Akıl Hastanesi Günlüğü - 1 Gelmesin, Dans da Etmiyorum


Viktor Pilatan
Bunun bir lanet haline gelmesine razı gelemezdim. Yeteri kadar şeytanım var. Şu her filmi yüz kere izleyip hata arayanlardan da değilim. Sadece o gün, o talihsiz günde bunun farkına vardım. Hayatımın bir film fragmanı gibi gözlerimin önünden geçtiğini hatırlıyorum. Belki diğerleri de yararlanır diye bunları yazıya dökmeye karar verdim.
Mantıklı bir sinema izleyicisi olduğumu düşünüyorum. Festivallerde 30 filme gitmem, televizyonda veya bilgisayarda çok film seyretme tercihim yoktur. Zaten seyredeceğim filmi arama, bulma aşaması yeteri kadar uzun sürüyor. Böylece az ve öz bir zevke sahip oluyorum. Mevzubahis yapım ise küçüklükten aklımda kalmış, hep farklı bir yerde tuttuğum filmdi.. Hem eski usül bir aşk hikâyesi, hem aksiyon, hem de filmin başkahramanı bir hayvan. (Hayır Beethoven’dan bahsetmiyorum, hani şu berbat filmlerde oynamaya maruz kalan Saint-Bernard. Senaryoyu reddedebilme imkânı yok onun. Ama yani okutsalar; sonra saldırsa ya heriflere.) Hem de bu hayvan oradaki tüm insan karakterlerden daha erdemli. Heyecanı da cabası. Hani sonunda ne olacağını bile bile çok kere seyrettiğiniz o “zamansız” işlerden biri. 1933 yılındaki ilk çevriminden 72 yıl sonra bile bir tekrarı ünlü bir ekiple film yapılıyor. Mesela Daniel Johnston gibi bir deha da onun hakında şarkı yazabiliyor. Tom Waits de cover’layabiliyor.
Neyse, anladınız sanırım, King Kong’dan bahsediyorum. Zaten goril familyasına hep bir hayranlık duymuşumdur. Sanki o ağaç dallarında göbeklerini kaşırken, “Baba iyi ki o insan muhabbetlerine girmedik, işi basit tuttuk,” dediklerini düşünürüm. Evrim. Adamların ihtiyacı olmadı ki kafa yormaya, korkmaya. Muz ulan… Neyse lafı uzatmak istemiyorum. Zaten izlememiş yoktur. İşte beyaz Amerikalılar bir adaya gider. Yerlilerle karşılaşırlar. Afişe olurlar. Yerliler kızı gözlerine kestirir. Gece gemiden kaçırıp O duvarın (ki burası çok önemli) öte yanına bağlarlar. Kong gelir kızı alır, dinozorları döver. Dağın yamacından uzaklara bakar. Sonra Amerikalılar kızı geri alırlar kaçarken de Kong’u uyutup şehre sergilemeye götürürler. Kong sinirlenir, kızı alır Empire State’e çıkar, aynı günümüzde sağa sola saldıran militarist Amerikan zihniyetinin uçaklarına hareket yapar, düşer ve ölür. Konu bu kadar basitken kanımca alt metinleriyle büyüleyici bir yapıt…tı. Ta ki o güne kadar…
 
Bir gün okulda King Kong’un 1933 versiyonunu göstermişlerdi. Yine hayran kalmıştım. Bir kaç yeri oldukça gülünç olmasına rağmen. Seyretme şansınız olursa adaya ilk çıkan ekibin yerlilere yakalandığı anda, onlara ilk gözüken adamın arkadaşlarını nasıl “Çıkın yakalandık,” diye satışına dikkat edin. Tabi gizli çekimi tripodla yapmalarına da. Bence çok iyi bir “bilinçsiz-mizah” örneği (ki bu olayın kralı tabii ki Gerçek Kesit’tir. Şu Flash TV harikası…) O seyredişimden yıllar sonra yine bir gün aklıma geldi ve oturup seyrettim. Film bitene kadar farketmedim ama sonunda bir ampul yandı kafamda.
Yerlilerin Kong’dan korunmak için yaptıkları duvarın bir kapısı vardı! Hem de King Kong’un geçebileceği büyüklükte! Yani sanki Kong ara sıra onlara çaya geliyormuş gibi. Korunmak istiyorsan neden bir kapı yapıyorsun ki? Yani ne kadar sevsek de çok makul bir abi olmadığı açık. Kapılar geçmek içindir ve o kapı (kendi kendini gerçekleştiren kehanet hesabı) açılacak ve Kong içeriye girecek. Ki bu da oluyor ve kabilenin yarısı telef oluyor. Yerlilerin kendi boyutlarında bir kapı gayet yeterli. Hani samandan evlerde yaşayan adamların bütün kuvvet ve teknolojiyi buna harcamaları da manidar (değil, aslında garip yine de o lafı kullanasım varmış.) Günlerce bunun cevabını aradım. Hiç bir şey mantıklı gelmiyordu. Etrafımdakilere soruyordum. Tuhaf şekillerde bana bakıyor sanki hafızaları siliniyormuş gibi ifadeler takınıyorlardı. Onları anlıyordum. King Kong duvar yapılırken dirseğini koyup, ağızda Red Kitvari bir otla “Şuraya da bi kapı yapın lan; belki uğrarım ara sıra,” mı demişti? Yok hayır. Hiç bir anlamı yok. Belki de hiç bir şeyin anlamı yok... Bu bana bir filmden zevk almayı bile çok gören bu farkındalık sayesinde, yok.
Şimdilerde ilaçlar sayesinde biraz daha sakinim. Ama nasıl olur? Kimse farketmedi mi?
 
 
*Son olarak burada Türk televizyonlarının en harika işlerinden bir olan “Çarli”yi de anmak isterim. El hareketi çeken, kahvede çay-sigara-pişti yapabilen canlılara saygımız sonsuz. Bir de Cengiz Üstün’ün Goril Abi’si tabi.
kendihayat@gmail.com