcular arada operaya da gitsin” tadında değerlendirmeler, “Massa da Massaymış ha” manşetleri, arkadaşları kendi söyler kendi dinler küçük kapalı bir klan haline getirdi. Halkımız göndermeleri anlamıyor, ekranda kaba saba, az eğitimli, racon kesen, bağırarak konuşan tipleri seviyor ve felsefe yapılmasından hoşlanmıyor. Diğer tarafta Rıdvan Dilmen tarafsızlığını kaybetti, Fener yenilince burnundan soluyor. İbrahim Altınsay güzelim sinema yazılarını bıraktı şimdi kin ve nefret kusan yazıları yorum diye pazarlıyor. Geriye kala kala kahvehane muhabbeti yapıyor diye haklı olarak aşağılanan tayfa kalıyor ki illa bir şey izlenecekse ben onları tercih ediyorum şahsen. Pazar rehavetinden Pazartesi sendromuna yumuşak bir geçiş oluyor: Tahta sandalye, üçyüz altmış derece çevrilen çay tepsisi, yanık yeşil çuha, bir türlü dağılmayan sigara dumanı, elden ele dolaşmaktan buruş buruş olmuş bulvar gazetesi ortamına uygun ve oldukları gibi göründükleri için hiç de rahatsız edici değil.
4 - Bizim Kadıköy-Pendik hattı minibüsçülerini, Pasifik’teki bazı küçük adalarda yaşayan ve 2.Dünya Savaşı’nın bittiğinden haberi olmayan Japonlara benzetiyorum. KARTALA, PENDİĞE tabela komikliğini hala ısrarla devam ettiriyorlar. Bu adamların ruhsatları Kadıköy-Pendik hattı olmasına rağmen yıllarca Kartal’a kadar yolcu taşıdılar, Kartal-Pendik arasını ayrı bir hat olarak çalışarak hepimizi aptal yerine koydular. Birisi bu haksızlığa dur dedi, bu tabela saçmalığı onun için yaşanıyor. Dolmuşların ortasının çürük diş gibi boş kalması da benzer bir sebepten tabii. Yukarıdan birileri şarlamış olmalı. Bir hafta içinde %15 zam yaparak eksilen bir koltuğu telafi ettiler ve bir kez daha aptal yerine konduk. Osmanlıdaki falaka müessesesini kaldırmakta acele mi ettik acaba? Ne arka beşli doluyken önü füze rampası gibi havaya kalkan inanılmaz çirkin Magirüsler ne de bir başka FIAT kakalaması şeklinde şöförlerin yollarda ralli yaptığı dolmuşlar İstanbul’a yakışıyor.
5 - Müzik tutkusu olan, içinde tanıdıkları program yapan, bir programı çalıştığı firma tarafından desteklenen biri olarak diyebilirim ki Ömer Madra and Co. hazzetmediğim bir kuruluş. Ömer Bey kehanetçi, betlik amiri, küresel soğutmacı sıfatlarıyla tebliğ görevini büyük bir başarıyla yerine getiriyor buna bir lafımız yok. Ozon cart diye bir ucundan yırtılmaya başlayacak ve Türkiye’nin üzerine gelince duracak bundan da eminiz fakat sabahtan akşama değin yapılan tüm o hak hukuk ahkâmları, çalışanlar bir günde kapının önüne konunca havada kalıyor açıkçası. Yüzlerce insana beleş yüzlerce program yaptır, üç otuz para verdiğin birkaç kişiyi kov ondan sonra da ortamlarda entelektüel dilencilik yap. Biliyorum çoğunuz kazanılmış kalelerin korunması güdüsüyle hareket edip bizden olsun da çamurdan olsun diye düşünüyorsunuz. Ben de zor olanın gerçek demokratlık ve haysiyet olduğunu söylüyorum. Kapanmak zorunda kalan diğer radyoların günahı neydi? Ayrıca benim bildiğim ve sevdiğim anlamda radyoculuk çoktan öldü ardından ağlayanı yok.
saffetsozen@gmail.com