New York’un Kralı; Abel Ferrara


Kerem Erol
Bir Filmekimi daha bitti. Tam öğrenci işi olan organizasyonda gündüzleri işe gitmek zorunda olan biz sefil orta sınıf çalışanları, gösterilen toplam 22 filmden 2-3 tanesini seyredebildik. Benim seyrettiklerimden biri Abel Ferrara’nın ilk ama bangır bangır belgeseli 2008 yapımı Chelsea on the Rocks’dı (2008). Utkan (editör kafası) da konusuz Kasım sayısına bir Abel Ferrara yazısı önerisini getirince üzerine atladım doğal olarak.
 
Bağımsızı bağımlısı Amerikan sinemacıları sağolsun, izleyici olarak New York şehrini çok iyi tanıdığımız kanaatindeyim. Yolumuz düşse kaybolmak şöyle dursun, en iyi sosisliyi nerede yeriz, Knicks için nerede bahis yatırırız, Özgürlük Heykeli’ne vapur kaçta kalkıyor hepsinin kurdu olmuş durumdayız. Yine de bazı yönetmenler New York’la daha bir özdeşleşirler. İlk aklıma gelenler Martin Scorsese, Woody Allen, Paul Auster’in kankası Wayne Wang ve tabii ki Ferrara.
1951’de New York’un sıkı muhitlerinden olan Bronx’da doğan Ferrara, İtalyan asıllı koyu Katolik bir ailenin oğludur. Hem büyüdüğü çevrenin hem de aldığı dinsel eğitimin filmlerine yansıması olduğu birçok eleştirmen tarafından söylenir.15 yaşında, filmlerinin birçoğunda senaristlik görevini üstlenmiş olan Nicholas St. John ile birlikte liseyi okuduğu yine New York’un Westchester kazasına gider. Daha sonra burada bir film okuluna yazılır. Birkaç kısa film ve video klip çektikten sonra bir anda kendini “Jimmy Lane” mahlasıyla bir porno film setinin yönetmen koltuğunda bulur. Bu dönemde çektiği kısa filmler The Short Films of Abel Ferrara adıyla bir koleksiyonda toplanmıştır.
 
70 dakikalık ilk uzun metrajlı filmi 9 Lives of a Wet Pussy Cat (1976) de bir erotik filmdir ve senarist St. John ile birlikte Ferrara oyuncu kadrosunda da yer almaktadır.Ancak kariyerinin başlangıcı sayılabilecek filmi The Driller Killer’dir (1979). Fakirlikten kafayı sıyırıp gecenin köründe elinde matkapla kendini New York sokaklarına atan ve denk geldiği yalnız insanlara darbeli delikler açan bir ressamın hikâyesini anlattığı filmde ressam Reno Miller’ı Ferrara’nın kendisi oynar. Ancak kastta yine mahlasını kullanır. Böylece beyaz perdedeki siyah yolculuğuna tam bir B filmi ile başlamış olur. Aynı gecede iki kere tecavüze uğramış dilsiz kızın intikamını anlattığı ikinci filmi Ms. 45 ise bu rahatsız yolculukta seyirciyi tekerlek üstüne oturtacağının garantisidir. Bu filmde ilk tecavüzcüyü yine kendisi oynar.
 
Ferrara zaman zaman televizyon işleri de yapar. 1985 yılında dönemin popüler dizisi Miami Vice’ın, 1986’da ise Crime Story’nin ikişer bölümünü yönetir. Ama Abel Ferrara filmografisine rahatlıkla katabileceğimiz TV projesi bu iki işin arasında yaptığı The Gladiator (1986) olur. Daha sonra Vinnie Terranova (Vice Guy / Büyük Tuzak) rolüyle TRT tarafından bizim kuşağımızın beynine kazınacak olan Ken Wahl’ın oynadığı filmde, kardeşi trafik canavarlarınca öldürülen bir adamın kamyonetini bir ölüm makinesine çevirerek geceleri kendi adaletini dağıtmaya başlaması anlatılır. O dönemlerde orta okul – lise öğrencisi olacak yaştakiler için modifiye araba kavramı biraz yanlış da olsa bu filmle şekillenmiştir.
Düşük bütçeli filmler yapmasına rağmen Ferrara birçok kalburüstü oyuncuyla çalışmıştır. Ama filminin üzerindeki hakimiyeti çok belirgin olan her yönetmen gibi bazı oyuncuları özellikle tercih eder. Ferrara’nın fetiş oyuncuları Christopher Walken ve Harvey Keitel’dir.
 
