SILVER APPLES


Murat Mrt Seçkin

Akşam üzeri pijamalarımı giyip (akşam üzeri pijaması : şort ve sefil hale gelmiş, büyük bir ihtimalle Johnny Rotten’ın bile 101 Club konserinde üzerine geçirmeyeceği pasaklıkta bir tişört olup, gece pijaması havanın durumuna göre sadece şortla kalmak ya da aynı elbise ile battaniye altına saklanmaktır) televizyonun karşısına geçmek gibi bir planım vardı. Yirminci kullanımından sonra artık bırakın bio-dizel olmayı gres yağı bile olamayacak kıvama gelmiş kızartma tavası yağında pişirilen iki üç adet tavuk budunu ve patatesi tabağıma yerleştirerek salona doğru yol aldım -ki zaten iki adımda salondayız, köşk değil ya burası daire altı üstü-.

Aslında her şey çalışılmayan günler standardına uygun olarak ilerliyordu. Miskin, sinir bozucu şekilde rutin ve uyuz…Televizyona doğru ilerlerken uzun süredir karıştırmadığım yatağımın altındaki cd ve kaset hazinesi aklıma geldi. Tabağı sehpanın üzerine bıraktım ve bazayı kaldırdım. Doğal olarak hafiften gelen rutubet kokusu ile hapşırma seansını geride bıraktıktan sonra içeriden öylesine bir albüm çıkarttım; Silver Apples Silver Apples (1968 kapp)… Makineye malzemeyi yerleştirdim, play tuşuna bastım, tabağı aldım, koltuğa oturdum,…

Her şey yok oldu, her şey ama her şey. Küçük pilili etekli kızların koşuşturduğu, ip atladığı bomboş bir fabrikanın içinde yapayalnız kalmıştım. Bulunduğum metal balkona kızların temkinsiz oyun çığlıkları yankılanarak geliyordu. Kulaklarımı tıkadım ama nafile. Sesler daha da yükselerek kafamı deliyor, içime giriyordu. Yarattığı titreşim beni korku ile zevk arasında bir yolculuğa çıkarıyordu. Ama dayanamazdım…bıraktım kendimi. Gittikçe yavaşlayarak aşağıdaki metal moloz yığınının içine doğru düşüyordum. Yığının içini delercesine geçtim, kollarımdan, bacaklarımdan akan kanı hissediyordum. Sıcak, ıslak…gözlerimi kapattım…

Kanlar içinde sırtüstü uzanıp gökyüzünü seyrediyorum. Acı yok ama tuhaf, anlatması zor bir sızı var. Sanki bir şeyleri, çok değer verdiğim bir şeyi kaybetmiş gibi mutsuz ama onun sorumluluğundan kurtulmuşçasına hafif ve rahat. Gökyüzü elimi uzatıp saçlarını okşayacağım kadar yakın, yer beni içine sığdıracak kadar anaç. Süt isteyen bir çocuk kadar arzulu dünya. Donuk bir pazar sabahının yüklenilmesi zor tüm hüznü üstüme biniyor. Gökyüzü yavaş yavaş yok oluyor. Toprak beni delicesine arzuluyor… sanırım ben de onu.

Karanlık bir evrenin en küçük ve havalı solucanlarından biriyim. Tıpkı hepimiz gibi. Kazabildiğim kadar aşağıya, delebildiğim kadar derine inmeye çalışıyorum. Bulduğum her suyu kana kana içiyorum. Terledikçe daha aşağıya kayıyorum, daha çok toprak istiyorum…. lavı, magmayı yutmak istiyorum. Dudaklarım sıcağı… çok sıcağı hissediyor. Kendimi bırakıyorum.

Küçük pilili etekli kızlar etrafımı sarmış. Çimenlik bir yerdeyiz. Kuş ve böcek sesleri birbirine karışıyor. Korkunç uykum var, gözlerimi açamıyorum. Kızlar beni yuvarlıyorlar. Yüzüm yere döndükçe çimlerdeki su damlacıkları suratıma vuruyor. Tekrar düşüyorum, düşüyorum….

Koltuktan kalkıp mutfağa gidiyorum. Soğuk bir su doldurup, tabağıma hiç dokunmadan kalktığım yere geri dönüyorum. Başka bir Silver Apples albümü ile ömrümün en yalnız ve mutlu izin günlerinden birini daha bitirmeye karar veriyorum…Bir saniye, yoksa sen hâlâ Silver Apples dinlemedin mi?...

mrt@limankahvesi.com.tr