KADIKÖY CENAZE TAYFASI
Tayfun Polat
Önce Erkan’ın babası öldü. Aslında ilk ilk önce benimki öldü. Ama o zamanlar biz daha tanışmıyorduk. Bu nedenle ilk Erkan’ın babasının cenaze namazını kıldık uyduruk abdestlerimizle.
Biz Kadıköy’e takılırdık. Teker teker bulduk birbirimizi. Ben en büyük ve en büyümeyeniydim grubun. İlk benim babam öldü. Ama ben ısrarla kaçtım. Bu kolay sindirilebilecek bir deneyim değil. Yine de benim kaçışım biraz uzun sürdü. Çocuklarla tanıştığım zaman bu kaçışın en sprinter zamanlarındaydım. İlk Erkan’la Rıfat’ı tanıdım. Ve galiba yaşım da büyük olduğu için ilk ben büyüdüm.
Doksandört yazında çok da fark etmeden Kadıköy’ün belli başlı birkaç mekânında toplanıp birbirimizi bulmaya başladık. Hiçbirimizin işi yoktu. Adem hariç. Onun babası benimkinden sonra ölmüştü. Ama o zamanlar tanışmıyorduk. Bu nedenle bu yazının temel olgusu olan “ölen babanın cenazesinde toplanmak” eylemi Adem için de geçerli olmadı. Adem çalışmak zorundaydı. Ama o da daha büyümemişti o zamanlar.
Hiçbirimiz okula da gitmezdik. Tek yaptığımız şey Kadıköy’e inmekti. Hiçbirimizin parası yoktu. Hepimizin geleceği çok uzaktaydı.
İşte bu tayfa bugün Ahmet’in babasının cenazesinde yeniden bir araya geldi. Eksiksiz. Erkan’ın babasının cenazesindeki gibi. Biz artık büyüdük. Artık yalnızca cenazelerde tam kadro toplanıyoruz.
Bu kurgusal bir öykü değil. Biz gerçek karakterleriz. Gerçekten ölen babaların büyümek zorunda olan oğulları.
Baba ne işe yarar? Ölen baba ne işe yarar? Seni bilmem, biz hepimiz babamıza güvenirdik. Bazılarımız hâlâ güveniyor. Ama babasız kalınca s.ke s.ke büyüyor insan.
Mesela Yaman pek azımızla paylaştı babasının ölümünü. Bilsek hepimiz toplanırdık yine. Ben o gün orada olamamaktan dolayı üzgünüm. Diğerleri gibi. Yaman bizim tayfanın oldukça renkli bir şahsiyeti olmasına karşın, çok da zaman geçirmemiştir tüm elemanlarla. Ama hiçbir cenazeyi kaçırmayacağına eminim artık. Biliyor çünkü.
Bu bilme faslı çok da önemli değil belki de. Rıfat, Gökhan, Şirin, Tolga ve Emre de geliyor bütün cenazelere. Kadıköy’de geçirdiğimiz o bomboş üç sene.
Cenazeler iğrençtir. Daha doğrusu cenazelerde toplanan kalabalık iğrençtir. Bayağıdır. Tiksindirirler beni. Bugün mesela, iki tane herif sürekli konuştular. Hisse aldılar. Hisse sattılar. Yatırım yaptılar. Hatta birisi yeni aldığı cep telefonunun özelliklerini anlattı durdu ötekine. Ben erken gitmiştim ve bunların hepsini duydum. Cenaze namazında birinin cep telefonu çaldı. Onu da duydum. Birisi okuldaki tırmanma duvarını ve dağda başına gelenleri anlatıyordu. Sonra her zaman olduğu gibi son anda ortaya çıkıp para isteyen o çocuklar, birbirini iten adamlar. Hiçbirinin yüzüne bakamadım. Hep önüme baktım.
Bizim tayfa cenazelerde hiç konuşmaz. Konuşulacak bir şey de yoktur cenazelerde. Oradasındır. Varlığının arkadaşın için bir destek olabilmesini umarsın. Ama bütün cenazeleri iğrenç yapan birileri vardır ve bu nedenle iğrençtir cenazeler.
Erkan’ının babasının cenazesinde olduğu gibi, Ahmet’in babasınınkinden sonra da yine Kadıköy’e indik tüm tayfa. Hasır’da oturduk. Çay içtik. Çay yediyüzellibin lira olmuş. Biraz kasınca hatırladık. Eskiden onbin liraydı. Bütün gün parasızlıktan çay bile içmeden otururduk Hasır’da. Yine paramız yoktu. Hiçbirimizin parası yoktu. Ama hepimizin yapması gereken bir iş vardı. Çaylarımızı içtik ve sorumluluklarımıza doğru yollandık.
Büyümek böyle bir şey işte. Bir ara hepimizin aklından muz likörü ve süt alıp dalgakırana gitmek geldi. “Hadi lan alalım,” falan dedik. Sonra herkes işine gücüne döndü. “Gücüne” yalnızca “işine”nin anlamını güçlendirsin diye söylenmedi burada. Hepimiz için güç bir şey bu sıralar yaşam.
Eşek kadar adam olduk biz. Ama bir türlü büyümek istemediğimiz o günlerde, hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz onca zaman ne halt paylaştıysak, bırakmıyor bizi. Cenazeye gidiyoruz. Sesimizi bile çıkarmıyoruz. Saflara dizilip yanımızdakilerin yaptıklarını taklit ediyoruz. Tabutu taşıyoruz. Toprak atıyoruz. Sonra dağılıyoruz yeniden. Aklımızca, arkadaşımızın büyümeye adım atışına yardım ediyoruz.
Aslında yıkanırken ayak başparmağından tutulunca komple gelen kaskatı vücudunu gördüğümde bile anlamamıştım ben babamın öldüğünü. Bir el uzandı kabre koyduktan sonra yukarı çekmek için. Mezarın kenarına basıp yukarı çıkarken, ayağımın altından büyükçe bir taş düştü o cismin üzerine. O sesi duyunca anladım.
Ahmet’in babasını defnettikten sonra babamı ziyaret edeyim dedim. Bulamadım mezarını. Unutacaksak niye büyüyoruz ki? Cenazelere gitmeyi unutmamak için mi?
NOT: Gökhan da öğrendi.
tayfun.polat@hotmail.com