Yönetmenin izlemeye değer filmografisinde bence en öne çıkan filmler King of New York (1990) ve The Funeral (1996). Bütün filmlerini saymayacağım ama Bad Lieutenant (1992) ve The Blackout da aklınızın bir köşesinde olsun. Bir de 1993 tarihli, hâlâ korsan DVD tezgahlarında gördüğüm Body Snatchers var tabii (kolay ulaşılabilir). Ferrara 2000’lerin başlangıcına kadar neredeyse her yıla bir film sığdırmıştır. Sözü kısa tutmayı sever, bildiğim kadarıyla 2007 tarihli komedisi Go Go Tales haricinde 90 dakikayı aşan filmi yoktur.
 
Ferrara’nın yürürlükteki projesi belki de en bilinen filmi King of New York’un öncesini anlatan Pericle Il Nero’nun 2009 da gösterime girmesi bekleniyor. Aslında projenin başlangıcı son iki filminden daha önce ama, Ferrara gibi bir yönetmenin başyapıtı sayılan filminin üzerine bir şeyler yapması çok kolay olmasa gerek.
Son olarak Chelsea on the Rocks’dan bahsedelim biraz da. 84 dakikalık (90’dan kısa) belgesel çok enteresan misafirleri ağırlamış olan Manhattan’daki 125 yıllık Chelsea Hotel’in tarihini anlatır. Birkaç dönemde bohem karakterlerin mabedi haline gelmiş otelde öyle eserler ortaya çıkmış, odalarda öyle olaylar yaşanmış ki, daha önce bir belgeselinin çekilmemiş olmasına şaşırdım doğrusu. Yakın dönem popüler ve alt kültürlerindeki birçok idolün yolu düşmüş buraya. Luc Besson Léon’u, Andy Warhol Chelsea Girls’i burada çekmiş, Jack Kerouac Yolda’yı burada tamamlamış, Sid Vicious (Sex Pistols [Yenal’a sorun]) kız arkadaşını burada bıçaklamış. Konuk listesinin kalanını okuyun bir de; Kubrick, Joplin, Hendrix, Piaf, Waits, Bukowski, Frida Kahlo… Malzeme böyle iyi olunca, bu sert yönetmenin elinde ortaya; tüm röportaj, canlandırma ve arşiv görüntüleriyle nefes nefese izlenen bir belgesel çıkmış. Vizyona beklemek anlamsız ama sanırım DVD’si çıkar önümüzdeki yıllarda.
 
Yetiştiği sokak kültürünü politik üslubuna yansıyan başbakanlar yerine, filmlerine yansıyan sinemacılar yetiştireceğimiz günlerin umuduyla iyi seyirler dilerim.
 
Filmografi
 
The Driller Killer (1979)
Ms. 45 (1981)
Fear City (1984)
Crime Story (1986) TV series Pilot
China Girl (1987)
Cat Chaser (1989)
King of New York (1990)
Bad Lieutenant (1992)
Body Snatchers (1993)
Dangerous Game (1993)
The Addiction (1995)
California (1996) (Videoclip for Mylène Farmer)
The Funeral (1996)
The Blackout (1997)
New Rose Hotel (1998)
R Xmas (2001)
Mary (2005)
Go Go Tales (2007)
Chelsea on the Rocks (2008)
keremerol@hotmail.com